30 Nisan 2014 Çarşamba

alamut kalesi ve hasan el sabbah...

BERNARD LEWIS
ALAMUT KALESİ VE HASAN EL SABBAH / ARAŞTIRMA / NOKTA / 2012 /304 sayfa

Alamut Kalesi – Hasan el Sabah –Dailer –Suikastçılar –Hayali yaşamlar –Cennet –Batı’nın İslam’a Yaklaşımı –Oryantalizm –Bin Bir Gece Masalları –Tarikatlar –Sufizm –Ahlak –Bilgi –Acı Bilgi…
Yıllar önce Yurt yayınlarından okuduğum Alamut Kalesi romanının yazarı Wladimir Bartol belleğimde bu imgeleri bırakmıştı. Batının, “Doğu Uzmanı” olarak takdir ettiği, fikirlerine saygı duyduğu, dikkate aldığı, hatta Bush’un danışmalığını yapan Bernard Lewis’in kitabı bakalım olaylara nasıl bakıyordu? Gerçi kitaba başlamadan önce yazarı kısaca araştırmış ve bir ön yargım oluşmuştu. Yahudi idi. Ermeni meselesi için önce Türkiye görüşüne yakın analizler yayınlamış, sonra bu tezlerinden dönerek orta yollu bir analizi kitabına alarak Ermenilere çiçekler vermiştir. Hep şuna inanmışımdır: Romanla tarih yazılmaz… Zaten Lewis’in kitabı bir roman değil, olayı en ince ayrıntısına kadar açıklama niyetindeki bir tarih araştırmasıdır. Bence birçok safsata yerine olayı ilk kaynaklardan aktarak ve mümkün olduğunca tarafsız kalmaya çalışarak bu sıra dışı akımı analiz etmektedir.

Günümüzde İsmaili cemaatinin yaşayan lideri konumunda Ağa Han görülmektedir. O aynı zamanda köken olarak da Haşhaşilerin lideri konumundadır. Soy olarak bunu iddia ettiği ve kazandığı bir mahkeme kararıyla soyağaçlarını tüm dünyaya ilan etmişlerdir. Mısır Fatimileri Kuzey Afrika, Mısır, Suriye ve Mekke-Medine üzerinde hakimiyet kurmuşken, diğer Şia akımı olan İsmaililer ise diğer İslam diyarlarında hakim olmaya çalışmışlardır. Bu dinsel ayrışımlar ve çarpışmaların olması o devirde kuvvetli bir ülke ve devlet anlayışı olmamasından kaynaklanmıştır. Bu durum ve kargaşa, İslamiyet’i yeni seçen ve Sünni inancı benimseyen Türklere kadar sürmüştür.
       Türkler siyasi olarak güçlüdür, kuvvetlidir ve en önemlisi hırslıdır. Hem İsmailileri sindirirler, hem de Haçlı kuvvetlerine karşı koyarak yapılarını sağlamlaştırırlar. Kürt komutan Selahattin Eyyubi, Mısır’da Fatımi hanedanlığının sonunu getirir ve Mısır bir daha geri dönmemek üzere Sünnileşir.
Türkler askeri ve ekonomik olarak da güçlenmiştir. Aslında din Selçuklular için asla önemli olmamıştır. Belki sadece “araç” olarak kullanılmıştır. Bu karışık siyasi, askeri ve dini ortamda Hasan Sabbah yavaş yavaş kendini gösterecektir.
Hasan Sabah: Doğum tarihi bilinmiyor. On iki İmam Şiiliğinin kalesi olan, şimdiki İran’ın Kum Kentinde doğar. Pek kafasına yatmasa da ilk eğitimlerinin ardından Şii inancına ve İsmailiğe meyil eder. Mısır’a gidip burada üç yıl kalır. Eğitimini ve düşüncelerini burada iyice perçinler.
Bu noktadan sonra bilimsel olarak hiçbir gerçekliği olmamasına rağmen şu tez genel kabul görmüş ve anılmıştır: Hasan Sabah, Ömer Hayyam ve Nizamülmülk çocuk yaşta arkadaş olurlar ve ilk eğitimlerini beraber geçirirler. Sonra aralarında birbirlerine söz verirler ve kim ileride bir mevkii sahibi olursa, diğerlerine yardım edecek ve onlarında yükselmesini sağlayacaktır. Nizamülmülk Selçuklu veziri olur, diğer ikisi ondan yardım ister. Nizamülmülk onlara valilik önerir. Ömer Hayyam bunu yerine geçimini sağlamak için bir maaş talep eder ve kendini sanatına verir. Sabbah ise valilik gibi küçük bir görevi kendine hakaret sayar. Bunun üzerine Nizamülmülk onu saraya alır ve vezir yapar. Sabbah rahat durmayıp baş vezirliğe oynayınca bu durumdan rahatsız olan Nizamülmülk onu saraydan uzaklaştırır. Wladimir Bartol’un romanın da bu husumet böyle aktarılır. Oysa burumu hiçbir zaman böyle olmamıştır.        
Hasan Sabbah Mısır’dan fikirleri yüzünden uzaklaştırılır. Belli bir süre bölgeyi dolaşan Sabbah İran ile husumet halinde olan ve İslamiyet’i zar zor kabul eden Deylam Bölgesini kendine yurt edinir. 2000mt rakımlı, sert, dağlık bir coğrafyaya sahip bu bölgede iki dağın arasındaki vadide, yine çok sarp ve dik bir kayalığın üzerindeki Alamut Kalesini kendine yurt edinir.
Alamut Kalesi: Alamut’un kökü Aluh Amut’dur. Bu da “Kartalın Öğretisi” demektir ve bir çok kaynağın aktarmış olduğu gibi yani yine yanlış bir bilgi olan “Kartal Yuvası” demek değildir. Kaleyi ele geçirmeleri ile ilgili bir çok yanlış efsanenin aktarılması gibi…
Kendisine bağlı Dailer kaleyi ele geçirir ve Hasan Sabbah buraya yerleşir. Sabbah kaleye girişinden ölünceye kadar tam 35 yıl kaleden çıkmaz… Bu Sufi kişilik tüm zamanını kale içindeki odasında kitap okuyarak ve “Davet” kelamını geliştirmek üzerine adamıştır. Dünyevi zevklerden uzak, kanaatkar ve dindar bir yaşam sürmüştür. Sabbah kaleden hiç çıkmamış, sadece iki kez kalesinin damında görülmüştür.
Hasan Sabbah ve ona bağlı olan Dailer bölgede hem dini hem de ekonomik bir güç olarak varlıklarını göstermeye başlarlar. Kendilerine yakın olan stratejik önemdeki kaleleri ele geçirerek bölgede iyice güçlenirler. Bu güçlenmeden rahatsız olan bölgenin sahibi Sultan Melikşah veziri Nizamülmülk’e emir vererek, bölgenin hakimiyetini sağlamasını ister. Bir komutan ilk defa Alamut Kalesini ele geçirmek için harekete geçer. Çok sarp kayaların üzerinde bulunan Alamut çok uzun süren muhasaraya rağmen direnir. Bu kuşatmadan kurtulmak isteyen Hasan Sabbah ilk suikastlarını gerçekleştirir. Ve Selçuklu veziri Nizamülmülk halkın arasında çarşıda bıçaklanarak öldürülür. Böylece Hasan Sabbah ve onun fedaileri olan Haşhaşilerin dünya çapında tanınmasının ilk adımı bu suikastla atılmış olur.
Sultan Melikşah’ın vefatından sonra tahta Berkyaruk oturur. Onun hanedanlığında ve sonra gelen Sultanların hanedanlığında elliye yakın suikast gerçekleşir. Bunlar bilinen kayıtlı cinayetlerdir. Bunların yarısı Sultan Berkyaruk hakimiyetinde yapılır. Suikastlar yalnız Selçuklu sultanın çevresine yapılmaz. Zaman zaman onun düşmanları da hedef  tahtasındadır. Fakat önemli olan Selçuklu Devletinin otoritesidir ve bu otoriteye karşı tehdit oluşturan İsmaililer temizlenmelidir. Selçuklu tüm gücüyle Haşhaşilerin hakimiyeti altında kalelere saldırır. Alamut çok zor durumdadır ama bir şekilde dayanırlar. Bu sefer sistemli bir kuşatma yapılır. Önce bahar aylarında tarlalar yakılarak ekin depolamaları engellenir. Kale içindekiler aç bırakılır. Hatta öyle rivayetler vardır ki; bu kuşatmalarda aç kalan askerler otları dahi yedikleri anlatılır. Tam artık iş bitiyor denirken, Hasan Sabbah’ın imdadına Berkyaruk’un eceliyle ölümü gelir. Bu ani ölüm üzerine kuşatmalar kaldırılır. Yerine Sencer geçer ve ülkesinin karışıklıklarıyla ilgilenir. Sabbah da rahatlar ve Sultan Sencer’i rahatsız edecek bir davranış içinde bulunmaz.
Hasan Sabbah yalnız Selçuklular ile uğraşmaz. Dini vesayet yüzünden Mısır Fatimileri ile de çekişmektedirler. İsmaililer Fatımilerden bir kol olarak ayrılmalarını rağmen, güç hırsı sürekli çekişmelerini sağlamıştır. Mısır’da vezir El-Efdal’in öldürülmesi Sabbah’a yüklenir ama bilgi tam olarak kesin değildir. Aslında her iki taraf bu cinayeti sevinçle karşılar. Yeni vezir El-Mem’un’dur artık. El-Mem’un Hasan Sabbah’ı memnun eder. Yine de siyasi bir üslupla onların kendilerine katılmasını ister. Sabbah bunu kabul etmez ve Mısır Şiası yani Fatımiler kesin olarak İran Şiasından ayrılmış olur.
Hasan Sabbah artık yaşlanmıştır. Etkili bir hastalığa kapılır ve etrafına topladığı Dailer ve müritlerinden dördünü seçerek halife ilan eder ve ölür. Haşhaşilerin tüm kötü şöhretine rağmen Sabbah gerçek bir bilim insanıdır. İyi bir Müslüman’dır. İki oğlunu dahi şeriat kanunlarına uyarak öldürmekten kaçınmaz. Birincisi mütemadiyen şarap içmekte, diğer oğlu ise birini öldürmekten idam edilir. O bu yaşamıyla İran Şiasının öncü ve lider kişisi olarak tarihe geçmiştir.
Hasan Sabbah’ın yerine kıdemli bir Dai olan Buzurg-Ümid geçer. Sultan Sencer tahtını sağlama almıştır artık ve Haşhaşiler üzerine durumu kontrol etmek için Sabbah’ın ölümünden iki yıl sonra bir kuvvet gönderir. Saldırılara devam eder. Eceliyle ölen Buzurg-Ümid’in yerine onun oğlu Muhammed, onun yerine de oğlu Hasan varlıklarını Alamut Kalesinde sürdürerek İsmailileri ayakta tutarlar.
Ne Buzurg-Ümid ne Muhammed iktidarında suikastlar kesilmez. Sabbah dönemine göre daha az cinayet işlense de devam etmektedir. Fakat torun Hasan iktidara gelir gelmez hızla şeriat hükümlerinden uzaklaşacak, hatta kendilerine inanan halka da şeriat hükümlerini yasaklayacaktır. Hasan kendisinin bir Nizari olarak On İki İmam soyundan geldiğini iddia edecek ve kendi düsturunun ve yaptığı davranışlarını doğru olduğunu ve tartışılmaması gerektiğini söyleyecektir. Oysa Hasan Sabbah bile ömrü boyunca “Ben İmam soyundan gelmişim” dememektedir. Hasan’ın ardılı II. Muhammed 19 yaşında tahta çıkar ve babasının söylemine devam eder. II. Muhammed de şeriattan iyice uzaklaşır ve tebaasını da buna mecbur eder.
1194 yılında Harzemşah’lar Selçukluları yenilgiye uğratır ve Horasan’ı ele geçirirler. Artık bölgede yeni güç Harzemşahlardır. II. Muhammed bu yıllarda oğlu Celaleddin Hasan’ı tahta hazırlamaktadır. Yalnız oğlu babasının yolundan uzaktır. Büyüdükçe ve eğitim aldıkça babasının şeriattan uzaklaşmasını yanlış bulur ve babası tahtta iken Harzemşahlara bir mektup göndererek yolunun babasının yolu gibi olmayacağını, tahta kendisinin çıkması halinde hızla şeriata döneceğini taahhüt eder. Bu mektubun ardında II. Muhammed zehirlenerek öldürülmüştür. Tahta çıkan Celaleddin Hasan hızla şeriata döner ve eski hükümleri tekrar uygulamaya koyar ve Harzemşahların takdirini kazanır. Celaleddin Hasan Alamut’a gelmeden önce 1,5 yıl bölgedeki büyük güçleri ziyaret ederek nasıl bir politika izleyeceğini anlatır ve Geylan Emirliğinin dört prensesini kendine eş alarak öyle tahtına gelir. Bu durum tartışma konusudur. Kimilerine göre yeni lider samimidir, kimilerine göre ise babaları tarafından zarar gören İsmaili Düşüncesinin tekrar değer kazanması için takiyye yapmaktadır. Celaleddin Hasan’ın hükümranlığı on yıl sürmüş ve onun yerine daha dokuz yaşında iken Alaeddin Muhammed tahta geçmiştir. Celaleddin Hasan ise ya zehirlenerek, ya da hastalanarak vefat etmiştir. Nasıl olduğu bilinmiyor.
 Alaeddin hiçbir zaman hakimiyeti ele alamamıştır. Zaten küçüktür ve bu yıllarda topluluğu vezir yönetir. Alaeddin büyüdüğünde ise ‘melankoli’ hastalığına yakalanır ve hiçbir zaman devlet işlerine buluşmaz. En mağdur olan ise halktır. Şeriat ile eski uygulamalar arasında sıkışmışlardır. Bur durum aslında tam bir dağılma sürecidir. Bu zayıf durumda dahi Alaeddin Haşhaşiliğin düşüncesini oluşturan ‘Davet’i uygulamaya devam etmişlerdir. Bu sayede uzun yıllar sonra Hindistan’da bir Dai sayesinde İsmailiği yaymayı başarmışlardır.
Harzemşahları Cengiz Han sıkıştırmaktadır ve onları ezip geçmek isteyerek bölgeye hakim olmak isterler. Alaeddin, Cengiz Han ile sıcak ilişkiye girer. Bu ilişkiye aslında babası başlamıştır. Fakat Cengiz Han’ın ömrü kısa sürer ve vefat edince tahta oğlu Hülagü geçer. Hülagü Asya içlerinden hareket ederek Harzemşahları sıkıştırır. Bölgede ise yeni hakim kişi Alaeddin’in yerine Rükneddin tahta çıkmıştır. Hülagü orduları ile bölgeye gelir ama ne Rükneddin’in ne de ona bağlı olan Dailerin ellerindeki kalelere saldırmaz. Rükneddin ve yandaşlarının teslim olmasını ister. Rükneddin bu koca ordu karşısında çaresizdir ve teslim olur. Hülagü barış ile bölgeyi ele geçirmesine rağmen bir yolunu bulup Rükneddin ve ailesini yok eder. Hunlar bu kalelere girerek bir daha kullanılmayacak şekilde tahrip eder. Özellikle bir kültür sarayı konumundaki Alamut yerle bir olur. Eşsiz kütüphanesi ve arşivi yakılarak yok edilir. Artık bir soyun sonu gelmiştir. Ve Haşhaşiler tarihin sayfalarındaki yerini almıştır.
Haşhaşiler doğuda Alamut ve çevresinde varlıklarını sürdürürken, batıda da Suriye ve civarında kendine taraftar bulmuştur. Hasan Sabbah’ın görevlendirdiği ve bölgeye gönderdiği Sinan ünlenecek ve adından çok lakabıyla tarihe geçecektir. “Şeyh-ül Cebel” yani “Dağ Şeyhi” Sinan’ın unvanıdır. Nizari akımının Suriye’deki imamıdır. Sinan’ın müritleri onun olağanüstü güçlere sahip, kahraman ve veli bir kişi olduğuna inanmaktadır. Tıpkı Hasan el Sabbah gibi rakiplerini suikastlarla öldürerek ve korkutup, sindirerek kısa zamanda büyük üne kavuşmuştur. Sinan Haçlı Seferlerinin olduğu dönemde bu başıbozuk kuvvetlerle de uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu güçlerle kah savaşmış, kah barışmış, kah onlara vergi vermiştir. Çıkarına göre bu Hıristiyan ileri gelenlerine dahi suikastlar düzenlemişlerdir. Tıpkı Alamut gibi Mısır Fatımileri ile iktidar savaşı vermişlerdir. Bu savaş hem dini, hem siyasi yönde devam etmiştir. Memluk Sultanı  olan Baybars bu savaşı kazanır ve tüm kaleleri ele geçirerek bölgede Nizari hareketine son verir. Bugün bölgede Selamiye şehrinde yaşayan 50.000 İsmaili haricinde Şia inancına mensup halk kalmamıştır. Bunların bir kısmı lideri olarak Ağa Han’ı kabul etmektedir.
Kitabın son bölümü olan Niyet ve Nihayet bölümünde ise bu hareketin tüm tarihçiler tarafından nasıl farklı algılandığını ve bence çıkarına göre kullanıldığını görmekteyiz. Yakın zamanda Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan yıllarca kol kola çalıştığı “Hizmet” adındaki Fethullah Gülen Cemaatini “Haşhaşi” olarak yaftalamıştır. Burada bir ironi vardır aslında: Yıllarca İdari ve Siyasi suikastlar (İnsanlar öldürülmedi ama öldürülmekten beter edilerek, hapislere tıkılmıştır, işkenceler görmüştür ve suçsuz yere büyük cezalar almışlardır) yapan bu grup, iktidara karşı dönünce Haşhaşilikle suçlanmıştır…
Sırf İslam’ı kötülemek için haklarında değişik rivayetler, efsaneler üretilen Haşhaşiler hakkında analizler bu bölümde yazar tarafından yapılır. Tüm yanlış tezler, doğru tespitler yalın olarak verilir.
Haşhaşiler bilinen ilk terörist grup olarak nitelenebilir. Bunun sebebi sayılarının az olduğundan direk savaşa ve mücadeleye girememektedirler. Bu yüzden sarp yerleri seçerek, burada saklanmışlar ve suikastlarla büyük devletlere korku salarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Haşhaşiler Şia’dır. Bu yüzden çok az Şii ve Hıristiyan öldürmüşlerdir. Çoğunluğa yakınını Sünni inanca mensup olanları öldürmüşlerdir. Haşhaşiler bu yüzden İslam Dini için bir tehdit olarak görülmüştür. Mücadelelerinde hiçbir fikri başarı elde edememişlerdir. Mehdilik kavramıyla uzak diyarlarda yaşayan topluluklardan, halktan kendilerini destekleyen ve inan insanlar bulmuşlar ve varlıklarını sürdürmüşlerdir. Hasan Sabbah ve müritleri bu memnun olmayan halkı iyi yönetmiş, disiplinli olarak, itikatlarına samimi şekilde bağlılıklarıyla şiddeti ve tedhişi çok iyi organize edebilmişlerdir. Tüm bunların sonunda gelinen noktada ise hareket mutlak olarak yenilmiş ve yok edilmiştir. Mevcut düzeni yıkmaya yönelik hareket eden bu aşırı Şia grubu hiçbir kenti bile ellerinde tutamamıştır ve tarihin tozlu sayfalarında yok olmuştur.
Muhakkak bu hareketi günümüzde taklit edenler vardır. Din adına yapılan hiçbir terör eylemi o düşünceyi haklı çıkarmaz ve her tedhiş tarih içinde başarılı olamadan yok olup gidecektir.                                                
Taylan Köken

29 Nisan 2014 Salı

eolya toprağı...

ILIAS VENEZİS
EOLYA TOPRAĞI / ROMAN / BELGE / 2013 / 335 sayfa

Ayvalık doğumlu İlias Venezis’in dünya çapında tanınmasına sağlayan kitap Eolya Toprağı’dır. Mübadele dönemine kadar geçen çocukluğunu anlattığı kitaptır. Ayvalık Aiolis Bölgesinde kalan bir kasabamızdır. Hem uzun yıllar Rum azınlığın anavatanı olan Ayvalık, Kurtuluş Savaşında da Yunanistan’ın Batı Anadolu’da örgütlendiği bir kasabadır. Bu yüzden “İlk Kurşun” bu topraklarda sıkılmıştır… Rumlar için bu bölge Eolya’dır. Venezis içinde vatan toprağıdır.
Kimidenia, Madra Dağıdır. Dikili, Gökçeağıl Köyü’nün doğusu, dağın eteklerindeki yayla Kemente Yaylasıdır. Kemente, Kimidenia’nın Türkçeleşmiş hali olmalı. Venezis romanındaki hemen hemen tüm bölümlerinde Kimidenia’dan bahsetmektedir. Onun için Ayvalık değil Kimidenia değerlidir. Onun için, toprak kıymetlidir ve bu toprakları toprak yapan çiftlik yaşamı değerlidir… Kitap boyunca efsanevi boyutta bu yaşamı işlemiştir.
Eolya Toprağı çok geç basılmış bir eserdir. 1943 yılında basılan ve ilk iki haftada tüm baskısı tükenen bir kitaptır. Sonra bir çok ulusal ve uluslar arası baskısı yapılmıştır. Türkçeye Yunanca aslından Burcu Yamansavaşçılar çevirmiştir.
Kitabın başında 48. baskı için yazılan önsözdeki şu tanım önemlidir: Eolya Toprağı’nın tipik bir roman olarak nitelendirilmesi zor ve asılsızdır. Muhtemelen masalla ilişiği olan ve ruznameyle flört eden efsane ve öykülere ait ayrıntılı bir duvar resminden söz ediyoruz. ***
Eolya Toprağı, 1914 yazında savaşın başlayışın kadar, 20.yy’ın başında Kimidenia Dağlarının altında, Anadolu’da bir çiftlikte geçen hayatı anlatıyor. ***
Venezis cansız varlıklara insan özellikleri vererek onları betimlemekten hiç çekinmiyor: Yükseklerde, yörenin keskin Tanrısallığında, Kimidenia’da büyük bir ağaç susadı. İçecek su arayarak uzatıyor, usulca sağa sola sallıyor köklerini. Solucanlar uykularından uyanıyor. “Neler oluyor?” diyor bir tanesi. “Bir şey yok” diyor öteki, “Ağaç susadı.” Öteki yana dönüyorlar uyumak için, toprağın uyandığı sırada. “Ne oluyor burada?” diye soruyor o da. Fakat köklerin umutsuz mücadelelerini görür görmez anlıyor ve şefkatle gülümsüyor. “Sana su getireceğim” diyor ağaca. Toprak kımıldanıp, zor zamanlar için saklanan gizli sığınaktan su getiriyor ve ağaç içiyor. Aynı sırada toprağın yüzeyinde büyük bir taş yerin çalkantısından sallanıp, sakinliğini yitirdi ve yuvarlandı biraz.
Venezis kitap boyunca bu masalsı, ama süssüz naif anlatımı sürdürecektir…
Kitap Kimidenia’daki yaşamı, çiftliği, yazarın ailesini anlatması ile başlamaktadır. Barba İosif ağaçların dilinden anlayan adeta “Ağaçlara Fısıldayan” yaşlı, bilge bir adamdır.
Hikayeler devam eder: Develeri dağlarda mal taşıyan bir Yörüğün hikayesi ile bölgede yaşayan diğer yerli unsurlar ve onların yaşamları aktarılır. Semerci Stefanos nispeten daha bilinçlidir. Ama Ege’de yaşam doğayla ilintilidir veya yazar böyle yorumlamaktadır adeta: Fakat böyle kesin çizgilerle yazılmıyor işte insanların yazgısı. Stefanos olsa bile adları, her zaman her zaman böyle yazılmıyor. Ege’de boralar, meltemler, bütün yeller eser. Düzensiz, özensiz eser. Denizin sakin olduğu bir anda dalgalar yükselir. Dalgaların olduğu bir anda sakinleşir deniz. Rüzgarlar oynar, bulutlar oynar, Tanrı oynar insanlarla.
Kimidenia’ya Hayaletler Geldi ve Sarı Yıldızları Olan Avcı ile buradaki yaşamın bir masal gibi anlatımı devam eder.
Kitabın ikinci bölümü “Şafağın Armonisi” bölümüyle devam eder ve komşu çiftliğe yabancı bir gelin gelecektir. Gelin Doris yaşamıyla, yaklaşımlarıyla ve olaylara bakış açısıyla farklıdır. Onun kişiliğinde buradaki yaşam sorgulanacaktır. Doris kah buradaki doğal akışın içine girecek, kah bu yaşamı sorgulayacaktır.
Kitabın üçüncü ve son bölümü olan “İnsanlar”da ortalık karışacak ve Rumların Anadolu’dan gidişinin nasıl gerçekleştiğini göreceğiz. tabi kısım rahatlıkla sorgulanabilir… Çünkü anlatılanlar resmi tarih ile kesinlikle uyuşmamaktadır. Sanki Rumlar çiftliklerinde, Ayvalık’ta rahat olarak yaşarken, bir anda Türklerin gelip onları silah zoruyla sürmüş olduğu gibi anlatılmaktadır… Ben bu bölüme fazla yorum yapmayacağım. Tabi ki Kimidenia’nın uzak eteklerinde, ülkelerin kendi ulusal çıkarlarından uzak ve habersiz yaşayan çiftlikler ve köylüler vardır. Bu olaylardan belki de en çok zarar gören, bu siyasetten uzak halktır…
Rum Ayvalık’ı anarken bu sosyal yapının, bu zengin kentin nasıl oluştuğu hep konuşulmuştur. Bu zenginliğin temel yapısı Kaçakçılıktır… Rumlar zeytin ve ürünlerini Avrupa’ya pazarlarken, aynı zamanda bu resmi ürünlerin haricinde kaçakçılık yaparak da geçinecektir. Andonis Pagidas, Venezis’in Kaçakçı ama Kahraman karakterlerinden biridir romanda. “1914” bölümü şöyle başlar: Kimidenia bu yıl yoruldu. Çok yoruldu. Sabırsızlıkla gecenin gelmesini bekliyor. Önce kayınlar sonra da meşeler görüyor geceyi. Geceye diyorlar ki: “Gel artık. Anamız Kimidenia yoruldu. Gel de dinlendir onu.” “Ne yapayım?” diyor gece. “Daha yaz. Günler çok uzun. Güneş geç batıyor.” O zaman kayınlar bulutlardan rica ediyor. Şöyle diyorlar: “Güneş geç batıyor. Arkadaşlarımızdan biri gidip sarsın onu. Anamız Kimidenia’ya yardım edin, erken dinlensin.”
Harmoni bozulmuştur. Rumlar artık Anadolu topraklarından gitmek zorundadır ve öyle de olur. Gemilere binip giderler(!)… Bu göç şöyle başlamıştır:
- Toprak!
Evet, memleketlerinden biraz toprak. Gittikleri yabancı ülkede bir fesleğen ekmek için, diyor. Hatırlamak için.
İhtiyarın elleri yavaşça açıyor toprağı sakladığı mendili. Eşiyorlar için, ninemin elleri de okşar gibi eşiyor toprağı. Gözleri yaşlı, öylece duruyorlar.
- Bir şey değil, diyorum. Biraz toprak.

Toprak, Eolya toprağı, memleketimin toprağı.          
              
Taylan Köken

27 Nisan 2014 Pazar

uçurtmalar...

ILIAS VENEZİS
UÇURTMALAR / ÖYKÜ / BELGE / 2009 / 160 sayfa

İlias Venezis Ayvalıkta doğmuş hemşerimiz. O artık Yunan topraklarında ebedi uykusunda. Tıpkı Dido Sotiriyu gibi Anadolu’dan savaş zamanında Yunan topraklarına geçmiş ve orada yazarlık serüvenine atılmış. İlias Venezis 1904 doğumludur. Yayınladığı kitaplarla kısa sürede dünyaca tanınmasına rağmen Türkiye’de kitabının yayınlanmamasının sebebi 1931 yılında yayınladığı ilk kitabı “31328 Numara”dır. Kurtuluş Savaşında ele geçen Venezis Türk kuvvetlerine esir düşer ve 1,5 yıl tutuklu kalır. Bu tutukluluğundaki numarasıdır 31328…
Venezis’in sade, naif dili gerçekten insanı etkiliyor. Bu topraklardan karşıya götürdüğü efsaneler, anlatılar, yaşanmışlıklar Venezis’in yol göstericisidir…
Uçurtmalar Kitabı iki kitaptan oluşmaktadır. 1946 yılında ilk basımı yapılan Savaş Saati iki ana bölüme ayrılır. Savaşa Dair bölümünde Yunan Adalarında İkinci Dünya Savaşında yaşanan sıkıntılar aktarılır. İkinci bölüm Anna’nın Kitabı’nda ise yine efsane ile masallar kol kola girmektedir.
Takımadalar Kitabı 1969 yılında basılmıştır. Hikayeler birinci bölümün adı ve iki uzun öykü vardır bu bölümde. Tiyatro Sahnesi –Alevlerin Üzerinde bölümünde ise Ege Hikayeleri kitabında yer alan bir öykünün tiyatrolaşmış halidir.
      
Taylan Köken 

26 Nisan 2014 Cumartesi

ege hikayeleri...

ILIAS VENEZİS
EGE HİKAYELERİ / ÖYKÜ / BELGE / 2008 / 136 sayfa

İlias Venezis Ayvalıkta doğmuş hemşerimiz. O artık Yunan topraklarında ebedi uykusunda. Tıpkı Dido Sotiriyu gibi Anadolu’dan savaş zamanında Yunan topraklarına geçmiş ve orada yazarlık serüvenine atılmış. İlias Venezis 1904 doğumludur. Yayınladığı kitaplarla kısa sürede dünyaca tanınmasına rağmen Türkiye’de kitabının geç yayınlanmasının sebebi 1931 yılında yayınladığı ilk kitabı “31328 Numara”dır. Kurtuluş Savaşında ele geçen Venezis Türk kuvvetlerine esir düşer ve 1,5 yıl tutuklu kalır. Bu tutuklulukta üzerine vurulan numaradır 31328…
Venezis bence Yunanistan’ın Sait Faik’idir. Bize yakın olmasının sebebiyse iki toplumun ortak yönleri ve Anadolu’dan oralara taşımış olduğu yaşanmışlıklar. Efsanevi bir dili var. Bazı betimlemelerde Yaşar Kemalvari bir anlatıma kaçmakta, ama bunu Yaşar Kemal kadar uzatmadan, sade, naif ve vurucu olarak bitirmektedir. Kitaplarında özellikle bu şiirsel kısımlar çok etkileyici.
Ege Hikayeleri kitabı Ege adıyla 1941 yılında ilk baskısını yapmıştır. Bu öykü kitabı iki bölüme ayrılır: Dünya Temaları adlı birinci bölümde, Midilli Adasındaki yaşamdan söz eder. Buradaki Türkler, ailesi ve adalıların sade yaşamları hikayelerin ana temasıdır. Rüya Temaları bölümünde masalımsı öyküler yer almaktadır.
    
Kitaptan kısa notları buraya aktaralım:
Midilli Adası’ndaki Yera Körfezi büyük bir göle benzer, onu denize bağlayan küçük boğaz, etrafını kuşatan dağların arasında kaybolmuş gibidir. Dağların çoğu zeytin ağaçları ile kaplıdır, huzur veren bir görünüşü vardır, bu yaşlı ağaçların; akşam olunca gölgeleri denize kadar uzanır. Bu manzarayı bozan hiçbir keskin hat ya da çarpıcı renk yoktur çevrede. Körfezin derinliklerinde Ege’nin eski deniz tanrıları dinlenir. Uzun yıllar uyuduktan sonra, aysız bir gecede yeryüzüne çıkarlar. Kıyıda, kendileri kadar eski ağaçların altına toplanır, Yunan ormanlarında yeni bir şey olup olmadığını öğrenmek ister. Pan’la, satirleri sorarlar onlara. O zaman ağaçların yaprakları hafifçe hışırdar, “Hayır, yeni bir şey yok” diye yanıtlarlar bu soruyu. “Acaba hayattalar mı?” diye tekrar sorar deniz tanrıları kaygıyla. “Elbette hayattalar, onlar ölmez ki”, der zeytinler kararlılıkla. Sf:41
*
Bir vahşi kuşun gökyüzünde çizdiği bu mavi çember acaba ne kadar çok şeyi geçmişe bağlıyor? Annem, Anadolu’nun bir köşesinde geçirdiği kendi çocukluğunu hatırlıyor olmalı, yüzyıllık ağaçları, yörenin yüksek dağlarını, Kimintenia’yı. Sf:68
      
Taylan Köken

24 Nisan 2014 Perşembe

kuşaklar...

AHMET YORULMAZ
KUŞAKLAR / ROMAN / GEYLAN / 1999 / 247 sayfa

Ahmet Yorulmaz Ayvalık’ta yaşamış bir gazetecidir öncelikle. Sonra da bir biriktirendir o. Ayvalık ile ilgili bilgiler, belgeler ve anılar. Onun eserlerinde hep düşsel bir yolculuğa çıkarsınız, tıpkı bir zaman makinesine binip eskiye gitmek gibi…
Kuşaklar ya da Ayvalık Yaşantısı kitabı Savaşın Çocukları kitabının devamıdır. Hasanaki yani Aynakis Hasan mübadil olarak anavatana gelmiş ve Ayvalık’ı yurt edinmiştir. Yazarın söylemiyle Hasanaki gerçek bir kişiliktir, onun haricindekiler tamamen kurmacıdır. Bu kurmaca anlatımında kişiler bu kitabı okuduğunda eminim bu benim veya bu babamdı, anamdı diye içlerinden geçirmektedirler.

Taylan Köken

23 Nisan 2014 Çarşamba

savaşın çocukları...

AHMET YORULMAZ
SAVAŞIN ÇOCUKLARI / ROMAN / GEYLAN / 2000 / 140 sayfa

Ahmet Yorulmaz bu romanının başında şöyle diyor: Bu roman zulüm görmüş Giritli’lerden sadece birinin, Hasanaki’nin, Aynakis Hasan’ın dramıdır.
1948 yılında Ayvalık’ta ölen bir Girit Mübadili’nin bıraktığı üç defterle oluşan bir romanı ve bunu izleyen ‘Kuşaklar ya da Ayvalık Yaşantısı’ romanını İngiliz antropoloji profesörlerinden Dr. Peter Loizos da, bir tezine dayanak yapmıştır.

Ayvalık hakkında kaynak araştırmasına girerseniz öne çıkan ilk isim Ahmet Yorulmaz’dır. O hayatı boyunca Ayvalık üzerine düşünmüş ve bu küçük tarihi şehrin gelişmesi için çaba göstermiştir. Ayvalık üzerine yazılan tüm tezler, tüm kitaplar için bir kaynak oluşturmuştur Ahmet Yorulmaz. Savaşın Çocukları 1997 yılında Belge Yayınları tarafından basılmış ve sonra iki baskı daha yapmıştır. Benim elimdeki kitap 4. baskı ve Geylan Kitabevi tarafından basılmıştır. Kitabın alt başlığı ise Girit’ten Sonra Ayvalık’tır. Kitabı 2000 yılında devam kitabıyla almış ve hemen okumuştum. Şimdi Ayvalık’da aradan 14 yıl geçtikten sonra altını çizdiğim koşukları buraya aktarıyorum.
İlk basamakları hor görme hiç,
Çünkü oraya basarak çıkarsın saraylara sf:7
*
İnce, uzun esmerim girsin sevi başına,
Çağındasın artık, değilsin on iki yaşında!
*
Gel değişelim kalplerimizi, al sen benimkini,
Görüp anlayasın, nasıl seviyorum küçüğüm seni!
*
Bahtımın yazgısıdır buna katlanmam,
Yerimde doğup, yabanda kocamam!
*
Denize saman atıyorum, ağır gelip batıyor
Başkaları kurşun atıyor, kanatlanıp uçuyor!
*
Yazgımı derenin karanlığında gördüm,
Kayalıklar üstündeydi, karalar giymiş

Kitabın özeti, ana fikri deyin ne derseniz deyin ama Girit’te yaşamış olan Türklerin durumunu ve ne olduklarını aşağıdaki satırlar özetler:
Yaslarımızda onlara bakarak, karalar giydik; Rumcayı anadilimiz yerine koyduk, ama dinimizle Türklüğü hiçbir zaman unutmadık. O denli ki, Girit Türkü’ne hem de Rumca olarak sorarlar: “Türk müsün Mehmet?” Yanıtı hem Rumcadır, hem de hazindir: “Meryem adına yemin ederim ki Türk’üm!” sf:13

Taylan Köken

22 Nisan 2014 Salı

ayvalık'tan cunda'dan...

AHMET YORULMAZ
AYVALIK’TAN CUNDA’DAN / ANI-ANLATI / REMZİ / 2012 / 120 sayfa

Ahmet Yorulmaz’ın okumuş olduğum dördünce kitabıdır. Ben tür olarak böyle parça parça, biraz oradan biraz buradan deneme tadında yazılanlara bayılıyorum. Çünkü yazar kendini belli bir kalıba sokmadan yazıyor. Eskilerden, anılardan, izleklerde kalmış yaşamlardan damlalar ilgi çekici oluyor.
Ahmet Yorulmaz 9. sayfada Hıfzı Topuz’un bir kitabındaki girişinden aktarmış olduğu söz dikkat çekicidir: “Afrika’da bir ihtiyarın ölümünün bir kütüphanenin yok olmasıdır.” Ahmet Yorulmaz Ayvalık için bir çınardır. Onun belgelerinden, arşivinden ve belleğinden süzülen anılar ve bu anılar ışığında yapmış olduğu analizler çok değerlidir.
Bu kitapta o kadar çok yerin altını çizdim ki… Hepsi başka yazıların, başka araştırmaların başlangıcı olacak nitelikte. Fakat yazar iznim olmadan bu kitabın hiçbir bölümü çoğaltılmasın dediğinden buraya bir şey aktarmayacağım. Ayvalık için önemlidir bu kitap. Alınıp okunmalıdır.
Son söz olarak, yazarın aktardığı Sedat Aybar’ın tümcesini buraya aktaralım: 
Türk Rönesanss’ının merkezi Ayvalık’tır. Ayvalık biterse Türk Devrimi de biter. Türkiye’de her şey bitse, Ayvalık Türkiye’yi yeniden kurar. İlk kurşunu gene atar. Sf:79
    
Taylan Köken

21 Nisan 2014 Pazartesi

postacı...

postacı; ne taşır çantasında
hüzün olsun asla istemeyiz…

taylan köken

20 Nisan 2014 Pazar

mesaj...

güvercin; düşünmüş müdür
taşıdığı mesajı okumayı

taylan köken

19 Nisan 2014 Cumartesi

18 Nisan 2014 Cuma

17 Nisan 2014 Perşembe

16 Nisan 2014 Çarşamba

14 Nisan 2014 Pazartesi

12 Nisan 2014 Cumartesi

11 Nisan 2014 Cuma

10 Nisan 2014 Perşembe

7 Nisan 2014 Pazartesi

5 Nisan 2014 Cumartesi

3 Nisan 2014 Perşembe

2 Nisan 2014 Çarşamba

1 Nisan 2014 Salı

masa da masaymış ha...


MASA DA MASAYMIŞ HA…

Adam kin nefret içinde
Masaya aldığı oyları koydu
Kasaya avroları koydu
Gemicikleri, tankerleri koydu
Amerikadan gelen desteği koydu
Hüloooğ sesini, montaj sesini
Saf vatandaşın alın terini koydu
Adam masaya
Aklından geçirdiklerini koydu
Ne yapmak istiyordu bu millete
İşte ne varsa koydu
Kimi pala taşıyordu, kimi gezi-yordu
Adam masaya ayırarak koydu
Ergenekon, balyoz, şike dedi
Adam koydu masaya ananası
Millet yanındaydı, hocalar yanında
Uzandı masaya geleceğimizi koydu
Bir şerbet içmek istiyordu kaç gündür
Masaya kanların dökülüşünü koydu
Uyuyanları koydu, uyanıkları susturup koydu
Silivri’nin çaresizliğini koydu

Ülke de ülkeymiş ha
Bana mısın demedi bu kadar acıya
Bir iki hareketlendi durdu
Adam ha bire koyuyordu

Taylan Köken