roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2020 Perşembe

tımarhane adası...

MEHMET CORAL  
TIMARHANE ADASI / ROMAN / DOĞAN / 2006 / 115 sayfa

Ayvalık’ta başlayan, Efes’de sonlanan bir hikaye. Hikaye, yani aşk hikayesi Ayvalık’ta başlıyor. Kurtuluş Savaşı öncesi birbirine aşık olan Rum Kızı ile Türk gencinin hikayesi. Eskiden akademi olan Ayvalık Gymnasium’unda okusun diye, Küçükköy’de yaşayan Ali Efendinin oğlunu okula alırlar. Babasının okumamış olması oğlu Ahmet’in üzerine yük olur. Bu yükü kaldırması için Peder Fokas ona çok yardımcı olacaktır.

Sanki bu kitapta olmayacak ne varsa bir araya gelmiş: Ayvalık’ın Osmanlı dönemindeki önemli şahsiyeti olan Oikonomos’nun torunu Manikis’nin güzeller güzeli kızı Eleni gönlünü çalışkan Ahmet’a kaptırır. İşgal öncesi bir gece beraber olurlar ve bu ilişkiden bir çocuk doğar. Sonradan arkeolog olacak olan bu çocuk hikayenin ikinci kısmının ana karakterdir. Daha yazarsam kitabı okumanıza sebep kalmayacak.

Ayvalık’taki Rum Ortodoks inancından, Anadolu'nun inanç sitemine geçişler yapan ve toplumun milliyetlere ayrıldığı dönemlerde birbirine nasıl baktığını, hangi gözle gördüklerine göndermeler yapan, açık fikirli bir yazarın hoş bir kitabı. Ayvalık ve tarihine meraklı olanlar için, o döneme göndermeler yapan bu kitabı tavsiye ederim.

Taylan Köken

1 Haziran 2018 Cuma

dualar kalıcıdır...


TUNA KİREMİTÇİ
DUALAR KALICIDIR / ROMAN / DOĞAN KİTAP / 2007 / 177 sayfa.

Dar mekânda sadece diyalogla geçen bir roman. Çok rahatlıkla iki ana oyuncu bir figüranla tiyatro eseri olarak kulllanılabilir. Bu anlamda ilave kurgularla ve oyunculukla bir tiyatro eseri olabilir ama benim ölçülerimde sıradan bir roman olarak kalacak.

Rosella ömrünün son dönemini İstanbul’da yaşayan bir Yahudi kadınıdır. Pelin isminde bir kız öğrenciyi kendisine yarenlik etmesi için tutar. Son günlerinde geçmişe giden Rosella Hanım gençliğinde, eşi Aldo ile yasak aşkı Enver Rigan ile yaşadıklarını anlatacaktır. Enver Rigan’ın tarifi Nazım Hikmet’tir. Pelin Hanım ise hayalinden uydurduğu değişik memleketlerden erkeklerle olmayan ilişkilerini uzun uzun madama aktaracaktır.
 
Rosella Hanım son nefesini vermeden önce tüm hikâyesini zor da olsa Pelin’e aktarır. Geride bırakmış olduğu mektupla da evini, kedisini ve yanında çalışan, hiç sesi çıkmayan hizmetçisi Zelda’yı ona bırakacaktır.

- Tanrılar farklı bile olsa dualar aynı Matmazel. Buda’ya edilen duayla Allah’a edilen arasında zannettiğimiz kadar büyük bir fark yok ki… Hasretler, ümitler, korkular… Benziyorlar aslında… Hatta Kudüslü bir şair “Tanrılar gelip geçer, dualarsa kalıcıdır” demiş.
- Güzel demiş.
- Bu yüzden birini mahkum etmeden evvel, dualarını dinlemek lazım bence. İnsan insanı ancak o vakit sahiden tanıyor. Sf.76

Taylan Köken        

29 Nisan 2014 Salı

eolya toprağı...

ILIAS VENEZİS
EOLYA TOPRAĞI / ROMAN / BELGE / 2013 / 335 sayfa

Ayvalık doğumlu İlias Venezis’in dünya çapında tanınmasına sağlayan kitap Eolya Toprağı’dır. Mübadele dönemine kadar geçen çocukluğunu anlattığı kitaptır. Ayvalık Aiolis Bölgesinde kalan bir kasabamızdır. Hem uzun yıllar Rum azınlığın anavatanı olan Ayvalık, Kurtuluş Savaşında da Yunanistan’ın Batı Anadolu’da örgütlendiği bir kasabadır. Bu yüzden “İlk Kurşun” bu topraklarda sıkılmıştır… Rumlar için bu bölge Eolya’dır. Venezis içinde vatan toprağıdır.
Kimidenia, Madra Dağıdır. Dikili, Gökçeağıl Köyü’nün doğusu, dağın eteklerindeki yayla Kemente Yaylasıdır. Kemente, Kimidenia’nın Türkçeleşmiş hali olmalı. Venezis romanındaki hemen hemen tüm bölümlerinde Kimidenia’dan bahsetmektedir. Onun için Ayvalık değil Kimidenia değerlidir. Onun için, toprak kıymetlidir ve bu toprakları toprak yapan çiftlik yaşamı değerlidir… Kitap boyunca efsanevi boyutta bu yaşamı işlemiştir.
Eolya Toprağı çok geç basılmış bir eserdir. 1943 yılında basılan ve ilk iki haftada tüm baskısı tükenen bir kitaptır. Sonra bir çok ulusal ve uluslar arası baskısı yapılmıştır. Türkçeye Yunanca aslından Burcu Yamansavaşçılar çevirmiştir.
Kitabın başında 48. baskı için yazılan önsözdeki şu tanım önemlidir: Eolya Toprağı’nın tipik bir roman olarak nitelendirilmesi zor ve asılsızdır. Muhtemelen masalla ilişiği olan ve ruznameyle flört eden efsane ve öykülere ait ayrıntılı bir duvar resminden söz ediyoruz. ***
Eolya Toprağı, 1914 yazında savaşın başlayışın kadar, 20.yy’ın başında Kimidenia Dağlarının altında, Anadolu’da bir çiftlikte geçen hayatı anlatıyor. ***
Venezis cansız varlıklara insan özellikleri vererek onları betimlemekten hiç çekinmiyor: Yükseklerde, yörenin keskin Tanrısallığında, Kimidenia’da büyük bir ağaç susadı. İçecek su arayarak uzatıyor, usulca sağa sola sallıyor köklerini. Solucanlar uykularından uyanıyor. “Neler oluyor?” diyor bir tanesi. “Bir şey yok” diyor öteki, “Ağaç susadı.” Öteki yana dönüyorlar uyumak için, toprağın uyandığı sırada. “Ne oluyor burada?” diye soruyor o da. Fakat köklerin umutsuz mücadelelerini görür görmez anlıyor ve şefkatle gülümsüyor. “Sana su getireceğim” diyor ağaca. Toprak kımıldanıp, zor zamanlar için saklanan gizli sığınaktan su getiriyor ve ağaç içiyor. Aynı sırada toprağın yüzeyinde büyük bir taş yerin çalkantısından sallanıp, sakinliğini yitirdi ve yuvarlandı biraz.
Venezis kitap boyunca bu masalsı, ama süssüz naif anlatımı sürdürecektir…
Kitap Kimidenia’daki yaşamı, çiftliği, yazarın ailesini anlatması ile başlamaktadır. Barba İosif ağaçların dilinden anlayan adeta “Ağaçlara Fısıldayan” yaşlı, bilge bir adamdır.
Hikayeler devam eder: Develeri dağlarda mal taşıyan bir Yörüğün hikayesi ile bölgede yaşayan diğer yerli unsurlar ve onların yaşamları aktarılır. Semerci Stefanos nispeten daha bilinçlidir. Ama Ege’de yaşam doğayla ilintilidir veya yazar böyle yorumlamaktadır adeta: Fakat böyle kesin çizgilerle yazılmıyor işte insanların yazgısı. Stefanos olsa bile adları, her zaman her zaman böyle yazılmıyor. Ege’de boralar, meltemler, bütün yeller eser. Düzensiz, özensiz eser. Denizin sakin olduğu bir anda dalgalar yükselir. Dalgaların olduğu bir anda sakinleşir deniz. Rüzgarlar oynar, bulutlar oynar, Tanrı oynar insanlarla.
Kimidenia’ya Hayaletler Geldi ve Sarı Yıldızları Olan Avcı ile buradaki yaşamın bir masal gibi anlatımı devam eder.
Kitabın ikinci bölümü “Şafağın Armonisi” bölümüyle devam eder ve komşu çiftliğe yabancı bir gelin gelecektir. Gelin Doris yaşamıyla, yaklaşımlarıyla ve olaylara bakış açısıyla farklıdır. Onun kişiliğinde buradaki yaşam sorgulanacaktır. Doris kah buradaki doğal akışın içine girecek, kah bu yaşamı sorgulayacaktır.
Kitabın üçüncü ve son bölümü olan “İnsanlar”da ortalık karışacak ve Rumların Anadolu’dan gidişinin nasıl gerçekleştiğini göreceğiz. tabi kısım rahatlıkla sorgulanabilir… Çünkü anlatılanlar resmi tarih ile kesinlikle uyuşmamaktadır. Sanki Rumlar çiftliklerinde, Ayvalık’ta rahat olarak yaşarken, bir anda Türklerin gelip onları silah zoruyla sürmüş olduğu gibi anlatılmaktadır… Ben bu bölüme fazla yorum yapmayacağım. Tabi ki Kimidenia’nın uzak eteklerinde, ülkelerin kendi ulusal çıkarlarından uzak ve habersiz yaşayan çiftlikler ve köylüler vardır. Bu olaylardan belki de en çok zarar gören, bu siyasetten uzak halktır…
Rum Ayvalık’ı anarken bu sosyal yapının, bu zengin kentin nasıl oluştuğu hep konuşulmuştur. Bu zenginliğin temel yapısı Kaçakçılıktır… Rumlar zeytin ve ürünlerini Avrupa’ya pazarlarken, aynı zamanda bu resmi ürünlerin haricinde kaçakçılık yaparak da geçinecektir. Andonis Pagidas, Venezis’in Kaçakçı ama Kahraman karakterlerinden biridir romanda. “1914” bölümü şöyle başlar: Kimidenia bu yıl yoruldu. Çok yoruldu. Sabırsızlıkla gecenin gelmesini bekliyor. Önce kayınlar sonra da meşeler görüyor geceyi. Geceye diyorlar ki: “Gel artık. Anamız Kimidenia yoruldu. Gel de dinlendir onu.” “Ne yapayım?” diyor gece. “Daha yaz. Günler çok uzun. Güneş geç batıyor.” O zaman kayınlar bulutlardan rica ediyor. Şöyle diyorlar: “Güneş geç batıyor. Arkadaşlarımızdan biri gidip sarsın onu. Anamız Kimidenia’ya yardım edin, erken dinlensin.”
Harmoni bozulmuştur. Rumlar artık Anadolu topraklarından gitmek zorundadır ve öyle de olur. Gemilere binip giderler(!)… Bu göç şöyle başlamıştır:
- Toprak!
Evet, memleketlerinden biraz toprak. Gittikleri yabancı ülkede bir fesleğen ekmek için, diyor. Hatırlamak için.
İhtiyarın elleri yavaşça açıyor toprağı sakladığı mendili. Eşiyorlar için, ninemin elleri de okşar gibi eşiyor toprağı. Gözleri yaşlı, öylece duruyorlar.
- Bir şey değil, diyorum. Biraz toprak.

Toprak, Eolya toprağı, memleketimin toprağı.          
              
Taylan Köken

8 Şubat 2014 Cumartesi

kuşaklar...

AHMET YORULMAZ
KUŞAKLAR / ROMAN / GEYLAN / 1999 / 247 sayfa

Ahmet Yorulmaz Ayvalık’ta yaşamış bir gazetecidir öncelikle. Sonra da bir biriktirendir o. Ayvalık ile ilgili bilgiler, belgeler ve anılar. Onun eserlerinde hep düşsel bir yolculuğa çıkarsınız, tıpkı bir zaman makinesine binip eskiye gitmek gibi…
Kuşaklar ya da Ayvalık Yaşantısı kitabı Savaşın Çocukları kitabının devamıdır. Hasanaki yani Aynakis Hasan mübadil olarak anavatana gelmiş ve Ayvalık’ı yurt edinmiştir. Yazarın söylemiyle Hasanaki gerçek bir kişiliktir, onun haricindekiler tamamen kurmacıdır. Bu kurmaca anlatımında kişiler bu kitabı okuduğunda eminim bu benim veya bu babamdı, anamdı diye içlerinden geçirmektedirler.

Taylan Köken

7 Şubat 2014 Cuma

savaşın çocukları...

AHMET YORULMAZ
SAVAŞIN ÇOCUKLARI / ROMAN / GEYLAN / 2000 / 140 sayfa

Ahmet Yorulmaz bu romanının başında şöyle diyor: Bu roman zulüm görmüş Giritli’lerden sadece birinin, Hasanaki’nin, Aynakis Hasan’ın dramıdır.
1948 yılında Ayvalık’ta ölen bir Girit Mübadili’nin bıraktığı üç defterle oluşan bir romanı ve bunu izleyen ‘Kuşaklar ya da Ayvalık Yaşantısı’ romanını İngiliz antropoloji profesörlerinden Dr. Peter Loizos da, bir tezine dayanak yapmıştır.

Ayvalık hakkında kaynak araştırmasına girerseniz öne çıkan ilk isim Ahmet Yorulmaz’dır. O hayatı boyunca Ayvalık üzerine düşünmüş ve bu küçük tarihi şehrin gelişmesi için çaba göstermiştir. Ayvalık üzerine yazılan tüm tezler, tüm kitaplar için bir kaynak oluşturmuştur Ahmet Yorulmaz. Savaşın Çocukları 1997 yılında Belge Yayınları tarafından basılmış ve sonra iki baskı daha yapmıştır. Benim elimdeki kitap 4. baskı ve Geylan Kitabevi tarafından basılmıştır. Kitabın alt başlığı ise Girit’ten Sonra Ayvalık’tır. Kitabı 2000 yılında devam kitabıyla almış ve hemen okumuştum. Şimdi Ayvalık’da aradan 14 yıl geçtikten sonra altını çizdiğim koşukları buraya aktarıyorum.
İlk basamakları hor görme hiç,
Çünkü oraya basarak çıkarsın saraylara sf:7
*
İnce, uzun esmerim girsin sevi başına,
Çağındasın artık, değilsin on iki yaşında!
*
Gel değişelim kalplerimizi, al sen benimkini,
Görüp anlayasın, nasıl seviyorum küçüğüm seni!
*
Bahtımın yazgısıdır buna katlanmam,
Yerimde doğup, yabanda kocamam!
*
Denize saman atıyorum, ağır gelip batıyor
Başkaları kurşun atıyor, kanatlanıp uçuyor!
*
Yazgımı derenin karanlığında gördüm,
Kayalıklar üstündeydi, karalar giymiş

Kitabın özeti, ana fikri deyin ne derseniz deyin ama Girit’te yaşamış olan Türklerin durumunu ve ne olduklarını aşağıdaki satırlar özetler:
Yaslarımızda onlara bakarak, karalar giydik; Rumcayı anadilimiz yerine koyduk, ama dinimizle Türklüğü hiçbir zaman unutmadık. O denli ki, Girit Türkü’ne hem de Rumca olarak sorarlar: “Türk müsün Mehmet?” Yanıtı hem Rumcadır, hem de hazindir: “Meryem adına yemin ederim ki Türk’üm!” sf:13

Taylan Köken

14 Ocak 2014 Salı

taaşşuk-u tal'at ve fitnat...

ŞEMSEDDİN SAMİ
TAAŞŞUK-U TAL’AT VE FİTNAT / ROMAN / BORDO-SİYAH / 2004 / 217 sayfa

Şemseddin Sami, Tanzimat Dönemi yazarlarındandır. 1850 doğumludur. Taaşşuk-u Talat ve Fitnat yani Talat ve Fitnat’ın aşkı Batılı anlamda yazılan ilk roman olarak anılmaktadır. Yazar almış olduğu eğitimin etkisiyle bu romanı o anlamda yazabilmiştir. Şemseddin Sami’nin asıl ünlü yapıtı iki cilt halinde yayınlanan Kaamus-u Türki adlı eseridir. Osmanlıcadaki tüm sözcükleri kapsayan bu eser günümüzde dahi kullanılmaktadır.

Yazarın eserlerinin tamamı irdelendiğinde o da Ahmed Mithat Efendi gibi topluma öncülük eden, öğretmenlik yapan bir yazardır.

Yazar, Taaşşuk-u Talat ve Fitnat’ı 22 yaşında yazmış ve yazın yaşamına girmiştir. O dönemin modasına uygun olarak, Coşumcu(Romantik) akımına ait bir ürünüdür. Ayrıca roman içinde halk hikâyelerinden, mesnevilerden de örnekler bulunmaktadır. 

18 yaşında yetim kalan Talat Bey, yine 1 yaşında öksüz kalan ve babasını dahi tanımayan Fitnat’ın ilk görüşteki aşklarıdır. Bu aşk çok değişik oyunlar ve entrikalarla şekillenecektir. Bu konulara girdiğimiz takdirde romanı okumanın bir anlamı kalmayacaktır. Bu yüzden kalan hikâyeyi okuyucuya, merak edenlere bırakmak gerekir.

Kitabı günümüz Türkçesine Kemal Bek uyarlamıştır.      

Taylan Köken 

13 Ocak 2014 Pazartesi

acaib-i alem...

AHMED MİTHAT EFENDİ
ACÂİB-İ ÂLEM / ROMAN / BORDO-SİYAH / 2004 / 485 sayfa

Ahmed Mithat Efendi Türk yazınının öncülerindendir. 1844 yılında İstanbul Tophane’de doğup 1913 yılında vefat eden Ahmed Mithat edebiyatın her türünde yapıtlar vermiştir.
Acaib-i Alem yani Dünyanın Olağanüstülükleri Ahmed Mithat Efendi’nin Jules Verne’den etkilenerek yazmış olduğu bir romandır. İstanbullu iki kafadar arkadaşın Rusya’ya doğru yapmış oldukları seyahattin hikayesidir. Romanda gezilen yerlerle ilgili ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Bu bilgiler eşliğinde Doğu-Batı karşılaştırması ve bunların Osmanlı’daki izleri irdelenmektedir. Araya bir de başka bir bayan seyyah ilave edilerek kahramanlarımızdan birisiyle oluşan aşk araya sıkıştırılmıştır. Yani Ahmed Mithat Efendi’nin romanında her şey vardır; Aşk vardır, yabancı ülkeler vardır, siyaset vardır, gizler vardır… Yazar etkin kalemi ile ( o dönemin şartlarında) Hayali bir seyahati eğlendirici ve bilgilendirici hale getirecektir…
Bölüm I: Tabiat aşığı Suphi Bey ve Hicabi Bey seyahat ve anlamı üzerine uzun uzu sohbet ederler.
Bölüm II: Yakın dost olan ikili, birlikte geziye çıkmaya karar verirler. Süresi ve nereye gidileceği belli olmayan yolculukta son durak olarak ilk anda Petersburg’u seçerler.
Bölüm III: İstanbul’dan Odesa’ya geçen Suphi ve Hicabi Beyler burada dul bir Rus Prensesi ile dost olurlar. Seyahatlerinin bir bölümünü prensesin katılması ile üç kişi yaparlar.
Bölüm IV: Tren yolu bitince konakladıkları yerde prenses kahramanlarımızla çok yakınlaşır. Sonra onları başka bir seyyah olan Miss Haft ile tanıştırır. Prenses Moskova’ya geçerken kahramanlarımız ve Miss Haft beraber yolculuk etmeye başlar. Üçlünün yolculuğunda Avrupa, Osmanlı ve Rusya’nın kıyaslanmaları yapılır. Böylece yazarın Doğu-Batı sentezlerini öğrenmiş oluruz. Suphi Bey ve Miss Haft birbirine yakınlaşır.
Bölüm V: Üçlü Moskova’ya gelir ve prenses ile tekrar buluşur. Bu buluşmada, biraz da kıskançlıktan dolayı kahramanlarımızın arası prenses ile bozuşur.
Bölüm VI: Üçlü Moskova’dan Petersburg’a geçer. Bu yeni kentin Ruslar tarafından niçin kurulduğu üzerine yarıntılı bilgilere ulaşırız. Yine Batı düşüncesini temsil eden Miss Haft’ın Petersburg ve Rusya’ya bakışını bölümde öğreniriz.
Bölüm VII: Üçlü Petersburg’dan Kuzey Kutbuna geçecektir. Laponya denilen bölgeye geçerler. Bu bölümde sandal ile gemi ile yolculuklar, göller, denizler ve doğal yaşam ayrıntılı aktarılır. Yolculukları İstanbul’dan başlamış Kuzey Buz Denizi’ne kadar sürmüştü.
Bölüm VIII: Uranüs Gemisine binerler. Burada başka ülkelerden gelen bilim adamları ve seyyahlarla karşılaşırlar. Gezi notlarını paylaşırlar. Bu gemi yolculuğun da Suphi Bey ile Miss Haft evlenmeye karar verir. Londra’ya giderler Miss Haft’ın ailesiyle tanışırlar. İstanbul’a gelip evlenirler.

Taylan Köken

12 Ocak 2014 Pazar

zehra...

NÂBİZÂDE NÂZIM
ZEHRA / ROMAN / BORDO-SİYAH / 2004 / 198 sayfa

Nabizade Nazım ilk yazarlarımızdan biridir. Tanzimat Dönemi yazarlarından ikinci kuşak olarak tanımlanan nesildendir. Bu nesilin en önemli özelliği yapıtlarını (şiir veya düzyazı) siyasetten uzaklaştırmış ve konularını yaşamla ilişkilendirmişlerdir.
Zehra yazarın tek romanıdır. Bu yapıtta Gerçekçi-Psikolojik yapıtlarındandır. Romanda olaylar gündelik yaşamın içine serpiştirilerek verilmektedir. Gündelik olayların akışında kişilerin psikolojik analizleri dikkat çekicidir. Dikkat çekici bir ayrıntı da romanın adının Zehra olmasına rağmen, romanın asıl kahramanının Suphi Bey olmasıdır.
Kitap Kemal Bek tarafından günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.

Kitaptan birkaç notu buraya aktaralım:
Boğaziçi bir “doğal ve gönül çekici güzel bir kadın” kadar sevimlidir. Sf:22
*
Düşünmek, sevginin öncüsüdür. Sf:30
*
Nikahım helal, canım azat. Sf:80
*
Aceleye de gerek yok “Kurbağa vararak vararak demiş…sabırlan koruk helva olur… dut yaprağı atlas…” sf:103
*
Öç almanın zevki, aşk zevkinin tadını unutturuyordu. Sf:153
*
Pazarbaşı’nda havailer havalanmakta, çanak mehtapları yakılmakta, arayıcı fişekleri patlamaktaydı. Sandaldakilerin kimi içiyor, kimi hallenerek bağırıyor, öteden “Oooof of!”lar, beriden “Keman ya seydi!”ler, şuradan “Nur ol!”lar, öte yandan naralar… sf:159  

Taylan Köken

17 Kasım 2013 Pazar

cavurun karısı olmam...

İBRAHİM KİRAZ
CAVURUN KARISI OLMAM / ROMAN / KENDİ BASIM / 2005 / 222 sayfa

Kaynak kişilerden yapılan araştırmalarla gerçek insan dramları, hazin ve ibret verici bir yaşam, bir ülkenin kurtuluş savaşı verirken yaşamış oldukları, düşman askerlerinin insanlık dışı tutumları, Nazillili Ayşe’nin bir dönemde yaşamış oldukları ve onun özelinde o dönemde Anadolu Kadının ibret verici ıstıraplarının romanıdır, Cavurun Karısı Olmam…
Ayşe’nin yaşamında yapmış olduğu evliliklerde, Kurtuluş Savaşından sonra ülkemizi terk etmek zorunda kalan Yunan işgal kuvvetlerinden olan bir komutanın kapatması olarak Yunanistan’a götürülmesi, hiç sevmediği hatta nefret ettiği bu komutandan üç çocuk yapması ve onları geride bırakarak(!) kendi ülkesine dönmesinin hikayesidir roman.
Akıcı ve hızla, nerdeyse bir nefeste okunan bu romanın öyle etkileyici sahneleri var ki; hangisinden bahsetmek gerektiğini bilmiyorum. Romanın en etkileyici bölümünü ise okuyuculara bırakmak gerektiğini düşünüyorum.
Nazilli’nin özelinde bir bölgenin savaşı, Ayşe’nin özelinde bu önemli devirde Anadolu Kadının yaşamış olduğu sorunları sade bir dille aktaran harika bir kitap. Kitap ayrıca görsel malzemelerle de desteklenmiş.

Taylan Köken

4 Mayıs 2013 Cumartesi

felatun bey ve rakım efendi...


AHMED MİTHAT EFENDİ
FELÂTUN BEY İLE RÂKIM EFENDİ /ROMAN /BORDO-SİYAH/ 2004 /222 sayfa

Ahmed Mithat Efendi Türk yazınının öncülerindendir. 1844 yılında İstanbul Tophane’de doğup 1913 yılında vefat eden Ahmed Mithat edebiyatın her türünde yapıtlar vermiştir. Kitap ilk olarak 1875 yılında yayınlanmıştır. Günümüz dilene hazırlayan Kemal Bek’tir.
Felâtun Bey çarpık batılaşmanın, kötülüklerin ve kaybedişin timsalidir. Râkım Efendi, düzgünlüğün, onurluluğun, çalışkanlığın, iyiliğin ve kazanışın timsalidir. Yazar bu iki kişiliğin zıtlıklarından dersler çıkarmakta ve doğrunun nasıl olması gerektiğini okura aktarmaktadır. Yine yazar bir meddah tarzıyla konuyu okuyucularıyla sohbet eder gibi aktarmaktadır. Bu Ahmet Mithat’ın her romanında görmüş olduğumuz tarzı.
Rakım Efendi, Ahmed Mithat’ın kendisidir. Kendi yaşamından kesitler sunmakta ve vermiş olduğu yaşam mücadelesinden kesitleri Rakım Efendi’nin kişiliğinde görmekteyiz. Ve her zaman olduğu gibi kitap mutlu sonla biter…           

Taylan Köken

20 Şubat 2013 Çarşamba

canistan...


YUSUF ATILGAN
CANİSTAN / ROMAN / YKY / 2004 / 78 sayfa

Canistan tamamlanmamış bir roman olmasına rağmen içinde yine de bir bütünlüğü sağlamaktadır. Kitap “Duruşma”, “Yargıç”, “Tanık”, “Sanık” bölümlerinden oluşmak üzere dört bölüm tasarlanmış, fakat “Sanık” bölümü yazılamadan yazar aramızdan ayrılmıştır.
Canistan, Manisa köylerinde Milli Mücadele yıllarında yaşanan trajik olayların ve insanın kendi iç çırpınışları üzerine yazılmış olan üç ayrı öykünün bir bütün halinde değerlendirilmesi gereken Yusuf Atılgan romanıdır.  
Selim’in babası at çalarken vurulmuştur. Selim Tokuç Ali’nin çiftliğine yanaşma olarak verilir. Çocukluğu bu çiftlikte çalışarak geçen Selim, 15 yaşına geldiğinde ağanın çocuğu olan can yoldaşı Tokuç Osman ile birlikte aynı kızı sevince çiftlikten ayrılmak zorunda kalmıştır.
Kaçıp başka bir çiftlikte aylıkçı olarak yerleşip kısa sürede çalışkanlığı ve iş bilirliğiyle kendini sevdirir. Fakat çiftlik sahibinin kızından hoşlanmaya başlar. Bunu anlayan çiftlik sahibinin oğlu kendisini tehdit edince onu bir yumrukta yere serip tekrar yola çıkar ve bu sefer dul bir kadının yanında iş bulur. Burada da çiftlik işlerindeki mahareti ve çalışkanlığı ile birlikte kısa zamanda çiftliğin erkeği olur. Dul kadınla nikâh yapar ve ilk deneyimini yaşar. Sevdiği kadından çocuğu olacakken, önce çocuğu ölü doğar, ardından eşi vefat eder. Büyük hayal kırıklığı yaşayan Selim askere gider.
Burada tanıştığı arkadaşı Kadir ile birlikte askerden kaçıp tekrar çiftliğe yerleşirler. İşgal yıllarında beraber düşmanla da savaş devam etmektedir.
Bu kısa romanın özetini burada keselim, kalanı okurlara bırakalım.   

Taylan Köken 

19 Şubat 2013 Salı

yalnızlığın özel tarihi...


AHMET ALTAN
YALNIZLIĞIN ÖZEL TARİHİ / ROMAN / CAN / 1998 / 230 sayfa

Ahmet Altan romanı için genel olarak başarılıdır denilebilir. Bu benim şahsi düşüncem. Ahmet Altan, tarihi olayları temel alarak, oturttuğu ilişkiler ekseninde hem kendi özel tarihini, hem de döneme not düşmektedir ve irdelemektedir.

İttihat ve Terakki kökenli Hüsrev Bey, yüreğine sevgi yerine cinayet koyar. Birini öldürmek, onu sevmekten daha kolaydır. Hüsrev Bey nihayetinde geçte olsa aşkı bulmuştur. Nermin Hanım da aşkı arar. Bulunca da kaçar gider. Müberranım ise aşk içinde aşksızlığı yaşar. Kısaca roman mutsuz insanların arayışları üzerine kurulmuştur. 

Kitaptan kısa notlarla devam edelim:

Kendimi terk edip gitmekten korkuyorum, ben beni bırakıp gidivereceğim sanki, bence çıldırmak bu işte, kendimi bırakıp gidivermek, kalan da giden de yabancı olacak bana. Sf:12

*
Acı çekmek sakinleştiriyor insanı. Sf:73
*
Mutsuz insanlar hep bir şeyler beklerler. Sf:95
*
“Bir insanı tanımak istiyorsan, onun kimi seçtiğine bak,” demişti. “İnsanların kimliğini onların seçtikleri insanların kimliği ele verir.” Sf:97
*
“Bilmeyeceksin işte, hayatı bilmeyeceksin… Hiç kimse de bilmez, yalnızca aptallar bildiklerini sanırlar…” sf:105
*
Adam, gülümsedi.
-Neyi arıyorsun yavrum?
Bu beklenmedik soru şaşırttı Nermin’i.
-Bilmiyorum.
Sedirlerde oturan genç çocuklar, sessizce, hep aynı gizemli gülümsemeyle dinliyorlardı.
-İnsanlar bazen aslında sahip oldukları şeyleri ararlar, aramadan önce bir bak çevrene yavrum, belki de aradığın hemen yanındadır, belki de aradığın yanında duruyordur. Sf:142
*
-Kadınlar yalnızca kendilerine yapılanlara değil yapılmayanlara da sinirlenirler kızım…
*
Yaşlanmak insanı şaşırtıyor belki de… Bütün hayatınca rakamları yazıyorsun yazıyorsun, sonra yaşlanıyorsun, bir çizgi çekip yazdıklarını topluyorsun, bir de bakıyorsun, sonuç yanlış, bütün hayatınca yanlış rakamlar yazmışsın. Düzeltemiyorsun da… sf:202
*
Hiç kimseyi sevmedi, birisini sevmeye ihtiyacı vardı bence, çünkü insan bir yere gölgesi düşsün ister. Sf:224

Taylan Köken

18 Şubat 2013 Pazartesi

isyan günlerinde aşk...


AHMET ALTAN
İSYAN GÜNLERİNDE AŞK / ROMAN / CAN / 2001 / 468 sayfa

Ahmet Altan romanı için genel olarak başarılıdır denilebilir. Bu benim şahsi düşüncem tabi. Ahmet Altan, tarihi olayları konu olarak seçip, oturttuğu bir ilişki ekseninde hem kendi özel tarihini, hem de tarihe not düşmektedir ve irdelemektedir.

İsyan Günlerinde Aşk 31 Mart Olaylarını incelemektedir. Yine roman kahramanlarının sırlarını, ihanetlerini, karanlık taraflarını bize aktarırken, insanın bilinmeyen yönlerine değişik pencereler açmaktadır.

Kitap, Kılıç Yarası Gibi romanının devamıdır. Aslında günümüzde yaşayan Osman’ı herkes deli sanmaktadır. Çünkü o bu devirde yaşamayan şahsiyetlerin özel hikâyelerini büyükbabası ve büyükannesi özelinde okuyucuya aktarmaktadır. Aşkı, insanı okura aktarmasını iyi beceren bir yazar Ahmet Altan. Tarihsel konulara değinse bile yazdığı kitaplar tarihsel roman olarak değerlendirilemez.


Taylan Köken 

9 Şubat 2013 Cumartesi

anayurt oteli...


YUSUF ATILGAN
ANAYURT OTELİ / ROMAN / YKY / 2003 / 108 sayfa

Birçok kişi Yusuf Atılgan’ın iki kült kitabı arasında ayrım yapmakta zorlanır. Biri Aylak Adam diğer ise Anayurt Oteli olan bu başyapıtlardan benim favorim Anayurt Otel’i. Herhalde bu seçimimde Ömer Kavur’un yönetmenliğinde başarıyla çevrilen filmi de önemli pay sahibidir.
Yaşayan bir ölüdür Zebercet. Yaşadığı kasaba, çalıştığı otel ve tekdüze yaşam tüm boğuculuğuyla üstüne bulaşmıştır, babadan kalma otelinde adeta onunla özdeşleşmiş bir yaşam. Otele gelen bir kadın ile Zebercet’in de tüm yaşamı değişecek, adeta altüst olacaktır. Derin bunalımlar, geçmişindeki sıkıntılar olaylar örgüsü içinde, sosyal değişimler, yalnızlıktan kurtulma saplantısı, otele gelen kadınla tavan yapan diğer çarpık duygular.
Bu kitap, Zebercet, otel, filmi değişik düşünce ve psikolojik kavramlarla analiz edilmiştir. En doğrusu sizin yolunuz, sizin yorumunuz olacaktır. Bu kitap içinizde bir yerlerde saklı olanı çıkaracak muhteşemliğe, her okuduğunuzda sizi farklı yolculuklara çıkaracak yetkinliğe sahiptir.  
    
Taylan Köken 

4 Şubat 2013 Pazartesi

sarı yazma...


RIFAT ILGAZ
SARI YAZMA / ROMAN / ÇINAR / 2005 / 399 sayfa

Sarı Yazma, Rıfat Ilgaz’ın kendi yaşam öyküsünü anlattığı romanıdır. Cide doğumlu yazar hayatının ilk yıllarını burada geçirmiş, sonra okul durumu için Cide’den ayrılır ve eğitimi çalışma hayatı, mücadeleleri derken yıllar sonra bu kıyı kasabasına tekrar dönüş yapar.
Bu dönüşü yaşamı için yeni bir başlangıç olarak görecektir. Doğmuş olduğu bu topraklarda kendi yaşamını tekrar gözden geçirecektir. Bu detaylı bakış açısı kitabı gerçekten değerli kılacaktır. Toplumcu bir ustanın yaşamış olduğu dönemde, Türkiye’nin durumunu çok iyi yansıtan bir başyapıt. Edebi olarak ise sade, doğal bir anlatım, Rıfat Ilgaz’ın ulaşmış olduğu ustalığın uç noktalarını yansıtmaktadır.
Ivır zıvır işten emekli olmak için, kendisini yalnız yazıya vermek için memleketi Cide’ye dönmüştür. Doğduğu topraklarda ölmek için gelmiştir. Fakat bu topraklarda ölemez. Romanın dışına çıkalım; Baskı onu Cide’de de rahat bırakmaz ve tekrar İstanbul’a, oğlunun yanına döner ve burada vefat eder. Mezarı Asım Bezirci’nin yanında Zincirlikuyu Mezarlığındadır. Cide’de vefat edemeyen usta, Sarı Yazma ve Yıldız Karayel’i Cide’de yazar.
Sarı Yazma Karadeniz’in az ile yetinmesini bilen, çilekeş, çalışkan kadınının simgesidir. Bu kitap bir bakıma onların çabalarına hürmetle yazılmıştır.

Kitaptan notlar:

İlk önemli, anlamlı bırakışımdı bu benim. Gerisi gelecekti kuşkusuz. Hep bırakacak, durmadan bırakacaktım geride, bana yakın ne varsa. Canlı cansız, yararlı yararsız, kendi gelmiş, emekle kazanılmış, ne varsa isteyerek, istemeyerek, boyuna bırakacaktım. Sf:13
*
Bir gelin olma günü onları sarı yazmalarının, yollu yollu, allı morlu önlüklerinin, kırmızı paçalıklı şalvarlarının içinde göremezsem, çok şeyler kopar gider içimden. Sf:14
*
Yanıma hep feleğin kahrına uğramış arkadaşları seçiyordum. Okuldan solcudur diye atılmış, üniversiteden tutuklandığı için kovulmuş, öğretmenlikten iktidarı tutmadığı için uzaklaştırılmış ne kadar aydın kişi varsa benim düzeltmen kadromda çalışabilirdi. Sf:20
*
Zordu, hem öğretmenken sanatçı olmak. Ahmet Kutsi bu işin üstesinden geliyordu. Öğretmen olduğu kadar şair, hükümetin istediği kadar politikacı, politikacı olduğu kadar da memleket ölçüsünde ülkücüydü. Tam iktidarın aradığı aydındı Hocamız. Sf:33
*
Kitaplarımdan film için senaryo çıkarma hakkını alanlar daha da yormuşlardı beni. Hababam Sınıfı gibi yüzbinlerce baskı yapmış toplumca bilinen, sevilen bir güldürü romanının filmini çevirirken kendiliklerinden yeni tipler, yeni olaylar ekleyecek kadar sanatı hafife almaları görülmüş şey değildi. Eserin içeriğine tamamen aykırı düşen bu davranışın, çekilen filme bir şeyler kattığını ileri sürebilmeleri bence sanata da sanatçıya da büyük saygısızlıktı. Verdikleri parayla yalnız kitabımdan senaryo çıkarmak hakkını değil, beni de, bütün kişiliğimle satın aldıklarını sanıyorlardı. Sf:55
*
Terme sıtmalık bir memleketti. (Halen öyle! TK) sf:86
*
Romanımı beğenmişti ama, İstanbul Boğazı’ndan tramvayı geçirdiğim için küçümsemişti beni. (Rıfat Ilgaz’ın ortaokulda yazmış olduğu roman. O zaman gülünen ve imkansız olarak görülen şey birkaç yıla kadar gerçek olacak!) sf:101
*
Ağabeyim çıkacaktı vapurdan, ondan aldığımız telgrafa göre… Gene de belli olmazdı, yolculuktu bu. Biz Karadenizli olarak vapur yolculuğunun çeşitli cilvelerini görüp öğrenmiştik. Ağabeyim de çıkmazsa kötüye yormamalıydım. Yetişememiş, bilet bulamamış olabilirdi. Koyunlar yer bulurdu bu Karadeniz vapurlarında ama, insanlar bulamayabilirlerdi. Sf:109
*
Terme bolluk memleketiydi. İnsandan gayri her şey yetişirdi. Böyle derlerdi Termeliler. Sağlam insana rastlamak zordu. Yaşlıların benzi soluktu sıtmadan, çocukların karınları şiş şişti. Biz böylelerine “Gödenli” derdik. Kurbağa yutmuş, “Kurbağalı” anlamına gelirdi. Sf:115
*
“Devletin sattığı, sattırdığı şeyin yasağı olmaz” dedi. Sf:118
*
Cumhuriyet de yasaktı benim gençliğimde. Şimdi cumhuriyetçi olmamak yasak! Grev de bir gün gelir yasaklıktan çıkar. Hem hakkını istemek neden suç olsun! Hükümet hakkını istemeyen, hakkını istemesini bilmeyen kişilerin hükümeti olmakla ne kazanır? Böyle miskinlerin başına geçen hükümete hükümet mi derim ben! Eğer hükümetse, hakkını aramasını bilenleri idare etsin de göreyim onu! Ona hükümet derim işte o zaman ben! Miskinleri idare etmek de iş mi sanki! Sf:119
*
“Adalet haaa!.. Adalet buysa daha bir yıl geçmeden neden bağışladılar suçunuzu? Bir işin içinde af varsa suçlamada haksızlık da var demektir. Af güçlülerin özür dilemesi anlamına gelir biz da.” Sf:120
*
“Bugün doğa yasalarının bile, toplum yasalarıyla bir benzerlik gösterdiği ileri sürülerken toplumu eğitim yoluyla değiştirmek başkadır, sanat yoluyla değiştirip geliştirmek başkadır, diye düşünmek ne denli geçerli olabilir?” sf:140
*
Kuşkum yoktu iyi bir öğretmen olarak yetiştirildiğimden. Peki ama kim yetiştirmişti beni? Taaa Cide’lerden beri gelen birikim, yaşam deneyleri, hastalıklar, yoksunluklar, savaşımlar, çileler miydi beni yetiştiren? Sf:178
*
“Köpeksizin nasipsizi Kurban Bayramı’nda sılaya gider!” sf:235
*
Ortada bir düzen var… Bir de bu düzeni ayakta tutan bütün kuralları inceden inceye bildiğine inanan yetkililer. Sf:253
*
Bir cezaevine giren siyasi suçlu için altı ay, gün değildi o dönemlerde. Üç ay bir yanına yatar, üç ay da öbür yanına, tavuk gibi yer bitirirdin cezayı! Biz de öyle yapmıştık. Parmaklarımızı yalaya yalaya çıkmıştık Tophane’den. Öyle bir dönemdi ki, cezaevine yemek getiren bir kişi, bir ay kalıyordu içerde, derdini anlatana kadar. Sf:254
*
Portakal ne işe yarar diye sormuşlardı bir ankette, Altındağ çocuklarına, Hastaneye götürülür demişlerdi, çoğunlukla… sf:261
*
“Adnan dedim, meydanlarda söylediklerine bakıyorum, hep bizim iki üç yıl söylediklerimiz… Güldü. İşte dedi, bizim sizden farkımız bu! Sizin acele edip söylediklerinizi biz tam zamanında söylüyoruz!” sf:281
*
Biz İkinci Dünya Savaşı’na girmemiştik ama en azdan girenler kadar kurban vermiştik. Onlar savaşı kazanıp kurtulmuşlardı yoksulluktan, biz hala sapır sapır dökülmekteydik. Sf:293

Taylan Köken 

3 Eylül 2012 Pazartesi

karıncayı tanırsınız...

CEVDET KUDRET
KARINCAYI TANIRSINIZ / ROMAN / İNKILAP VE AKA / 1976 / 295 sayfa

Süleyman’ın Dünyası’nın üçüncü kitabı Karıncayı Tanırsınız kitabıdır. Yazar kitabı Şubat 1949- Şubat 1958 tarihleri aralığında dokuz yıllık bir süreçte yazmış. Yedi Meşalecilerin önde gelenlerindendir. Üçlü seri halinde yazmış olduğu ve yaşamından da kesitler veren Süleyman’ın Dünyası serisinde 1914 ile 1944 yılları arasındaki 30 yıllık bir dönemin kesitini bize sunuyor.
Bu kitapta Süleyman Kayseri’de öğretmenlik günlerinden Bakanlık kararı ile açığa alınarak tekrar annesinin yanına İstanbul’a döner ve tek kelime ile hayatta kalma mücadelesi verir. Dar çerçevede kendi özel yaşamı, geniş çerçevede ise büyük şehir yaşamı ve onu getirmiş olduğu tüm zorluklar. Tekrar görevine dönme çalışmaları verilirken, karın tokluğuna razı iş arama çalışmaları ve tüm bu sıkıntılar içinde asil(?) bir soydan gelen ressam Leyla ile yaşanan “Zengin Kız, Fakir Oğlan” aşkı… Bu aşk sanki sonradan kitaba yerleştirilmiş ve romanı gereksiz yere uzatan, aslında belki de yazarın sadece imgeleminde oluşturduğu veya platonik bir aşk… Bu aşkta da sınıf çatışmasını görüyoruz. Belki sırf bu yüzden romana ilave edilmiş olabilir… Karıncayı tanırsınız! O durmadan, bıkmadan mücadele eder, hem yaşamla, hem insanlarla…

Kitaptan notlar ile devam edelim:

Yüzünün ortasında ağzı bir yırtık gibi duruyordu. . Sf:7
*
İnsanlar vicdanları gibi vücutlarını da örtülü görmeğe alışmışlar. Sf:8
*
Süleyman, sandığın üstüne ayağını koyunca, arkadaşları adamı dürtüp uyandırdılar:
-Tarık Efendi! Tarık Efendi!
Adam birden topalandı.
-Haniya? Nerde?
Sonra sandığın üstündeki ayağa baktı, ferahladı:
-Ben de “hafiye” dediniz sandımdı. Yok be! Namuslu ayak bu. Çoktandır böylesini görmedimdi, İstanbul pabucu değil bu. (Başını kaldırıp sordu) Beyim, nerden teşrif?
-Kayseri’den.
-Belli, belli. Baştan aşağı namus. Sf:13
*
Benim bildiğime göre, söz ve yazı, düşünceleri açıklamak için kullanılır, gizlemek için değil. Sf:42
*
Gözleri açık olduğu halde insanın kendi kendisini görememesi, sadece içini görebilmesi korkunç bir şey. Sf: 137
*
Huy işte!... Kapanmışım kendi içime… Hep ben, hep ben… Ben hiç kimseyi düşünmeyeyim, herkes beni düşünsün istiyorum. Sf:170
*
Aşkmış! Başka canlılarda var mı aşk? Bitkilerde, hayvanlarda?... Yok!... Yalnız konuşanlarda, insanlarda var. Sözcük işte, sözcük… Belki de bir hastalık. İnsanlara özgü. Sf:209
*
Kimse kimsenin içine bakmıyor. Meziyetlerimiz, yeteneklerimiz… Görünmüyor bunlar. Herkesin gözü dışımızda. Kimin nesi olduğumuzda, bir de paramızda. Üst tarafı boş. Boş üst tarafı!... Sf:221
*
İnsanın kendini yenmesi, düşmanını yenmesinden daha zor. Sf:227
*
-Beni çok çekingen, kuşkulu, güvensiz mi buluyorsunuz? Ben böyle doğmadım. Ama zamanla bu hale getirdiler. Bilseniz, bütün iyi niyetlerimi nasıl kötüye yordular; masum sözlerimden şüpheli anlamlar çıkardılar; açık hareketlerimi kapalı gördüler; insanlara acıdığım için kızdılar; onları sevdiğime şaştılar; güvenimi kırmak için ellerinden geleni yaptılar. Sf:249

Taylan Köken

2 Eylül 2012 Pazar

havada bulut yok...

CEVDET KUDRET
HAVADA BULUT YOK / ROMAN / İNKILAP VE AKA / 1976 / 343 sayfa

Süleyman’ın Dünyası’nın ikinci kitabı Havada Bulut Yok kitabıdır. Yazar kitabı Aralık 1946- Mayıs 1948 tarihleri aralığında yazmış. Yedi Meşalecilerin önde gelenlerindendir. Üçlü seri halinde yazmış olduğu ve yaşamından da kesitler veren Süleyman’ın Dünyası serisinin ilk kitabı olan Sınıf Arkadaşları kitabına ulaşamadım. Yazar bu seride 1914 ile 1944 yılları arasındaki 30 yıllık bir dönemin kesitini bize sunuyor.

Bu kitapta Süleyman Kayseri’de öğretmenlik günlerine başlar. Dar çerçevede kendi özel yaşamı, geniş çerçevede ise taşradaki yaşam ve onu getirmiş olduğu tüm zorluklar. Bir de İkinci Dünya Savaşının vermiş olduğu eziyet… Süleyman çaba gösterir. Tüm zorluklara, tüm geri kalmışlıklara isyan eder. İsyanını ise bağırarak çağırarak değil de somut mücadele ile çalışarak; hem kendinde hem de çevresinde toplumsal bilincin uyanması için uğraşmıştır. Mükafatı ise her zamanki gibi olmuş; Bakanlık tarafından açığa alınmıştır. Süleyman üçüncü kitapta İstanbul’a döner ve namuslu bir çizgide yaşam savaşı vermeye burada başlar…

Kitaptan notlar ile devam edelim:

Ankara ile Kayseri arasında tren saatlerce gidiyor da, insan bir tek ağaca rastlamıyor. Sf:8
*
Hepimiz birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız. Hepsi on beş yirmi aydınız, öbür dairelerden de beş on okumuş adam gelir, bunun dışında görüşülecek başka kimse bulamazsınız. Akşam olup da dersler bitti miydi, doğruca kahveye gideriz. Tavla bilir misiniz? Sf:14
*
Burada yeniden hayat yaşanmaz, işte böyle masa başında oturup geçmişteki hayat anlatılır, geçmiş zaman tekrar tekrar yaşanır, ömür aynı noktaya sürtüle sürtüle yıpratılır; biraz oyun, biraz içki, biraz hikaye, zaman zorla doldurulur. Sf:22  
*
Daha bilmiyordu ki, taşranın her yerinde memur hayatı bu idi. Sf:47
*
Her zaman aynı adamın düşünceleri üzerine düşünmek, düşünmek değil, geviş getirmektir. Sf:49
*
İnsan kafası ne tuhaf şey. En münasebetsiz bir zamanda en münasebetsiz şeyleri düşünür. Sf:73
*
Göz göze geldiler. Süleyman ancak bir an bakabildi, “kadınların gözünün içine bakmak hiç de kolay değil” diye düşündü… Sf:113
*
Dedikodu ilk meyvesini vermek üzere. Siz ise hala dedikodu ağacının kökünü sulamaya çalışıyorsunuz. Sf:117
*
İnsan kimi zaman kendi kendisini de görmek istemez. Başkasını görmemek kolaydır, yüzüne bakmazsınız, ya da arkanızı dönersiniz. Ama kendi kendinizi görmemezlik edemezsiniz, ondan bir türlü ayrılamazsınız. Sf:118
*
Oysa bir veznedar öyle midir? Eline bir kasa dolusu para teslim edilmiştir. Bu para kendisinin değildir, değildir ama, biraz ihtiyacı oldu mu ikide bir onu dürtmeğe başlar. Zavallı adam elini uzatmamak için kendi kendisiyle ne savaşlar yapar. Namuslu olmak çok zor şey. Sf:1167
*
-Allah senden razı olsun, oğul. Allah önce zengine, sonra yoksula versin.
-Dur hele! Neden önce zengine de, sonra yoksula versinmiş?
-Ona vermeye alışmış, bey. Bize verdiği görülmüş şey değil. Hele ona versin ki, o da bize versin.
-Doğru söylüyor, dedi. Allah bunlara ne diye versin? Yemesini bilmezler ki. Alışmışlar bir kere. Sf:182-183
*
Halkevi, İkinci Dünya Savaşı’na kadar, böyle, içinde fikirler, projeler, nutuklar, raporlar, üyeler, iş bölümleri bulunan, ama iş bulunmayan boş bir kalıp halinde sürüp gitti. Sf:205
*
-Niçin herkesi hırsız sanıyorsunuz?
-Siz daha küçüksünüz, aklınız ermez. Mademki hepsinin iki eli var, güvenilmez. El bu! Tuttuğunu götürür. Sf:222
*
-Kazanç gökten inmez, bir başkasının kaybından kazanılır. Sf:271
*
Yoksulluk nasıl kalkarmış? İşsizliği kaldırdığın zaman yoksulluk da kendiliğinden kalkar. Bunlara, özgür insan oldukları konusunda bayramdan bayrama nutuklar söylüyoruz; evet, yoksulluğun tutsağı özgür insanlar… Sf:312-313
*
-Birader, sen de ne diye başından büyük işlere girişirsin?
-Ne yapmışım?
-Bir yazı mı yazmışsın, ne etmişsin? İşte onun içinmiş.
-Kötü bir şey değildi. Güvenebilirsin.
-Bakanlık beğenmiyor ya, sen ona bak. Sf:320

Taylan Köken

12 Temmuz 2012 Perşembe

ölen adam...

D.H. LAWRENCE
ÖLEN ADAM / ROMAN / CAN / 2010 / 78 sayfa

DHL’in yazmış olduğu değişik kitaplardan biri. Ölen Adam İsa’dır. Hıristiyan inancına göre öldükten sonra Tanrının yanına aldığı İsa, Mesih olarak geri dönecek ve insanlığı kurtaracaktır…
DHL metninde ise İsa ölmemiş ve mezarından kaçarak önce fakir bir ailenin yanına yerleşmiş ve orada yaralarını sağalttıktan sonra, kitabın ikinci bölümünde ise bir İsis tapınağının rahibesi ile birlikte olur ve hatta rahibenin hamile kalmasına rağmen burada da rahat bırakılmadığından dolayı meçhule doğru giderek ortadan kaybolur…
Kitapta Hıristiyanların bakış açısı “bir şekilde” sorgulanır. İsa yani Ölen Adam öncelikle bir insandır. Bu bakış açısı ile yazılmıştır kitap…
Kitabın çevirisi çok sade bir dille Bilge Karasu tarafından yapılmıştır ve bu çeviri kendisine 1963 yılı TDK Çeviri Ödülü’nü getirmiştir.
Son olarak DHL sevdiğim bir yazardır. Bu kitabını da tavsiye edebilirim.  

Taylan Köken

4 Temmuz 2012 Çarşamba

4.900.- TL

FREDERIC BEIGBEDER
4.900.- TL / ROMAN / DOĞAN / 2001 / 285 sayfa

Frédéric Beigbeder’i “Aşkın Ömrü Üç Yıldır” kitabıyla tanıdım ve diğer kitaplarını da peş peşe temin ettim. Asıl mesleği reklam yazarlığı olan FB, bu kitabının adını da bir fiyat etiketi olan 4.900.- TL olarak vermiştir.

İlk adı 3.900.- TL olan kitap, şu an 4.900.- TL’sı adıyla da fiyat değişikliği nedeniyle adı değişen ilk kitap. Gerçi ben 2000 yılında basılan kitabı 2002 yılında 925.000.-TL’sına almışım… Bu da başka bir metafor olmalı…


Kitabı, Rena Akman çevirmiş.  

 

Kitaptan devam edelim:


“Aşılanıyor bizlere,

Büyük acılar veren arzular.” Alain Souchon

*

“Kapitalizm komünizmi yendi.

Şimdi de kendini yiyor.” Charles Bukowski

*

Yaşasın büyümeyi tırmandıran fabrikaları çalıştıran büyüme! Aman sakın düşünmek için durmayalım!

Sf:25

*

Her yazar ihbarcıdır. Edebiyat muhbirliktir. Sf:29

*

Tüketmek ile yok etmek arasında büyük bir fark yoktur. Sf:32

*

“Kitlelerin sempatisini kazanmak istiyorsanız, onlara en budalaca şeyleri söylemelisiniz.” Adolf Hitler sf:37

*

Bir kız, birlikte olduğu adama çocuk beklediğini söylediğinde, adam kendine DERHAL “Bu kızla devam ediyor muyum?” diye sorar, “Bu çocuğu istiyor muyum?” diye değil. Sf:72

*

Reklamın görevi, halkı, durum öyle olmadığında öyle olduğuna inandırmak. Sf:87

*

Bir şey söylemiyorsam, iyiye işarettir: gözüm yemiyor demektir. Gözüm yemiyorsa, iyiye işarettir: kafam karışık demektir. Kafam karışıksa, iyiye işarettir: aşık oluyorum demektir. Ve aşık oluyorsam, kötüye işarettir. Sf:156

*

İnsan uyanıkken nasıl uyanabilir? Sf:170

*

“Herkesin suçlu olduğu kilitlenmiş bir toplumda, tek suç kendini yakalatmaktır. Hırsızlar dünyasında, bir tek kesin suç vardır, o da aptallıktır.” Hunter S. Thompson sf:211

*

Mutluluk mutsuzluğun yenilgisidir.

Mutluluk insanı mutsuz yapmaz. Sf:264

*

Ölümden korktuğumu sanırdım, meğer hayattan korkuyormuşum. Sf:273


Taylan Köken

26 Haziran 2012 Salı

git kendini çok sevdirmeden...

TUNA KİREMİTÇİ
GİT KENDİNİ ÇOK SEVDİRMEDEN / ROMAN / DOĞAN / 2002 / 179 sayfa

Kitap Tuna Kiremitçi’nin ilk romanı. Bir ilk roman için oldukça başarılı diyebilirim. Kazada oğlunu yitiren Arda Akad, Eskişehir’e anasının yanına sığınmıştır. Genç kızlık anılarına yeniden dönen Arda, bir de ilk aşkı olan erkeği yıllar sonra tekrar görünce, kitap şekillenir.

Sevmek ve gitmek üzerine yazılabilen güzel yapıtlardan biri… 

Kitaptan devam edelim:

İnsan günlük tuttu mu belki de yıllarca ona elini sürmemeli. Üç gün sonra bakınca bizi derin utanca boğan satırlar, yirmi küsür yıl sonra gözümüze bir mucize gibi görünebiliyor. Yazının da kendine göre bir ömrü var demek ki.  Sf:2
*
Birbirlerimizle uğraşmaktan, başka şeye zamanımız kalmıyor. İçimize doğru o kadar çok bakıyoruz ki önümüze birisi duvar koysa göremiyoruz. Canımız yanınca da haydi başa dönülüyor. Daha beter kapanıyoruz. Sf:98

Taylan Köken