28 Şubat 2013 Perşembe

pelit pastanesi...


Almansever pastane Pelit’de çalışanların hepsi Almanca bilmektedir. Lebon, Markiz gibi o da kuruluşundan itibaren Tepebaşı’nda kısa sürede ün salacaktır. Burayı da edebiyatçılar, tiyatrocular, sanatçılar sık sık ziyaret edecekler, buluşma yeri olarak kullanacaklardır.
Ama buraya en çok musikiciler, opera korocuları gelir. Ayaküstü bir şeyler atıştırır ve kulis dedikoduları yaparlar. Buraya bir de Alman dadılar doluşur. Çok çağşaklı kızlar olan Alman dadılar izin günlerini nedense Pelit’te geçirirler. Sf:41    

parantez-4:
Viyanalı Madam Tilla’nın sahibi olduğu Tilla Pastanesinde Sivas’dan gelip kısa bir otel deneyiminden sonra 15-16 yıl kadar çalışan bir usta vardır. Kazım Ayan’dır bu şahıs. Madam Tilla Tepebaşı’nda yeni bir yer açmak isteyince Kazım Ayan, Manol Usta, Hari ve Hristo bu mekana ortak olurlar ve Kazım Ayan’ın öneriyle 1957 yılında ismi Pelit olarak konulur. Biri Sivas’lı, biri Arnavut, biri Rum ve diğeri Ermeni olan bu ortaklar o zamanın Beyoğlu yaşamını aktaran, ticari hayatını aktaran önemli bir belgedir.
Pelit Pastanesinin diğer ortakları ayrıldıktan sonra, Kazım Ayan şubeleşmeye başlar ve bugünlere kadar gelir. www.pelit.com.tr sayfasında diğer ayrıntıları bulabilirsiniz.

Taylan Köken

27 Şubat 2013 Çarşamba

markiz pastanesi...


Beyoğlu denilince akla gelen diğer bir kültür mekanı Markiz Pastanesidir. Haldun Taner’de Markiz’in müdavimlerindendir. Ona göre Markiz’de “her  masa kendi başına bir adadır” Kadıköy’lü Haldun Taner vapurdan iner inmez Tünel’e biner, oradan Markiz’deki masasına ulaşır, burada “kendi kendisiyle kalabilmek, kitap, gazete okuyup notlar çıkarabilmek için” gitmektedir. Sol elinde bir belge çantası, sağ elinden şemsiyesini (yağmur yağsa da açmazmış) yanında taşırmış. Çantasında, notlar, resimler, kitap kapakları veya küçük eşyalar bulundururmuş. Haldun Taner Markiz’de Abdülhak Şinasi ile bol bol sohbet eder. Ara sıra da Prof. Ragıp Sarıca’nın yanına uğrar dünya siyasasının gidişatını tetkik ederlermiş. Sf:39

parantez-2:
Prof. Ragıp Sarıca 14 Kasım 1958 yılında “Gazetecilerin tevkif edildiği yerde demokrasi yoktur” demiştir. Ne kadar doğru söylemiş…
parantez-3:
1940’lı yıllarda Lebon Pastanesi taşınır, yerine Markiz Pastanesi açılır. Avadis Çakır tarafından açılan pastane kısa sürede bir kültür mekânı olur. Kısa zamanda edebiyatçılar, ressamlar, yazarlar ve aydınların buluşma yeri olacaktır. Bu elit mekana giriş artık şapkasız ve kravatsız olmayınca, pasaj içinde şapkacı ve terzi dükkanları açılacaktır. 
Markiz’in duvarlarını süsleyen fayans panolar Arnoux imzalı art nouveau tarzında yapılmış eserlerdir. Pera Palas Otel’inin mimarı Alexandre Vallaury tarafından tasarlanan panolar 4 mevsimi temsil etmektedir. Fransa’dan getirilirken Yaz ve Kış panoları hasar görünce, pastaneye sadece İlkbahar ve Sonbahar panoları monte edilmiştir. Yaz ve Kış panoları yerine de Mahzar Resmor imzalı vitraylar konulmuştur.   
Markiz 2003 yılında restore edilmiştir ve günümüzde Robert’s Coffee adıyla faaliyetini sürdürüyor.
Taylan Köken

26 Şubat 2013 Salı

lebon...


II- Lebon

Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabının ikinci denemesi Lebon’dur.
Eski Beyoğlu’nun yine önemli mekânlarından birisidir. Markiz Pastanesinin yerinde Lebon varmış. Fransız elçiliğinin mutfağından ayrılan Eduard Lebon tarafından kurulmuş ve kısa zamanda pastaları ile meşhur olmuş. Gerisini www.lebonpastanesi.com adresinden öğrenebilirsiniz.  

Kurtuluş Savaşından önce Doğruyol diye anilan İstiklâl Caddesinin Asmalımescit ve Kumbaracı Sokakları ile birleştiği yere uzun zaman “Dörtyol” denmiştir.
Lebon Pastanesi Dörtyol’da İstiklâl Caddesi ile Kumbaracı Yokuşunun birleştiği köşede 459 numaradadır. Sf:39

parantez-1:
Şimdi Lebon’un internet sayfasındaki Tarihçe bölümünden bir bölümü buraya alalım:

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE LEBON

Markiz Pastanesinin ilk yerinde Lebon Pastanesi varmış. 19Y.y. ortalarında Fransız Büyükelçiliği'nin mutfağından ayrılan Eduard Lebon tarafından açılmış. Pastaları o kadar meşhurmuş ki Orient Expres treni ile İstanbul'a gelen misafirler öncelikle Lebon'a uğrayıp pasta yerlermiş. Hatta yurt dışına Lebon’dan pasta götürenler bile olurmuş. Lebon Pastanesi daha sonra yolun karşısına geçer ve 1940'larda kapanır. Lebon'un müdavimleri arasında Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Namık Kemal gibi sanatçılarda bulunurmuş. Lebon'a zamanında şapkasız beyefendi ve hanımefendiler giremezmiş.

Taylan Köken

25 Şubat 2013 Pazartesi

asya üretim tarzı ve osmanlı toplumu...


SENCER DİVİTÇİOĞLU
ASYA ÜRETİM TARZI VE OSMANLI TOPLUMU / ARAŞTIRMA / SERMET YAY. / 1981 / 171 sayfa

Sencer Divitçioğlu kitabını şöyle tanımlamakta: Bu tarih araştırması değildir. Hatta, iktisat tarihi araştırması bile denilemez. Bu bir iktisat araştırmasıdır: İktisatçı açısından tarihsel bir iktisadi sistemin yeniden kurulması hakkında yapılan mütevazi bir denemedir.
Nedir Asya Üretim Tarzı? Marx’ın tanımladığı Engels’in de kendi düşünceleri ile konuyu açtığı ve derinleştirdiği Asya Üretim Tarzı: Doğu’daki bütün olayların temelini toprakta özel mülkiyetin yokluğunda aranmasıdır. İster doğal koşullardan, ister iklimsel sebeplerden olsun, ister kültürel yaklaşımdan olsun, Doğu’da toprak yani mülkiyet Devlet’in elindedir ve üretim koşulları devletin eli ve müdahaleleriyle gelişmektedir, yapılmaktadır. Basit olarak anlatımıyla durum böyledir.

Kitaptan Osmanlı’nın kuruluş dönemiyle ilgili birkaç kısa notla devam edelim:

Birey üretimi sadece kullanma-değeri yaratmak için yapar. Üretilen nesnelerin mübadelesi ve dolayısıyla meta üretimi söz konusu değildir. Bu bakımdan birey toplumun diğer bireylerinden ayrılmamıştır. Birey ancak toplumla birlikte oluşur. Özel ve bağımsız birey ortaya çıkamaz. Sf:29
*
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında, genellikle vakıf yoluyla mülk sahibi olmaya başlayan şeyh ve dervişlerin I. Beyazıt devrinden itibaren şehirlerde ulema zümresi olarak anılmaya başladıklarını görüyoruz. Sf:59
*
Osmanlı toplumunun kuruluş yıllarında devlet, toprağın miri oluşundan ötürü, değişik toplumsal kökenlerden gelen, alp, gazi, ahi, derviş, Türk, Rum, köylü ve şehirli olan kimseleri bir çatı altında toplayıp, birleştirmeyi başarmıştır. Oluşan bu sınıf, rakabesi devlete ait olan topraklar üzerindeki haklardan yararlanan hakim bir sınıf niteliği almaya başlamıştır. Bu açıdan bakılınca Osmanlı İmparatorluğundaki toprak mülkiyetine dayanan soylu bir sınıfın ortaya çıkması ta ilk günden beri mümkün olmamıştır.
Osmanlılık, aslında soylu ve budunsal bir kökeni olmayan tamamen iktisadi durum ve zorunluluğun yarattığı bir birliktir. Toprağın mülkiyeti devlete ait olunca, bunu temsil eden sınıfın irsen değil, işlevsel olarak oluşması gerekir. Bundan dolayıdır ki, eski vak’a-nüvisler Osmanlılardan bahsederken, onları daima “devlet hizmetinde bulunan ve devlet bütçesinden geçinen hakim ve müdir sınıf” olarak nitelendirmişlerdir. Sf:62-63           

Taylan Köken

24 Şubat 2013 Pazar

osmanlı beyliği...


ELIZABETH A. ZACHARIADOU
OSMANLI BEYLİĞİ / ARAŞTIRMA / T.V.Y.Y. / 1997 / 277 sayfa

Osmanlı Beyliği (1300-1389) kitabı Elizabeth A. Zachariadou editörlüğünde Osmanlı’nın kuruluş dönemi için seçilmiş değerli makalelerin toplamı olan bir kitaptır. Her bir yazı ayrı öneme sahip. Genelde yabancı araştırmacıların yazılarından oluşan derleme bir kitap.
Tarih Vakfı Yurt Yayınlarının bu seçkileri çok nitelikli kitaplardan oluşmakta. Tarihimize meraklı kişilere bu kitapları gönül rahatlığıyla önerebilirim. Sıkılmadan okuyacağınıza eminim.
Kitabın içindeki makalelere gelirsek:
-Michel Balivert (Daha önce Şeyh Bedreddin kitabını tanıtmıştım) –Açık Kültür ve 14. Yüzyıl Osmanlı Kentlerinde Dinler Arası İlişkiler
 -Iréne Beldiceanu –Steinherr –Bitinya’da Gayrimüslim Nüfus (14. Yüzyılın İkinci Yarısı-15. Yüzyılın İlk Yarısı)
-Vasilis Dimitriadis –Devşimenin Kökenleri Üzerine Düşünceler
-Feridun Emecan –Osmanlı’nın Batı Anadolu Türkmen Beylikleri Fetih Siyaseti: Saruhan Beyliği Örneği
-Aldo Gallotta –“Oğuz Efsanesi” ve Osmanlı Devleti’nin Kökenleri: Bir İnceleme
-György Hazai –Türk Dili’nib Gelişiminde 14. Yüzyılın Yeri
-Colin Imber –Osman Gazi Efsanesi
-Halil İnalcık –Osman Gazi’nin İznik Kuşatması ve Bafeus Muharebesi
-Jacques Lefort -14. Yüzyılda Bitinya
-Anthony Luttrell -1389 Öncesi Osmanlı Genişlemesine Latin Tepkileri
-Iréne Mélikoff –İlk Osmanlıların Toplumsal Kökeni
-Ahmet Yaşar Ocak –Osmanlı Beyliği Topraklarındaki Sufi Çevreler ve Abdalan-ı Rum Sorunu (1300-1389)
-Nikolas Oikonomidis –Avrupa’da Türkler (1305-1313) ve Küçük Asya’da Sırplar (1313)
-Stephen W.Reinert –Niş’ten Kosova’ya: I. Murad’ın Son Yıllarına İlişkin Düşünceler
-Spiros Vryonis –Mevlevi Derviş Eflaki’nin Eserlerine Yansıyan 13. ve 14. Yüzyıl Anadolu’ndaki Müslüman Ailesi
-Elizbeth Zachariadou –Karesi ve Osmanlı Beylikleri: İki Rakip Devlet
-Konstantin Zhukov –Osmanlı, Karesi ve Saruhan Sikkeleri ve Türk Batı Anadolu’sunda Ortak Para Sorunu (1340-1390)


Taylan Köken

22 Şubat 2013 Cuma

batnas tepeleri'nde zaman...


SAFFET TANMAN
BATNAS TEPELERİ’NDE ZAMAN / ANI / YKY / 2008 / 231 sayfa

Enis Batur Saffet Tanman ve ailesini Adalarda tanır. (Sanırım) Sonra bu muhteşem insanı anılarını yazması için ikna eder. İki kitap halinde yayınlanan bu anılar gerçekten muhteşem. Bilgili, eğitimli ve asil bir kadının ağzından ‘nasıl bir hayat kurulur?’ sorusuna verilen en güzel cevabı bu kitaplarda bulacaksınız.
Bu ikinci kitapta Saffet Hanım, eşi ile birlikte mübadele sonrası kocasına verilen topraklara gelirler. Söke’de tarım yapılamaz denilen toprakları yıllarca uğraşarak tuzdan arındırırlar ve burada pamuk yetiştirirler. Bugün Söke’de pamuk yetişiyorsa ve pamuk önemli yer tutuyorsa bunu Saffet Tanman’a eşi Fahri Tanman’a ve onların azmine borçlular.

Kitaptan kısa notlar ile devam edelim.

Seni Söke’nin çadırına götüreceğim, Yörüklerin en zenginlerindendir. Ağzı laf yapar, edep adap bilir, garısı da temiz garıdır. Pişirdiği yenir, doğurduğu sevilir. Sf:49
*
Her türlü medeni ihtiyaçtan yoksun bu tepedeki hayatımdan memnunum. Bir şeyler yapabilmek, yoktan var etmek ve insanlara daha medeni bir yaşama ortamı yaratabilmek arzusu beni kamçılıyor, buralara bağlıyor. Sf:81
*
En büyük zevkimiz bol bol kitap okuyabilmekti. Sf:87
*
Kısık gaz lambası ışığında uyuyan oğlumun yüzü ne kadar huzurluydu. İçimden “Keşke ben de onun gibi uyuyabilsem” dedim. Sf:92
*
“Bak hanım” dedi, “Kibarsın, okumuşsun ama kusura bakma senin biraz irafanın eksik. Sana bir nasihatim olsun. Sana birisi bir hediye mi getirdi, sende o hediyeden kilolarca da olsa hiç yokmuş gibi sevinerek alacaksın ki, hediye getirmiş olan da sevinsin… Sonra sana bir diyeceğim var. Bizim Fahri Bey, sabahın köründe atına binip geç vakit, karanlıkta dönüyor. Zaten yol yok, ışık yok. Bari yanına birisini alsın. Muhakkak söyle tarafımdan, unutma emi” dedi.
“Söylerim” dedim. “Ama bilirsin, bir şeyden korkmaz.”
“Korkmaz ama su uyur düşman uyumaz derler. Belli mi olur? Hem kırlangıca sormuşlar: ‘Neden dolana dolana uçuyorsun?’ diye. ‘Şerre çarpmamak için kah altından kah üstünden geçiyorum’ demiş…Eh bana müsaade!” deyip kalktı Kadir Çavuş, kara altına atlayıp Topak Tepe’ye doğru yollandı.
Ben dersimi almıştım. Sf:95
*
Balat ve Batnas köylüleri bayram namazlarını kendi camilerinde değil de Miletos harabeleri içindeki İlyas Bey Camii’nde kılarlar. Bu çok eski bir ananedir. Cami, Beylik döneminden Osmanlı’ya geçiş dönemine rastlayan çok kıymetli bir mimari eserdir. Sf:170
İlyas Bey cami ve külliyesi daha sonraları Dr.Baha Tanman tarafından restore edilecektir. Hatta restorasyon Euro Nostra Ödülünü kazanacaktır.
      
Taylan Köken

21 Şubat 2013 Perşembe

ılgaz dağları'ndan batnas tepeleri'ne...


SAFFET TANMAN
ILGAZ DAĞLARI’NDAN BATNAS TEPELERİ’NE / ANI / YKY / 2008 / 194 sayfa

Enis Batur Saffet Tanman ve ailesini Adalarda tanır. (Sanırım) Sonra bu muhteşem insanı anılarını yazması için ikna eder. İki kitap halinde yayınlanan bu anılar gerçekten muhteşem. Bilgili, eğitimli ve asil bir kadının ağzından ‘nasıl bir hayat kurulur?’ sorusuna verilen en güzel cevabı bu kitaplarda bulacaksınız.
Bu ilk kitapta Saffet Hanım, Ilgaz Dağlarından Söke’ye uzanan bir yaşamı ilk yıllarından itibaren tüm çıplaklığı, tüm samimi ve sade diliyle bize aktarır.

Kitaptan kısa notlar ile devam edelim.

Hazret-i Mevlana’nın soyundan birçok kimseyle tanıştım. İçlerinde güzel olmayana rastlamadım. Hepsi beyaz tenli, sarışın veya sarıya yakın açık kumral, yeşil veya mavi gözlüydü. Sf:25
*
Annem bize ‘Eve bir misafir gelince merdiven başından karşılayın. O misafir gelen bir kedi yavrusu olsa onu bile öyle karşılayın,’ derdi. Sf:31
*
Baktım sıçan yavruları. Yeni doğmuş tüysüz, pembe bir derisi var, iki boncuk gibi kara gözü.
“Ne yapacaksınız bunu?” deyince,
“Romatizmaya çok iyi gelir. İçine zeytinyağı koruz, bunlar eriyince süreriz ağrıyan yere,” dedi Hatice Hanım. Sf:48
*
Bir ara yalnız kaldık, hiç unutmam annem iki genç kız olan ablalarıma:
“Hatırlar mısınız?” dedi; “Kastamoni’de bu akrabalar mahkemeye gelip, gece bizde kalınca size ‘Misafirlere en iyi, en işli yatak takımlarını çıkarın’ dediğimde, ‘Aman anne ayağı poturlu köylü bunlar’ dediniz. Ben de size ‘misafirin zengini fakiri olmaz demiştim. Bakın şimdi onlar bize en kıymetli çeyizlerini sermişler.” Sf:55
*
“Dil çok mühim bir unsurdur, dil bir millettir, bir milletin medeniyet ölçüsü, kültür derecesinin sembolüdür. Dille oynanılmaz. O bir uzviyettir, yaşar, filiz verir, kök salar, kökleri bilinçaltının derinliklerine dalar, rengini, şeklini, kokusunu, kendi hayatiyetiyle sürdürür. Ne kadar zenginse o kadar ifade kuvveti ve çeşidi vardır. siz kolunu, bacağını keserseniz, onu körleştirir, öldürürsünüz.” Prof. Spitzer sf:103
*
Taşını, toprağını, havasını özlüyorum ve insanlarını. Orada henüz insanlık, sevgi, muhabbet nedir unutulmamış; işte o sıcaklık, o tebessüm ılık ılık insanın içine akar hayatın bir manası olduğunu düşündürür. Burada bir makine gibiyim, insan olduğumu unutuyorum sanki. Sf:172
      
Taylan Köken 

20 Şubat 2013 Çarşamba

canistan...


YUSUF ATILGAN
CANİSTAN / ROMAN / YKY / 2004 / 78 sayfa

Canistan tamamlanmamış bir roman olmasına rağmen içinde yine de bir bütünlüğü sağlamaktadır. Kitap “Duruşma”, “Yargıç”, “Tanık”, “Sanık” bölümlerinden oluşmak üzere dört bölüm tasarlanmış, fakat “Sanık” bölümü yazılamadan yazar aramızdan ayrılmıştır.
Canistan, Manisa köylerinde Milli Mücadele yıllarında yaşanan trajik olayların ve insanın kendi iç çırpınışları üzerine yazılmış olan üç ayrı öykünün bir bütün halinde değerlendirilmesi gereken Yusuf Atılgan romanıdır.  
Selim’in babası at çalarken vurulmuştur. Selim Tokuç Ali’nin çiftliğine yanaşma olarak verilir. Çocukluğu bu çiftlikte çalışarak geçen Selim, 15 yaşına geldiğinde ağanın çocuğu olan can yoldaşı Tokuç Osman ile birlikte aynı kızı sevince çiftlikten ayrılmak zorunda kalmıştır.
Kaçıp başka bir çiftlikte aylıkçı olarak yerleşip kısa sürede çalışkanlığı ve iş bilirliğiyle kendini sevdirir. Fakat çiftlik sahibinin kızından hoşlanmaya başlar. Bunu anlayan çiftlik sahibinin oğlu kendisini tehdit edince onu bir yumrukta yere serip tekrar yola çıkar ve bu sefer dul bir kadının yanında iş bulur. Burada da çiftlik işlerindeki mahareti ve çalışkanlığı ile birlikte kısa zamanda çiftliğin erkeği olur. Dul kadınla nikâh yapar ve ilk deneyimini yaşar. Sevdiği kadından çocuğu olacakken, önce çocuğu ölü doğar, ardından eşi vefat eder. Büyük hayal kırıklığı yaşayan Selim askere gider.
Burada tanıştığı arkadaşı Kadir ile birlikte askerden kaçıp tekrar çiftliğe yerleşirler. İşgal yıllarında beraber düşmanla da savaş devam etmektedir.
Bu kısa romanın özetini burada keselim, kalanı okurlara bırakalım.   

Taylan Köken 

19 Şubat 2013 Salı

yalnızlığın özel tarihi...


AHMET ALTAN
YALNIZLIĞIN ÖZEL TARİHİ / ROMAN / CAN / 1998 / 230 sayfa

Ahmet Altan romanı için genel olarak başarılıdır denilebilir. Bu benim şahsi düşüncem. Ahmet Altan tarihi olayların eksenine oturttuğu ilişkiler ekseninde hem kendi özel tarihini, hem de tarihe not düşmektedir ve irdelemektedir.
İttihat ve Terakki kökenli Hüsrev Bey, yüreğine sevgi yerine cinayet koyar. Birini öldürmek, onu sevmekten daha kolaydır. Hüsrev Bey geçte olsa aşkı bulmuştur. Nermin aşkı arar. Bulunca da kaçar gider. Müberranım ise aşk içinde aşksızlığı yaşar. 
Kitap mutsuz insanların arayışları üzerine kurulmuştur.

Kitaptan kısa notlarla devam edelim:

Kendimi terk edip gitmekten korkuyorum, ben beni bırakıp gidivereceğim sanki, bence çıldırmak bu işte, kendimi bırakıp gidivermek, kalan da giden de yabancı olacak bana. Sf:12
*
Acı çekmek sakinleştiriyor insanı. Sf:73
*
Mutsuz insanlar hep bir şeyler beklerler. Sf:95
*
“Bir insanı tanımak istiyorsan, onun kimi seçtiğine bak,” demişti. “İnsanların kimliğini onların seçtikleri insanların kimliği ele verir.” Sf:97
*
“Bilmeyeceksin işte, hayatı bilmeyeceksin… Hiç kimse de bilmez, yalnızca aptallar bildiklerini sanırlar…” sf:105
*
Adam, gülümsedi.
-Neyi arıyorsun yavrum?
Bu beklenmedik soru şaşırttı Nermin’i.
-Bilmiyorum.
Sedirlerde oturan genç çocuklar, sessizce, hep aynı gizemli gülümsemeyle dinliyorlardı.
-İnsanlar bazen aslında sahip oldukları şeyleri ararlar, aramadan önce bir bak çevrene yavrum, belki de aradığın hemen yanındadır, belki de aradığın yanında duruyordur. Sf:142
*
-Kadınlar yalnızca kendilerine yapılanlara değil yapılmayanlara da sinirlenirler kızım…
*
Yaşlanmak insanı şaşırtıyor belki de… Bütün hayatınca rakamları yazıyorsun yazıyorsun, sonra yaşlanıyorsun, bir çizgi çekip yazdıklarını topluyorsun, bir de bakıyorsun, sonuç yanlış, bütün hayatınca yanlış rakamlar yazmışsın. Düzeltemiyorsun da… sf:202
*
Hiç kimseyi sevmedi, birisini sevmeye ihtiyacı vardı bence, çünkü insan bir yere gölgesi düşsün ister. Sf:224

Taylan Köken

18 Şubat 2013 Pazartesi

isyan günlerinde aşk...


AHMET ALTAN
İSYAN GÜNLERİNDE AŞK / ROMAN / CAN / 2001 / 468 sayfa

Ahmet Altan romanı için genel olarak başarılıdır denilebilir. Bu benim şahsi düşüncem tabi. Ahmet Altan tarihi olayların eksenine oturttuğu bir ilişki ekseninde hem kendi özel tarihini, hem de tarihe not düşmektedir ve irdelemektedir.
İsyan Günlerinde Aşk 31 Mart Olaylarını incelemektedir. Yine roman kahramanlarının sırlarını, ihanetlerini, karanlık taraflarını bize aktarırken, insanın bilinmeyen yönlerine değişik pencereler açmaktadır.
Kitap Kılıç Yarası Gibi romanının devamıdır. Aslında günümüzde yaşayan Osman’ı herkes deli sanmaktadır. Çünkü o bu devirde yaşamayan şahsiyetlerin özel hikayelerini büyükbabası ve büyükannesi özellinde okuyucuya aktarmaktadır. Aşkı, insanı okura aktarmasını iyi beceren bir yazar Ahmet Altan. Tarihsel konulara değinse bile yazdığı kitaplar tarih kitabı olarak değerlendirilemez.

Taylan Köken 

17 Şubat 2013 Pazar

işte deniz, maria...


FERİT EDGÜ
İŞTE DENİZ, MARİA / ÖYKÜ / YKY / 2001 / 77 sayfa

Kitap 35 öyküden oluşuyor. Beş tanesi ilk dönem öykü anlayışını sürdürmektedir. Diğerleri ise “kısa-çok kısa” öykülerdir. Dil’in içindeki cevhere varmaya çalışan minimal öykülerdir.
Birçok kere ifade ettiğim gibi Ferit Edgü sade’nin yazarıdır. Arayışları sürekli olarak derdini en kısa şekilde, en iyi şekilde anlatmak olmuştur. Bunu çok iyi başardığına inanıyorum.

Kitaptan birkaç kısa öykü aktaralım:

Öç

Köyün en hoppa kızıydı.
Onu köyün en aptal gencine verdiler.
Hiç çocukları olmadı.
Daha doğrusu, sayısız çocuklarından hiçbiri o en aptal gençten değildi. sf:52
*
Hayalhane

-Niçin kaybolmuş fotoğrafları arıyorsun. Elinde bir makinen var. Görüyorum. Yeni fotoğraflar çeksene. Hatta o kaybolan fotoğrafları.
-Ama onlar hayallerimdi. Sf:55
*
Dostluk

Her şey bir yana, dostluk bir yana, dedi.
Öyleyse, bu karanlık, güç günümde bana dostluğunu göster, dedim.
Hiç duraksamadan hançerini çekip sol memenin altına sapladı. Bunu yaparken beni kucaklamayı unutmadı.
Bilemezsin bu benim için ne kadar güç.
Gözlerimi kapamadan duyduğum son sözleri bunlar oldu. Sf:64

Taylan Köken

16 Şubat 2013 Cumartesi

seyir sözcükleri...


FERİT EDGÜ
SEYİR SÖZCÜKLERİ / DENEME / YKY / 1996 / 108 sayfa

Bu kitapta yer alan tüm metinler, resimlere, fotoğraflara eşlik etmek için alınmış ve ilk kez söz konusu görsel imgelerle birlikte yayımlanmışlardı.
Bugün sözcükleri çırılçıplak ve yapayalnız yayımlıyorum. Kendi kendilerine yetip yetmediklerini ölçmek için.
Ferit Edgü sade, süssüz yazımıyla her zaman başköşe yazarlarımdan olacaktır. Uğraşan, kafa yoran bir yazar.

Kitaptan kısa notlar ile devam edelim:

Her meyvenin çekirdeği var.
İnsanın çekirdeği nerde? Sf:20
*
Adem bakıyordu. Çevresine. Adem nesnelere bakıyordu.
Adem seslere bakıyordu.
Adem yalnızca bakıp gördüklerini algılıyor,
yalnız onlar yer ediyordu
belleğinde.

Adem insanlara bakıyordu.
Çıplak ya da giyinik.
İnsanlar da Adem’e bakıyordu.
Böcekler, nesneler bakmıyordu Adem’e.
O sıralar Adem’in kendisi de
kendisine bakmıyordu:
Aynası yoktu Adem’in. Sf:29

Taylan Köken 

15 Şubat 2013 Cuma

levni ve surname...


ESİN ATIL
LEVNİ VE SURNAME / ARAŞTIRMA / KOÇ K./ 1999 / 247 sayfa

Levni’nin Surnamesi Bir Osmanlı Şenliğinin Öyküsü alt başlığıyla Koç Kitaplığı tarafından yayınlanmıştı. Bu kitabı fiyatından dolayı yayınlandığında alamamıştım. Daha sonra İstanbul Kitap fuarında (biraz da ısrarlarımla) ciddi bir indirim yapılmıştı ve hemn temin etmiştim.
Surname  Lale Devri de denilen III. Ahmet Döneminde (1703-1730) dört şehzadesinin 15 gün, 15 gece süren sünnet şenliğinin resmedilmesidir. Osmanlı’da bir daha bu kadar muhteşem bir törenin yapılmaması bu kitabın önemini daha da arttırmaktadır.
Türk-İslam sanat tarihçisi olan Esin Atıl kitabın tasnifini yapmış, ilave detaylı yazılar ile resimleri açıklayarak konuyu, dönemi ve şöleni tüm detayları anlamamızı sağlamıştır. Surname’nin yaratıcısı ise Levni’dir. Levni Çelebi sarayın başressamıdır. Edirne’den saraya gelen Levni (Abdülcelil Çelebi gerçek adıdır) nakkaş olarak çalışmaya başlamış, daha sonra saz geleneğinde ustalaşmış, sonra portre ressamı olmuştur. Şiirler de yazmış olan bu sanat adamı Surname’yi 10 yıl gibi bir sürede tamamlamıştır.
Değerli bir Osmanlı eserinin izahatlı olarak bir kitap olması bence önemini bir o kadar daha arttırmaktadır. Çünkü böyle basılı pek kitabımız yoktur.            

Taylan Köken 

14 Şubat 2013 Perşembe

sözün bittiği yer...


Doğdu. Gezdi.
Gittiği her yerden kendinde bir iz kaldı.
Gittiği her yerde bir iz bıraktı.

Uzun zamandır Çoşkun Aral belgeselleri için yurdumuzu ve dünyayı dolaşıyor. Ama onun asıl mesleği Savaş Muhabirliği. Sözün Bittiği Yer işte bu muhabirlik dönemlerinden kalma seçilmiş olan resimler. Tüm acımasızlığıyla, insanın neler yapabileceğini, yeri geldiğinde anlamsız çıkarlar için nasıl hayvandan öte bir varlığa dönüşebildiğini belgeleyen resimler. İnsanı canını acıtan, bir o kadar da gerçek olan resimler.
Kitapta Coşkun Aral’ın önsöz niteliğindeki Bu Yaşlı Dünyanın Öteki Yüzüne Bakmak başlıklı yazısı, Ara Güler’in Yaşamın Başka Yüzü başlıklı yazısı, Çetin Altan’ın Söylemeye Gerek Yok, İnsanlık Biraz da Ahmakça başlıklı yazıları bulunmaktadır.

Beni çeken başka şeylerin peşinde koştum durdum. Fotoğraflar çektim, kimi zaman ölümle burun buruna geldim, belki daha da geleceğim. Peki neden?
Ölümü mü sevmiştim? Silaha mı tapıyordum? Yoksa ölüm mü peşimdeydi? Hiçbiri değil; elbette mesleki yaşamımı anlamlı kılan başka şeyler vardı. Her deklanşöre bastığımda beni alıp götüren şeyleri, sabitleştirdiğim her karede insanoğlunun bu büyük dramını arıyordum.
Evet, Coşkun Aral hala arıyor, bu dramı, insanlığın yok oluş sebeplerini…         

Taylan Köken 

13 Şubat 2013 Çarşamba

ipek...


NURHAN ATASOY –WALTER B. DENNY
İPEK / ARAŞTIRMA / TEB / 2001 / 360 sayfa

İpek kitabı bir baş yapıt. “Osmanlı İmparatorluğunun Dokuma Sanatı” kitabın alt başlığı. Benim elimdeki kitap İngilizce, fakat bu kitabın Türkçesinin de basıldığını biliyoruz.
Prof. Dr. Nurhan Atasoy bu kitabı tam 11 yılda oluşturmuş. Çünkü 20 ülkede, 70 müze, 30 manastır ve kilise dolaşarak Osmanlı kumaşlarına ulaşmış, resimlemiş, incelemiş… Hani denir ya samanlıkta iğne aramak… Kitap İngiltere’de TEB tarafından İngilizce ve Türkçe olarak basılmıştır.
Hocamızın yaptıklarını, bilgilerinden bazı demetleri Murat Bardakçı’nın hazırlayıp sunduğu Tarihin Arka Odası programına ara sıra konuk olduğunda takip edebiliyoruz. Bir de her biri İpek gibi olan bilginin başyapıtı olan kitaplarından…    

Taylan Köken 

12 Şubat 2013 Salı

latin amerika...


ROBERT B. HAAS
LATİN AMERİKA / KARMA / NATİONAL G./ 2007 / 232 sayfa

National Geographic Türkiye’de çıktığından beri üyesiyim. Dünyayı tanıma adına, keşfetmek adına kurulmuş olan muhteşem bir organizasyon. Türkiye’ye biraz geç geldi diyebiliriz. Gelir gelmez abone sayısında hemen lider oldu.
Yalnız dergi yayınlamıyor N.G. Televizyon Kanalı, CD’ler, DVD’ler ve kitaplar. Özellikle kitaplar, maddi destekle konunun uzmanlarına verilen imkanlarla muhteşem görsel şölenler sunuyor.
Robert B. Haas bir fotoğrafçı. Latin Amerika’yı bir uçaktan yani havadan çekilen resimlerle belgelemiş. Seçilmiş olan bu fotoğrafların her biri görsel bir şölen. Gerçekten etkileyici resimler. Orada bir yer var’ı ayağımıza, gözümüze ve benliğimize getiren harika resimler.
Bu yolculuğu herkese tavsiye ederim.    

Taylan Köken 

11 Şubat 2013 Pazartesi

istanbul'un kuytu köşeleri...


AYDIN BOYSAN
İSTANBUL’UN KUYTU KÖŞELERİ / YAŞANTI / YKY / 2004 / 217 sayfa

Aydın Boysan yaşamı, mizahı, gazete yazıları ve televizyondaki sohbetleriyle kalbimizde özel bir yere sahip, nevi şahsına münhasır bir kişiliktir. Bu dünya insanının varlığını bilmek, onun hayat tecrübesinden sızılan bal damlalarını okumak gerçekten çok zevkli. Bu panayırı her kitabında görebiliyoruz ve tavsiye ediyoruz.
İstanbul’un Kuytu Köşeleri’nde Aydın Boysan birçoğu yok olmuş veya büyük değişimlere uğramış, anılarda kalmış izleri takip ediyor. Bu şehir turunda Aydın Boysan’ın anılarında izler bırakmış mekânlar, dostlarından izler yine o muhteşem konuşma diliyle bizlerle buluşmakta. 
Kitaptan kısa notlar ile devam edelim:

Kanuni Sultan Süleyman zamanı İstanbul’da düzenli ve sürekli ikametine izin verilen ilk elçi, Fransız elçisi olmuş… Sonra İtalyanlar, İngilizler, Hollandalılar, İstanbul’a gelip de yerleşen ilk yabancı misyonlar.
Beyoğlu 18.yüzyıl sonunda, 19.yüzyılda, sanki b,r Avrupa şehri… Benim gençliğime bile sirayet eden, kuralları vardı.
Beyoğlu’na çıkmak, bir mertebeye ermek gibi bir şeydi, üstümüzü başımızı düzeltir, tek pantolonumuzu ütüler, öyle çıkardık. Beyoğlu benim gençliğim zamanında, 30’lu, 40’lı yıllarda, sanat merkezi idi, kültür merkezi idi. Sf:19
*
-Herhalde… Bütün içkilerde camın ince olması, makbuldür. Kalın cam zaten bir ilkellik belirtisidir. Kalın camlı kadehe konan soğuk içki ısınıverir. Sf:26
*
-Degistasyon’da iki garson vardı, Strato ve Koço idi bunlar, büyükelçi gibi adamlardı. Smokin giyerlerdi. O kadar zarif, o kadar hoş konuşurlardı ki garson oldukları kollarında peçete vardı da, ondan anlaşılırdı, yoksa anlaşılmazdı –bilinmezdi. Sf:27
*
İstanbul 1950’den sonra kimliğini yitirdi. Diye başlayan Menderes Yıkımları başlıklı yazı çok güzel. İstanbul’da sonun başlangıcı nasıl olduğunun kısa bir özeti… Ardında gelen Gerçekler Öyle Değildi! başlıklı yazıyla ve devam eden Neyimiz Eksikti? Başlıklı yazıyla  bu değişimin (yok oluş) Aydın Boysan gözüyle nasıl gerçekleştirildiği kayıt altına alınmış oluyor…Sf.34-42
*
Tosun’la Kaptan, Murat Bey’e asıldılar: “Abi önce sen, ‘nasıl içilmeli?’  diye bir seminer açsana!”
“Delirdiniz mi be? Bir o eksikti? Ama siz uzaylı akıllarını falan bir yana bırakın da, beni dinleyin! Önce rakı ve suyu iyice soğutun da, içine buz atmayın! Sonra da bir yudumu, ikiye bölün! İlk yarım yudumdan sonra dişleriniz arasından hava çekin ki, akciğer de nasibini alsın!”
“Olur abi! Not alalım” dedi Tosun ama, Murat Bey engelledi: “Ne yani? Nota bakarak mı içeceksin? Ezberle bunları!” dedi , sonra sürdürdü:
“İkinci yarım yudum da ağızda evrilip çevrildikten sonra, yavaşça yutulur. Yuttuktan sonra da hemen, olduğun yerde sallanacaksın! İçki gırtlakla mide arasında, yavaşça ve helezoni bir yoldan insin diye… Çünkü en keyif verdiği an, gırtlakla mide arasında indiği sıradadır.”
Gençler: “Sahi be Abi!.. Doğru… Bunu başka bilen var mı?”
“Var!.. Bektaşinin biri bir zürafa görüyor da: ‘Vay anam! Ne içer bu be?..’ diyor.”
Sf:188       

Taylan Köken 

10 Şubat 2013 Pazar

yüzler ve yürekler...


AYDIN BOYSAN
YÜZLER VE YÜREKLER / YAŞANTI / YKY / 2004 / 319 sayfa

Aydın Boysan yaşamı, mizahı, gazete yazıları ve televizyondaki sohbetleriyle kalbimizde özel bir yere sahip, nevi şahsına münhasır bir kişiliktir. Bu dünya insanının varlığını bilmek, onun hayat tecrübesinden sızılan bal damlalarını okumak gerçekten çok zevkli. Bu panayırı her kitabında görebiliyoruz ve tavsiye ediyoruz.
Yüzler ve Yüreklerde Türkiye’nin tanınmış birçok siması ile teşvik-i mesaide bulunan Aydın Boysan, bu yüzleri özenle seçmiştir. Değişik mesleklerden, ünlü, ünsüz bunca renkli insan ile muhabbet kurma yeteneği ancak Aydın Boysan gibi bir üstadın kabiliyeti olabilirdi.
Aydın Boysan’ı okumalısınız. Bunu sırf bu kitap için söylemiyorum. Eğer onun söyleşilerini televizyon programlarında izlerken zevk alıyorsanız, aynı zevki ve tadı kitaplarında da bulacaksınız.           

Taylan Köken

9 Şubat 2013 Cumartesi

anayurt oteli...


YUSUF ATILGAN
ANAYURT OTELİ / ROMAN / YKY / 2003 / 108 sayfa

Birçok kişi Yusuf Atılgan’ın iki kült kitabı arasında ayrım yapmakta zorlanır. Biri Aylak Adam diğer ise Anayurt Oteli olan bu başyapıtlardan benim favorim Anayurt Otel’i. Herhalde bu seçimimde Ömer Kavur’un yönetmenliğinde başarıyla çevrilen filmi de önemli pay sahibidir.
Yaşayan bir ölüdür Zebercet. Yaşadığı kasaba, çalıştığı otel ve tekdüze yaşam tüm boğuculuğuyla üstüne bulaşmıştır, babadan kalma otelinde adeta onunla özdeşleşmiş bir yaşam. Otele gelen bir kadın ile Zebercet’in de tüm yaşamı değişecek, adeta altüst olacaktır. Derin bunalımlar, geçmişindeki sıkıntılar olaylar örgüsü içinde, sosyal değişimler, yalnızlıktan kurtulma saplantısı, otele gelen kadınla tavan yapan diğer çarpık duygular.
Bu kitap, Zebercet, otel, filmi değişik düşünce ve psikolojik kavramlarla analiz edilmiştir. En doğrusu sizin yolunuz, sizin yorumunuz olacaktır. Bu kitap içinizde bir yerlerde saklı olanı çıkaracak muhteşemliğe, her okuduğunuzda sizi farklı yolculuklara çıkaracak yetkinliğe sahiptir.  
    
Taylan Köken 

8 Şubat 2013 Cuma

yazmak eylemi...


FERİT EDGÜ
YAZMAK EYLEMİ / DENEME / YKY / 1996 / 130 sayfa

Yazmak Eylemi kitabının alt başlığı Bir Toplumsal/ Siyasal Olay Üzerine 101 Çeşitleme’dir. Ferit Edgü, Raymond Queneau’nun Üslup Alıştırmaları isimli kitabını çevirirken bu kitaptan esinlenerek Yazmak Eylemi kitabını yazar. Bir olay üzerine kurgulanan ve biçimi farklı 101 temrinden oluşmaktadır kitap. Yazar istenirse 1001 çeşit olarak da yazılabilirdi demektedir.
Ferit Edgü, 14 Şubat 1980 tarihinde örgütler tarafından tehdit edilerek dükkanların kapanmasını ve İstanbul’da bir çok semtte dükkanların kepenk indirmesiyle sonuçlanan olayı ele almıştır. Olay 300 kişinin tutuklanmasıyla sonuçlanmıştır.

Kitaptan 101. denemeyi buraya aktarıyoruz. Bu temrin yazarın kitaba ve konuya yaklaşımını da aktarmıştır;

yazar

Bugün dükkânlar kapalıydı.

Şimdi herkes bir yorumda bulunacak.
Olumlu bir eylem.
Olumsuz bir eylem.
Halka karşı bir eylem.
Eylemi baltalayıcı bir eylem.
Eyleme güç katacak bir eylem.
Sağcıların eylemi.
Solcuların eylemi.
Vb. vb.
Ben herhangi bir yorum yapacak değilim.
Ama yazabilirim. Korkularımı, kaygılarımı, düşlerimi, düşüşlerimi yazdığım gibi bu eylemi de yazabilirim. Çünkü yazmak da bir eylemdir.
Bugün dükkânlar kapalı olabilir. Ama anlatım yolları her zaman açıktır. Belki bir gün yazarım bu eylemi. Sf:130

Taylan Köken 

7 Şubat 2013 Perşembe

osmangazi ve dönemi...


KARMA
OSMANGAZİ VE DÖNEMİ / ARAŞTIRMA / BURSA K.S.ve T.V.Y./ 1996 / 173 sayfa

Kitap 24 Şubat 1995 tarihinde Bursa Valiliği, Bursa Büyük Şehir Belediye Başkanlığı, Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü, Osmangazi Kaymakamlığı ve Osmangazi Belediye Başkanlığı tarafından düzenlenen “Osman Gazi’yi Anma Günü” adıyla yapılan “Osman Gazi Sempezyumu” bildirilerinden oluşmaktadır. Bursa’da düzenlenen sempezyumda seçilmiş veya yayınlanmış olan bildirilerin her biri gerçekten önemli konulara değinmektedir. Ülkemizde daha çok yapılmasını umduğumuz bu çalışmaların kayıt altına alınıp basılması ve kültür envanterimize katkıları da önemlidir. Emeği geçen herkese teşekkür ederiz.
Kitabın makaleleri ve altını çizdiğimiz notlarla devam edelim.

1-Prof. Dr. Halil İnalcık - “Osman Gazi’nin Nicaea Kuşatması ve Bapheus Muharebesi”  
 Müslümanlar için bir zaman Darü’l-İslâm’ın parçası olan bir bölge her zaman İslâm toprağı sayılır ve onun kaybının sadece geçici olacağına inanılırdı. Sf:10
*
Yalova adı Yalak Ovası’ndan gelir.
*
Halil İnalcık’ın bu yazısı Osmanlı Beyliğinin kuruluşundaki en önemli savaş olarak Bapheus Muharebesi’ni görmektedir. Muharebenin başı, sonu, gelişimi ve sonuçlarını hocamız çok net irdelemektedir.

2-Prof. Dr. Nejat Göyünç –“Avrupa’da Türk Görünümü”
“Eğer Türkler Hıristiyan olsalardı, Dünya’nın en cesur ve en asil halkı olurdu.” Gesta Frankorum
*
“Türkler ve Franklar Truvalılardan gelen kardeş kavimlere mensupturlar. Bu sebeple de her ikisi de Bizanslılara (Greklere) muhaliftirler.” S. Runciman sf:39

3-Prof. Dr. Reşat Genç –“Osman Gazi ve Türk Devleti Geleneği”
Bu makale gerçekten çok değerli bilgiler veren sade, kısa ve önemli bir metindir.
Devletin ne olduğu, dilimizdeki “il-el” kavramları üzerine çeşitlemeler ve Osman Gazi’nin kurmuş olduğu devletin tanımı üzerine harika bir yazı.

4-Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu –“Tarihi Kaynaklara Göre Osman Gazi’nin Şahsiyeti”
Yusuf Halaçoğlu Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye vasiyetini, Kanuni’nin Osmanlı yönetiminin ve Devlet’ini anlattığı harika yazısı gerçekten anlamlı yazılar. Nasıl anlatıldığımız değil, aslında ne olduğumuz konusuna yapılmış can alıcı tespitler bunlar. Osman Gazi’nin ölümünden sonraki mal varlığı ise kurucu atalarımızın aslında ne kadar idealist oldukları ve mala mülke değer vermediğinin birer kanıtıdır. Atalarımızın bu dev devleti kurarken yapmış olduğu fedakarlıklar ve günümüzde bu mirasın üzerinde oturan günümüz erklerinin seçmiş oldukları yaşam insanın içini acıtıyor…
Ne kadar geriye bakarsan, o kadar ileriyi görürsün. Tabi görmek isteyen içindir göz…

5-Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak –“Osmanlı Beyliği Topraklarında Sufi Çevreler ve ‘Abdalan-ı Rum’ Sorunu (1300-1389)
Fuad Köprülü’nün meşhur kitabı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabının eksiklerini veya tamamlanması gerektiği yerleri tamamladığına inandığımız hocamızdır Ahmet Yaşar Ocak. Kuruluşun olduğu dönemlerde dini yaşayış her zaman önemli bir konu olmuştur. Bu dönemden kalma yeterli eser ve dokümanın olmaması konunun açıklanmasını da o kadar zorlaştırmaktadır. Fakat hocamızın konuya hakimiyeti bu makalesini de benzersiz kılmıştır.

6-Prof. Dr. Necmi Ülker –“Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Hakimiyet Anlayışı”
Dünyada devletler kurmuş ve halen yaşayan milletlerin içinde asiller ve köleler diye ayırım yapmayan belki de yegane millet Türk ulusudur. Sf:75-76
Yazı kuruluştan Fatih dönemine kadar padişahların Osmanlı Devleti’nin oluşumunu hangi temeller üzerine kurmuştur. Her padişahın diğer padişahtan almış olduğu mirasın üzerine neler koymuştur, bunun üzerine güzel bir makale.

7-Prof. Dr. Mustafa Kara –“XII-XIV. Yüzyıllardaki Tasavvuf Düşüncesine Genel Bakış”
Yine kuruluş döneminde Anadolu toprakları üzerindeki değişik tasavvuf akımlarının neler olduğu üzerine derleyici, toplayıcı harika bir makale. Bu makaleden iki notu buraya aktaracağız:
Şeriat gemi gibidir. Tarikat deniz gibidir. Hakikat inci gibidir. Kim inciyi elde etmek isterse gemiye biner, denize açılır ve onu elde eder. Necmüddin Kübra sf:87
*
“Hudutlarda gaza bayraklarında alnına ışıklar” vuran Gaziyan-ı Rum, çarşı, pazar ve dükkanlarda helal kazancın doyumsuz huzurunu yaşayan Ahiyan-ı Rum, dünyanın ve ukbanın temel esprisini yakalayan Abdalan-ı Rum, nihayet bu gönül fatihlerini taşıyan, doğuran, emziren, besleyen ve büyüten Bacıyan-ı Rum, insan olmalarından kaynaklanan bazı eksik ve yanlış yorumlarına rağmen bu topraklarda dinle devletin, tekke ile atölyenin, tebessümle tefekkürün, madde ile mananın, harp ile sulhun, tevazu ile vakarın, namus ile iffetin, cesaret ile şecaatin, kazanmak ile bölüşmenin, teenni ile teşkilatın, sevgi ile şefkatin, hilm ile ciddiyetin, konuşmak ile susmanın, mazi ile istikbalin güzel sentezlerini sunmuşlardır. Sf:97

8-Prof. Dr. Hüseyin Algül –“Osman Gazi’nin Oğlu Orhan Gazi’ye Nasihatleri”
Dini bakışın etkisi ile padişahlarımız oğullarına devleti nasıl yönetmesi gerektiğini, halka nasıl davranması gerektiği ve diğer bazı konularda nasihat ve vasiyetnameler bırakmışlardır. Bu nasihatların ayrıntılarına giren hocamız devrin durumunu da tespit etmektedir.

9-Prof. Dr. Osman Çetin –“Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Ahiler”
Varlıklarını İbn Batuta’nın Seyahatnamesinden öğrendiğimiz Ahiler üzerine ve onların kuruluş dönemi üzerine etkilerini detaylandıran bir başka güzel yazı.

10-Doç. Dr. Remzi Ataoğlu –“Kayı Boyu Hakkında Bazı Bilgiler”
Osmanlıların menşei kuruluş döneminden kalan yeterli belge olmadığından sürekli olarak tartışma konusu olmuştur. Remzi Ataoğlu bu tartışmaları ve hataları bize aktarmaktadır. Osmanlı Oğuzların Kayı boyundandır.

11-Doç. Dr. M.Akif Erdoğru –“Bilecik ve Çevresinde Ertuğrul Gazi Adına Yapılmış Bir Vakıf”
Osmanlılar, Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi adına bir vakıf kurmuşlar ve devlete yük olmadan vakıf türbenin imar ve ihyasını II. Abdülhamit dönemine kadar sürdürmüş. Diğer detaylar makalede yer almaktadır.

12-Doç. Dr. Yusuf Oğuzoğlu –“Osman Gazi’yi Tarih Sahnesine Çıkaran Siyasal ve Sosyal Şartlar”
1281 yılında Ertuğrul Gazi’nin vefatıyla Söğüt-Domaniç yöresinde yaşayan Türkmen aşiretlerin başına geçen Osman Bey’in ölene kadar oluşturmuş olduğu beyliğin siyasal bir kuruluş olarak nasıl tesis edildiğini anlatan derli toplu bir yazı.

13-Yard. Doç. Dr. Kadir Atlansoy –“Bursa Vefeyatnamelerinden Güldeste-i Riyaz-ı İrfan’da Osman Gazi”
Bursa’da vefat etmiş olan Türk büyükleri adına yazılmış olan birinci derecede kaynak niteliğindeki Güldeste-i Riyaz-ı İrfan yazması üzerine ve yazarı Beliğ İsmail üzerine bilgilendirici ve önemli bir makale.

14-Yard. Doç Dr. Sezai Sevim –“Osman Gazi ve Oğullarının Vakıfları”
Osman Gazi’nin kurmuş olduğu 9 adet vakfı vardır. Bu vakıfların isimleri ve çocuklarının adları ile onların kurmuş olduğu vakıflar üzerine yine önemli bir yazı.

15-Dr. İsmail Selimoğlu –“Osman Gazi Türbesi”
Osman Gazi Bursa’yı kuşattığı zaman Balabancık Hisarı’ndayken kubbesindeki kurşun kaplamaların parlamasından dolayı bu yeri beğenmiş ve şöyle vasiyet etmiştir: “Beni şu gümüşlü kubbenin altına gömün.” O gümüşlü kubbe Bizans Dönemine ait V-VI.yüzyıldan kalma bir yapıdır. Osman Gazi türbesi bu binanın temelleri üzerine yapılmıştır. Yazı türbenin geçirmiş olduğu tadilatlar ve diğer bilgiler ile devam eder.                   

Taylan Köken 

4 Şubat 2013 Pazartesi

sarı yazma...


RIFAT ILGAZ
SARI YAZMA / ROMAN / ÇINAR / 2005 / 399 sayfa

Sarı Yazma, Rıfat Ilgaz’ın kendi yaşam öyküsünü anlattığı romanıdır. Cide doğumlu yazar hayatının ilk yıllarını burada geçirmiş, sonra okul durumu için Cide’den ayrılır ve eğitimi çalışma hayatı, mücadeleleri derken yıllar sonra bu kıyı kasabasına tekrar dönüş yapar.
Bu dönüşü yaşamı için yeni bir başlangıç olarak görecektir. Doğmuş olduğu bu topraklarda kendi yaşamını tekrar gözden geçirecektir. Bu detaylı bakış açısı kitabı gerçekten değerli kılacaktır. Toplumcu bir ustanın yaşamış olduğu dönemde, Türkiye’nin durumunu çok iyi yansıtan bir başyapıt. Edebi olarak ise sade, doğal bir anlatım, Rıfat Ilgaz’ın ulaşmış olduğu ustalığın uç noktalarını yansıtmaktadır.
Ivır zıvır işten emekli olmak için, kendisini yalnız yazıya vermek için memleketi Cide’ye dönmüştür. Doğduğu topraklarda ölmek için gelmiştir. Fakat bu topraklarda ölemez. Romanın dışına çıkalım; Baskı onu Cide’de de rahat bırakmaz ve tekrar İstanbul’a, oğlunun yanına döner ve burada vefat eder. Mezarı Asım Bezirci’nin yanında Zincirlikuyu Mezarlığındadır. Cide’de vefat edemeyen usta, Sarı Yazma ve Yıldız Karayel’i Cide’de yazar.
Sarı Yazma Karadeniz’in az ile yetinmesini bilen, çilekeş, çalışkan kadınının simgesidir. Bu kitap bir bakıma onların çabalarına hürmetle yazılmıştır.

Kitaptan notlar:

İlk önemli, anlamlı bırakışımdı bu benim. Gerisi gelecekti kuşkusuz. Hep bırakacak, durmadan bırakacaktım geride, bana yakın ne varsa. Canlı cansız, yararlı yararsız, kendi gelmiş, emekle kazanılmış, ne varsa isteyerek, istemeyerek, boyuna bırakacaktım. Sf:13
*
Bir gelin olma günü onları sarı yazmalarının, yollu yollu, allı morlu önlüklerinin, kırmızı paçalıklı şalvarlarının içinde göremezsem, çok şeyler kopar gider içimden. Sf:14
*
Yanıma hep feleğin kahrına uğramış arkadaşları seçiyordum. Okuldan solcudur diye atılmış, üniversiteden tutuklandığı için kovulmuş, öğretmenlikten iktidarı tutmadığı için uzaklaştırılmış ne kadar aydın kişi varsa benim düzeltmen kadromda çalışabilirdi. Sf:20
*
Zordu, hem öğretmenken sanatçı olmak. Ahmet Kutsi bu işin üstesinden geliyordu. Öğretmen olduğu kadar şair, hükümetin istediği kadar politikacı, politikacı olduğu kadar da memleket ölçüsünde ülkücüydü. Tam iktidarın aradığı aydındı Hocamız. Sf:33
*
Kitaplarımdan film için senaryo çıkarma hakkını alanlar daha da yormuşlardı beni. Hababam Sınıfı gibi yüzbinlerce baskı yapmış toplumca bilinen, sevilen bir güldürü romanının filmini çevirirken kendiliklerinden yeni tipler, yeni olaylar ekleyecek kadar sanatı hafife almaları görülmüş şey değildi. Eserin içeriğine tamamen aykırı düşen bu davranışın, çekilen filme bir şeyler kattığını ileri sürebilmeleri bence sanata da sanatçıya da büyük saygısızlıktı. Verdikleri parayla yalnız kitabımdan senaryo çıkarmak hakkını değil, beni de, bütün kişiliğimle satın aldıklarını sanıyorlardı. Sf:55
*
Terme sıtmalık bir memleketti. (Halen öyle! TK) sf:86
*
Romanımı beğenmişti ama, İstanbul Boğazı’ndan tramvayı geçirdiğim için küçümsemişti beni. (Rıfat Ilgaz’ın ortaokulda yazmış olduğu roman. O zaman gülünen ve imkansız olarak görülen şey birkaç yıla kadar gerçek olacak!) sf:101
*
Ağabeyim çıkacaktı vapurdan, ondan aldığımız telgrafa göre… Gene de belli olmazdı, yolculuktu bu. Biz Karadenizli olarak vapur yolculuğunun çeşitli cilvelerini görüp öğrenmiştik. Ağabeyim de çıkmazsa kötüye yormamalıydım. Yetişememiş, bilet bulamamış olabilirdi. Koyunlar yer bulurdu bu Karadeniz vapurlarında ama, insanlar bulamayabilirlerdi. Sf:109
*
Terme bolluk memleketiydi. İnsandan gayri her şey yetişirdi. Böyle derlerdi Termeliler. Sağlam insana rastlamak zordu. Yaşlıların benzi soluktu sıtmadan, çocukların karınları şiş şişti. Biz böylelerine “Gödenli” derdik. Kurbağa yutmuş, “Kurbağalı” anlamına gelirdi. Sf:115
*
“Devletin sattığı, sattırdığı şeyin yasağı olmaz” dedi. Sf:118
*
Cumhuriyet de yasaktı benim gençliğimde. Şimdi cumhuriyetçi olmamak yasak! Grev de bir gün gelir yasaklıktan çıkar. Hem hakkını istemek neden suç olsun! Hükümet hakkını istemeyen, hakkını istemesini bilmeyen kişilerin hükümeti olmakla ne kazanır? Böyle miskinlerin başına geçen hükümete hükümet mi derim ben! Eğer hükümetse, hakkını aramasını bilenleri idare etsin de göreyim onu! Ona hükümet derim işte o zaman ben! Miskinleri idare etmek de iş mi sanki! Sf:119
*
“Adalet haaa!.. Adalet buysa daha bir yıl geçmeden neden bağışladılar suçunuzu? Bir işin içinde af varsa suçlamada haksızlık da var demektir. Af güçlülerin özür dilemesi anlamına gelir biz da.” Sf:120
*
“Bugün doğa yasalarının bile, toplum yasalarıyla bir benzerlik gösterdiği ileri sürülerken toplumu eğitim yoluyla değiştirmek başkadır, sanat yoluyla değiştirip geliştirmek başkadır, diye düşünmek ne denli geçerli olabilir?” sf:140
*
Kuşkum yoktu iyi bir öğretmen olarak yetiştirildiğimden. Peki ama kim yetiştirmişti beni? Taaa Cide’lerden beri gelen birikim, yaşam deneyleri, hastalıklar, yoksunluklar, savaşımlar, çileler miydi beni yetiştiren? Sf:178
*
“Köpeksizin nasipsizi Kurban Bayramı’nda sılaya gider!” sf:235
*
Ortada bir düzen var… Bir de bu düzeni ayakta tutan bütün kuralları inceden inceye bildiğine inanan yetkililer. Sf:253
*
Bir cezaevine giren siyasi suçlu için altı ay, gün değildi o dönemlerde. Üç ay bir yanına yatar, üç ay da öbür yanına, tavuk gibi yer bitirirdin cezayı! Biz de öyle yapmıştık. Parmaklarımızı yalaya yalaya çıkmıştık Tophane’den. Öyle bir dönemdi ki, cezaevine yemek getiren bir kişi, bir ay kalıyordu içerde, derdini anlatana kadar. Sf:254
*
Portakal ne işe yarar diye sormuşlardı bir ankette, Altındağ çocuklarına, Hastaneye götürülür demişlerdi, çoğunlukla… sf:261
*
“Adnan dedim, meydanlarda söylediklerine bakıyorum, hep bizim iki üç yıl söylediklerimiz… Güldü. İşte dedi, bizim sizden farkımız bu! Sizin acele edip söylediklerinizi biz tam zamanında söylüyoruz!” sf:281
*
Biz İkinci Dünya Savaşı’na girmemiştik ama en azdan girenler kadar kurban vermiştik. Onlar savaşı kazanıp kurtulmuşlardı yoksulluktan, biz hala sapır sapır dökülmekteydik. Sf:293

Taylan Köken 

3 Şubat 2013 Pazar

knidoslu aphrodite...


MURAT KATOĞLU
KNİDOSLU APHRODİTE / SÖYLEŞİ / YKY / 2003 / 97 sayfa

Kitabın alt başlığı Ekrem Akurgal ile Türk Düşünce Hayatı Üzerine Konuşma adını taşımaktadır. Öğrencisi Murat Katoğlu hocası Ekrem Akurgal ile Türk düşünce hayatı üzerine dört gün süren bir söyleşi yapar. Ekrem Akurgal söyleşi metne geçince üzerinde düzeltmelerini de yapar. Yazı Felsefe Dergisinde yayınlanacaktır. Ama dergi yayın hayatına son verilince yazı yirmi yıl bir kenarda kalır. Ekrem Akurgal 2002 yılında vefat edince 20 yıldır gizlenmiş olduğu raflardan çıkıp 2003 yılında önümüze kitap olarak gelir.    

Kitaptan almış olduğumuz kısa notlar ise şöyle;

Aslında insanın genel konulara biraz olgun yaşından itibaren başlaması lazım… Genç bir adamın daha hiçbir branşta etkinlik, uzmanlık kazanmadan genel konulara gitmesi tehlikelidir. Birçok genellemeler yapılır, yanlış yollara sapılır. Sf:10
*
“Milli Kültür”le ne dediğimizi hala anlamış değiliz. Milli kültür diyene sorun; söyleyecek cevabı yoktur. Ben bunun tecrübesini çok yaptım, bu kavramla ortaya çıkana sordum; “Nedir milli kültür?” , söyleyecek sözü yoktu; “Fatih”, “Kanuni” dedi… Efendim, bugün bir Avrupalıya sorsanız, Fransa’yı anlatın bana deseniz, adam 14.Louis mi diyecek, Napolyon mu diyecek...? Hayır, bir alim, bir şair ismi verecek, filozof ismi verecek, biz padişah ismi veriyoruz. Sf:13
*
Yunanlılar şarkı fethe gidiyorlar, evvela işçi olarak gidiyorlar, sonra tüccar olarak ve karşılarında Hititleri buluyorlar. Geç Hitit beylikleri temsilcisi o devrin. Bu itibarla, o yolla, onların aracılığıyla aldılar her şeyi. Bir Yunan 8-7.yüzyıl eserini, bir Hitit eseriyle yan yana koyuyorsunuz, -kitaplarımda yaptım bunu- ayırmak, farkını bulmak bazen bir uzman için bile fevkalade güç. O kadar birbirine benzer. Aynen kopya etmiştir. Sf:23
*
Atatürk sentez yapmıştır. Türkiye Şarktan ayrılmıştır. Şarkı hakir gördüğü için değil. Dinden arınmıştır; dini hakir gördüğü için değil. O günkü din işe yaramadığı için. Yoksa Abbasiler devrinde 9.yüzyılda dünyanın çevresini ölçen, kimya ilmini, cebiri tesis eden –sıfırı onlar bulmuş, Hintliler veya onlar- öyle bir medeniyet olursa, Atatürk Şarka da razı. Biz de razıyız… Nitekim, Osmanlıların da 14-15.yüzyıl fütuhatında –Fuad Köprülü çok güzel anlatır- hiçbir zaman din birinci unsur değildir. Bu itibarla Atatürk’ün ve ona bağlı olanların düşünüş biçimi şudur: Din aleyhine değildirler, laiktirler. Çünkü biraz önce siz de söylemiştiniz; Türkiye büyük bir süratle 16.yüzyıldan itibaren aşağı inmiştir. Sf:37
*
Folklorun bizde şu bakımdan bir önemi var. Toprağımızın tapusunu saklamak… Malum ya, bir gün yine çıkarlar karşımıza, “imperium romanum” derler, orası benimdir der İtalya. Atatürk tarih tezini bu iki millet yüzünden; biri “megali idea” yüzünden, öbürü de “mare nostrum” veya “imperium romanum” iddialarıyla gelen faşizm ve diğer cereyanlara karşı çıkarmıştır. Bir bakıma bunun için kurmuştur Tarih Kurumu’nu. “Toprak sizin mi?” Hayır, Hattilerindir, biz de onların varisleriyizdir… sf:48
   
Taylan Köken