28 Şubat 2014 Cuma

27 Şubat 2014 Perşembe

26 Şubat 2014 Çarşamba

25 Şubat 2014 Salı

gilbert garcin...

Müthiş bir fotoğraf sanatçısı... Çalışmalarını tavsiye ederim... www.gilbert-garcin.com

Taylan Köken

24 Şubat 2014 Pazartesi

antoine helbert...

İlistrator Antoine Helbert çok güzel çalışmaları olan bir sanatçı. Bizans Dönemi İstanbul çizimleri dikkat çekici... www.antoine-helbert.com 

Taylan Köken

23 Şubat 2014 Pazar

taksim bahçesi...

Tepebaşı Bahçesi’nden sonra bölgedeki ikinci bahçe ise Taksim Bahçesi’dir. 40 para giriş ücreti olan bahçede iki bahçıvan sürekli olarak dolaşır. Kışın dahi bu bahçe boş kalmaz. Erkekler paltoları, kadınlar mantolarıyla soğuğa aldırmadan bahçeye gelirler. Bu bahçeye insanlar manzara için gelmektedir. Çamlıca ve Boğaz’ın manzarasına bu bahçeden doyum olmaz. Her iki bahçede dolaşanlara bir de ad takılmıştır: “Jardin” Bahçe demektir.
Şamram Hanım da “Jardenler Kantosu” ile buraları ölümsüzleştirmeye çalışır:
           
            Jardenlerde gezerim
            Muzikayı dinlerim
            Eteymi şık tutarak
            Ben promenad ederim

            Matmazeller mösyöler
            Kol kola gezinirler
            Aşku sevdadan bahsedip
            Ezilip büzülürler   sf:74

Salah Bey Sözlüğü:

salaş: eğreti, derme çatma, özensiz, estetikten yoksun anlamında…
balık istifi: çok sıkışık, alt alta üst üste anlamında…
kulaklarına tıkmak: zorla dinletmek…
çil yavrusu: çil kekliğe verilen diğer bir isimdir. dişi keklikler yavrusuna bakmazmış. kuluçkadan çıkan yavrular sağa sola dağılıp kendi başlarına büyürlermiş…
pejmürde: eski püskü, yırtık, dağınık, özensiz anlamında…
kekre: acımtırak, ekşimsi, buruk tadı olan anlamında…
yıldızı kararmak: gözden düşmek anlamında…
yıldızı buruşmak: gözden düşmek anlamında…

Taylan Köken

22 Şubat 2014 Cumartesi

safiye ayla...

Safiye (Ayla) 1942 yazında Tepebaşı Bahçesi’nde Ekrem Reşit’in yazdığı, Cemal Reşit’in ve Sadettin Kaynak’ın bestelediği Alabanda rövüsünde de çok gönüller bükmüştür. Safiye bu rövüde “Kraliçe Mimoza” rolünde çıkmış ve “Hay Deniz, Kara Deniz”le tüm İstanbul’un Tepebaşı Bahçesi’ne koşmasına olanak sağlamıştır. Oyunda Muammer Karaca da vardır. O da “Dursun Reis” rolünde “Ben Durdum, Babam Geldi”yi döktürmüştür. Rövüye ağırlığını koyan öteki oyuncular arasında da Tevhit Bilge, Zeki Alpan, Sıtkı Akçatepe sayılabilir. Selahattin Pınar da “Bey” rolüyle sahnede büyük boşluk doldurmuştur. Sf:70
Hamiş:
Güldürücüler arasında en beğenilen Salih Tozan’dır. Onda şeytan tüyü vardır. Sahneye adımını atar atmaz alkış alır. Sf:70
Taylan Köken

21 Şubat 2014 Cuma

selahattin pınar...

Demir parmaklıklı kapıdan girince sağda, dipte bir sahne vardır. Erken saatlerde burada bir fasıl topluluğu bulunur ve size alaturkanın en pejmürde şarkılarını dinletirdi. Saz takımında çokluk besteci Selahattin Pınar da yer alır. O kekre sesiyle: Beni alın koynunuza hatıralar

türünden kendi bestelerini okur. Şarkıcılar arasında Radife Neydik, İnci İzmirli çok alkış alır. Bunlardan sonra da sahneye Zehra Bilir gelir. O halk türküleri söyleyecektir. En pahallı kumaştan dikilmiş köylü giysileri içinde türküsünü çığırırken sağ elindeki mendili de havada döndürür.
Zehra Bilir’den sonra sıra Hamiyet Yüceses’indir. Hamiyet’in en çok alkış alan şarkısı da: Bakmıyor çeşmi-siyah feryade / Yetiş ey gamze yetiş imdade sf:69
Taylan Köken

20 Şubat 2014 Perşembe

lüküs hayat...

Cumhuriyet çağında burası eski niteliğini yitirmeye başlar. Şehir Tiyatrosu’nun sağında ve solunda olmak üzere iki içkili gazinoya dönüşür artık burası, Perapalas Oteli’inden yana olan bölümde yine yabancı orkestralar dinlenir. Burada 1936’larda Cemal Reşit-Ekrem Reşit kardeşlerin Lüküs Hayat, Üç Saat, Deli Dolu operetleri de oynanmıştır. Şehir Tiyatrosu sanatçılarının oynadığı bu oyunlardan Lüküs Hayat’ta Semiha Berksoy da rol almış ve Nazım Hikmet’in kıskançlığını çokça uyandırmıştır. Sf:67-68
Hamiş:
Lüküs Hayat’ın “Şişli’de bir apartıman” şarkısının Nazım Hikmet tarafından yazıldığı söylenmektedir. Salah Bey Nazım Hikmet’in sık sık Semiha Berksoy’u seyretmeye geldiğini söylemektedir. Hatta bir gün seyircilerden biri Berksoy’a laf atınca iskemlesini kapar kapmaz adamın üzerine yürümüştür. Nazım, Semiha Berksoy’dan kavga edecek kadar hoşlanmaktadır. Ve ona şöyle demiştir: “Ben seninle evlenirsem, sahneye çıkmak filan yok. Seni kapıdan dışarı bile bırakmam.” Sf:68
Taylan Köken

19 Şubat 2014 Çarşamba

neyzen tevfik...

Neyzen Tevfik bir kitabında Tepebaşı Bahçesinde nasıl Ayı Oynattığını anlatmaktadır. Beceriksiz Çingene bir ayı oynatıcısının elinden ayıyı kaptığı gibi bahçeye getirir. Neyzen ayıyla bahçeye girince bir şaşkınlık olur, müzik susar, bahçedekiler Neyzen’i tanıyınca alkış kopar. Sonra Neyzen o yılların tuluatına uygun olarak ayıyı oynatır. Çocukluğumda mahallemize de gelen ayıların oyunları bellidir. Ayı “Koca karılar hamamda nasıl oynar, nasıl bayılır” numaraları yaparlardı… Neyzen oyun bitince masaları dolaşır ve defin içine konan paraları toplar ve genç Çingeneye verir ve şunu ekler: “Haydi, haydi! Dedim. Al o paraları da git! Sade, ayı oynatmasını öğren! Ayı dediğin böyle oynatılır…” sf:67
parantez-9:

Tepebaşı Bahçesindeki tek nüktedan Neyzen değildir. Abdülhalim Memduh bahçeye sık sık gelirmiş. Bir gün Ali Kemal ve başkaları masada varken şu ikiliği okumuştur.
            Bu halkın mülkünü seyret harâb-âbâd lâzımsa
            Bu mülkün halkını söylet sana feryad lâzımsa sf:65

Taylan Köken

18 Şubat 2014 Salı

süleyman nazif…

Tepebaşı Bahçesi’ne gelip kurulanlar arasında Abdülhak Hamit, Süleyman Nazif, Recaizade Mahmut Ekrem de vardır. Süleyman Nazif, 2 Ağustos 1913’te “İstanbul Eğleniyor” adlı yazısında da bu bahçeden söz edecektir. O gün bahçede altmış kadar İtalyan çalgı çalmaktadır. Topu da kırmızılar giyinmiştir. Nedir, Süleyman Nazif Trablusgarb-Bingazi serüveninin unutulmasına, herkesin kendisini İtalyan çalgıcılarının ellerinde bağıran aletlerden çıkan seslere kaptırıp zevk ve neşe içinde eğlenmesine iyisinden içerlemiştir. “Afrika ve Avrupa’daki son kalıntılarımızdan yükselmekte olan çığlıkların tümünü bu İtalyan mızıkasının susturmuş, boğmuş” olduğunu düşünerek yazısını şöyle bağlayacaktır:

“Ah, o zaman bir kez daha gördüm ve inandım ki bu kirli Bizans yıkıntısı içinde her şey yapmacık ve herkes yalancıdır.” Sf:65
parantez-8:

Süleyman Nazif (Doğum:1870 Ölüm:1927) Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemiyle Türkiye Cumhuriyeti başlangıcında hem devlette görev almış hem de yazın dünyasında varlığını sürdürmüştür. Şair, yazar ve aydındır.
Fakir yaşadı, fakir öldü. Vefat ettiğinde cenazesini kaldıracak mal varlığı bile yoktu. Cenazesi sürekli olarak bedava yazı verdiği Türk Tayyare Cemiyeti tarafından kaldırıldı. Cenazesi Ayasofya Camisinde kılınan namazdan sonra Eyüp’te toprağa verilmiştir. İstanbul Belediyesi kabri yapmıştır. Sonra mezarının yanına kadim dostu Mehmet Akif gömülmüştür. (Kaynak: www.tr.wikipedia.org )

Taylan Köken

17 Şubat 2014 Pazartesi

concordia yazlık tiyatrosu…

(Tepebaşı Bahçesi sahnesinde) Beş kuruşa Lecocq, Offenbach, Planquette, Varney gibi bir sürü Fransız bestecisinin yapıtlarını kulaklarına tıkmış olurlar. İtalyan operetlerine düşkün olanlar da Büyük Cadde’deki Concordia Yazlık Tiyatrosu’na atarlar kapağı. Castellan’nin yönetimindeki Opera topluluğu orada Verdi, Bellini, Donizetti ve Rossini’nin operalarını düz nefes etmiştir. Sf:64
parantez-7:

Değerli bilim adamı Metin And’ın “Eski İstanbul’da Yunan Sahnesi” isimli makalesinde Concordia’nın 1886 yılında yöneticilerinin A. Ksenato ve A. Livada olduğunu belirtmektedir. Yunan asıllı yöneticiler bu sahnede yine Yunan asıllı bestecilerin eserlerinin sahnelenmesini sağlamıştır. Spirodou Samaras’ın operası Flora Mirabilis F.Fontana’nın seslendirdiği bir eserdir. Yine Concordia ve Kadıköy’de temsiller veren bir Yunan Topluluğu Melesville’nin ‘Elle est Folle’, Octave Feuillet’nin ‘Dalida’ ve Dimitrios Koromilas’ın ‘O Thanatos tou Perikleous’ yani ‘Perikles’in Ölümü’ adlı tek bölümlük komedyasını oynamıştır.
 Taylan Köken

16 Şubat 2014 Pazar

sinemadan tiyatroya...

Bahçe’nin İngiliz Elçiliğine uzanan diliminde açılan yazlık tiyatro da –burası daha sonra Asri Sinema, ondan sonra da Komedi Tiyatrosu olacaktır- sık sık (Halit Ziya) damlar. Bu kez yanında kızı da vardır. Baba-kız orada hemen her zaman Kadri Raşit Paşa ile eşine de rastlar. Her iki aile çok az olan Türk seyirci sayısını arttırmakta büyük çabalar gösterir. Sf:64

Sahne sade düz, özensiz yapılmıştır. Sahne önünde üç dört sıra koltuk dizilidir. Bu sıranın arkasında ‘mevki’ denilen sandalyeden özensiz sıralar vardır. Koltuk 20 kuruş, ‘mevki’de sandalye 10 kuruş olmasına rağmen, Salah Bey buraların boş kaldığını, en arkada oturma yeri olmayan hasır üstünün 5 kuruşa alt alta, üst üste dolduğunu söylemektedir.
parantez-6:

Kadri Raşit Anday (Doğumu 1875- Ölümü 1949) Kadri Raşit Paşa olarak anılmaktadır. Babası askeri eczacı Mehmet Raşit Paşa’dır. Türkiye’nin ilk çocuk hastalıkları uzmanı olarak anılmaktadır. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapmış, ilk akademik Türk Çocuk Hekimidir.

Taylan Köken 

15 Şubat 2014 Cumartesi

mirat-ı şuun...

Tepebaşı Bahçesinde yemekler de yenilir. Hem alakart, hem tabldot yemek verilmektedir. Gerçek yemeklerin haricinde hayali yemeklerde verilmektedir. Halit Ziya, Mai ve Siyah romanına bahçede Mirat-ı Şuun (Olayların Aynası anlamında) Gazetesinin 10.yıl yemeği ile başlar. Roman kahramanı Ahmet Cemil yemekten uzaklaşır ve denize bakarak romanın Mai (Mavi) bölümünü anlatmaya başlar…
Hüseyin Cahit Yalçın da –Nadide’yi saymazsak- ilk romanın konusunu usuna düşüren Sevastopulos ailesinin kızlarını –romanda aile Diyapulo adıyla anılır- burada tanışmıştır. Ama o, romanın adını Hayal İçinde koymayı yeğler. Çünkü, kendisinin de dediği gibi kitaplarının adı (Hayat-ı Muhayyel, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri) hep hayaller, hakikatlerle doludur. Sf:63


Hamiş: Sevastopulos, Lebon denemesinde andığımız ünlü silah tüccarı Basil Zaharoff’un dayısıdır. Galata’da kumaş tüccarlığı yapmaktadır. Ve yeğenin genelev işletmesine çok kızmaktadır. 

Taylan Köken 

14 Şubat 2014 Cuma

yanko bey...

Beyoğlu’nun yosmaları kalburüstüdür ve Tepebaşı Bahçesinin yine kalburüstü beyleri, paşaları, mösyöleri ile hasbıhal içindedirler. Salah Bey sıralar matmazelleri: Nemseli Anna, Deli Eleni, Kara Katina, Arnavutköylü Poliniya, Çakır Uskuhi, Benli Anjel…

Ya matmazeller olurda çapkınlar olmaz mı? Hızlı erkeklerden biri de Sarayı Hümayun mimarı Yanko Bey’dir. Dahası, o buşu teknik hale getirmiştir. İçtiği şeyin parasını önceden öder, fırlamaya alesta bir durumda geleni, geçeni kollar. Sf:61
parantez-5:

II. Abdülhamit Döneminde saray ile ilişkisi olup, yarı özgür konumda çalışan gayrimüslim bir mimardır Yanko Bey. Babası Vasilaki İoannidis ile birlikte fiyatları yüksek olmasına rağmen Darülaceze Binasının inşa işi bu aileye II. Abdülhamit’in onayıyla verilmiştir. Devletin resmi başbakanın dışında padişahın hükümranlığıyla oluşmuş “ara kadro”lardan olan bir meslek grubu da mimarlık faaliyetleridir ve tamamen padişahın kontrolünde çalışırlardı…

Meraklısı İçin Not: Sayın Oya Şenyurt’un “II. Abdülhamit Döneminde İki Ünlü Saray Mimarının Siyasi İlişkileri” araştırmasına PDF dosyası olarak internet ortamında ulaşabilirsiniz… www.sosyalarastirmalar.com


Salah Bey Sözlüğü:

çağşaklı marşlar: çağşak; eklem yeri oynak, gevşek… ayrıca; eski, çakıllı yer, moloz…
züğürt takımı: fakir, ayak takımı…
ayak tepmek: tekme atmak…
mızıka kameriyesi: bahçe kameriyesinde çalan küçük orkestra…
ezelenmiş deniz: ezelenmek, yürekten dilemek, istemek…
kıvrak gülücükler: davetkar, çağıran gülümseme…
rampa etmek: yanaşmak, yavaşça yakınlaşıp ilgi göstermek…
flavtanın kahkahaları: flavta orta çağda çalınan, odundan yapılan üflemeli bir çalgıdır. Günümüzdeki blok flüt bu çalgıdan esinlenerek yapılmıştır.

Taylan Köken 

13 Şubat 2014 Perşembe

Comédie Française…

Belediye’nin Tepebaşı Bahçesi kiracısı ile yaptığı sözleşmede bir de kiracının Beyoğlu tiyatrolarına Avrupa’dan topluluklar getirmesi de yer alır. Servetifünun kuşağı operaları, operetleri, Comédie Française’i hep bu adamın yüzü suyuna seyretmiştir. Sf:61
parantez-4:

Semih Mümtaz, Tepebaşı Bahçesi kiracısının uyanık ve iş bilir bir işadamı olduğunu, sözleşmesine uyduğunu söylemektedir. Dünyanın en eski Devlet Tiyatrosu olan Comédie Française veya Théatre Français Tepebaşı Bahçesi işletmecisi tarafından o zamanın İstanbul’una getirilmiştir.
Semih Mümtaz Tepebaşı Bahçesi işletmesinin nasıl çalıştığını aktarmaktadır:
Garsonlar temiz giyinir, eller pırıl pırıl ve tırnaklar kökten kesilmiştir. Masalarda hızlı konuşulmaz, dirsekler masaya dayanmaz, sağa sola uzun bakılmaz, görgü kurallarına harfiyen uyulurmuş.
Rakı, gelen mezelerle içilir, mezeler, pastırmalı, sucuklu, sarımsaklı olmaz ve tercihen havyar ile içilirmiş…

Taylan Köken

12 Şubat 2014 Çarşamba

semih mümtaz s. ...

Bahçenin ortasında bir de yol vardır. Burada Semih Mümtaz S. demesine göre melek yüzlü kadınlar dolaşır. Sf:60


Yani Ahmet Semih Mümtaz Osmanlı bürokrasisinde rol almış ve II. Abdülhamid Döneminde özellikle saraya yakın olmasıyla saray ve yaşamını ayrıntılı anlatan yazılarıyla bilinmektedir. Eğin kökenli Mümtazefendiler ailesindendir.
 parantez-3:
Burası özel bir bahçedir. Kırk para ödenerek girilir. Kahve, gazoz, çay, Bomonti birasının dublesi kırk paradır. Avrupa birası içmek isterseniz o vakit beş kuruş ödemeniz gerekir. Sf:60
İsviçreli Bomonti kardeşler tarafından 1890 yılında Feriköy sırtlarında kurulan fabrika bulunduğu semte ismini vermiştir. 1938 yılında Tekel’e geçen fabrika, günümüzde Efes Pilsen bünyesinde markasını devam ettirmektedir.

Taylan Köken

11 Şubat 2014 Salı

petit champ...

Tepebaşına Frenkler Petit Champ adını vermişlerdir. 1854-1855 yılında Osmanlı ile birlikte Kırım Savaşında yan yana çarpışan Fransız askerleri İstanbul’a geldiğinde Petit Champ’da konaklayacak, üstadın tarifi ile ‘çağşaklı marşlar’ çalacaklardır.
Tepebaşı o yıllarda Beyoğlu’nun seyir teraslarından biridir. Haliç, Kasımpaşa bu noktadan harika görünmektedir. Bu seyir terası 1870 yılında Tepebaşı Bahçesi olarak düzenlenecektir. 1892 yılına gelindiğinde bu bahçenin kenarına Şehir Tiyatrosunun Dram Bölümü sahnesi yapılacaktır.

parantez-2:
Bahçenin dört bir yanı parmaklıklarla çevrilmiştir. Cumhuriyet Caddesine bakan yüzünde tek bir kapı vardır. iki yanında birer gişe. Bahçenin arka tarafları derin derin çukurlar, tümsekler, otlar, dikenler, molozlar, süprüntülerle doludur. Sf:60
Taylan Köken

10 Şubat 2014 Pazartesi

tepebaşı bahçesi...

Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabının üçüncü denemesi Tepebaşı Bahçesi’dir.
Deneme üstadımız bu kişisel tarihi kitabında devrin üç büyük edebi üstadını anarak başlar yazısına:

Yakup Kadri, Refik Halid, Abdülhak Şinasi kışın Lebon’da iseler, yazın da Tepebaşı Bahçesi’nin “bayağı ve aşağılık havası” ile ciğerlerini eğlendirmeye çalışırlar.
Tepebaşı Bahçesi’nin yerinde, geçen yüzyılda büyük bir mezarlık vardır. Kasımpaşa’ya inen bayır, selviler ve mezar taşlarıyla kaplıdır. Taşların arası otlarla dolu olduğu için burada günün her saatinde koyun, keçi, ineklerin otladığı görülür. Mahalle karıları da çamaşırlarını serer, kurutur.   Sf:59
parantez-1:
Şimdi www.tiyatromuzesi.org adresinden “Yüz Yıllık Efsane ‘Tepebaşı Dram Tiyatrosu’ yazısından bir bölümü buraya aktaralım:

YÜZ YILLIK EFSANE “TEPEBAŞI DRAM TİYATROSU”


Tepebaşı Dram Tiyatrosu, tiyatro tarihimizde efsane haline gelmiş, yeri hiçbir zaman doldurulamamış, yapıldığı günden itibaren yerli ve yabancı pek çok sanat gösterisinin uzun yıllar İstanbul'daki en gözde mekânı olmuştur. Sarah Bernhart'tan Comédie- Française'e, Darülbedayi'den Şehir Tiyatrosu'na, Şehir Operası'ndan Devlet Tiyatrosu'na, özel gecelere kadar pek çok tiyatro, müzik, konser ve gösteriye kapılarını açmıştır. İstanbul'un gelmiş geçmiş tüm belediye başkanları tarafından hep tarihi bir miras olarak tanımlanmış ama çoğu tarafından bir rant tepesi olarak görülmüştür. Yandıktan (ya da yakıldıktan) sonra yerine aynı şekliyle yapılması için yetkili makamlarca hep söz verilmiş hatta yarışmalar bile açılmış ancak hiçbir zaman bu sözler tutulmadığı gibi yerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi kendisi için "heyulâ" gibi bir bina yaptırmış, daha sonra bu binayı borcu karşılığında TRT'ye satmış ve ne yazık ki Tepebaşı Dram Tiyatrosu da hatıralarda kalmıştır.

Taylan Köken

9 Şubat 2014 Pazar

ayvalık'tan cunda'dan...

AHMET YORULMAZ
AYVALIK’TAN CUNDA’DAN / ANI-ANLATI / REMZİ / 2012 / 120 sayfa

Ahmet Yorulmaz’ın okumuş olduğum dördünce kitabıdır. Ben tür olarak böyle parça parça, biraz oradan biraz buradan deneme tadında yazılanlara bayılıyorum. Çünkü yazar kendini belli bir kalıba sokmadan yazıyor. Eskilerden, anılardan, izleklerde kalmış yaşmalardan damlalar ilgi çekici oluyor.
Ahmet Yorulmaz 9. sayfada Hıfzı Topuz’un bir kitabındaki girişinden aktarmış olduğu söz dikkat çekicidir: “Afrika’da bir ihtiyarın ölümünün bir kütüphanenin yok olmasıdır.” Ahmet Yorulmaz Ayvalık için bir çınardır. Onun belgelerinden, arşivinden ve belleğinden süzülen anılar ve bu anılar ışığında yapmış olduğu analizler çok değerlidir.
Bu kitapta o kadar çok yerin altını çizdim ki… Hepsi başka yazıların, başka araştırmaların başlangıcı olacak nitelikte. Fakat yazar iznim olmadan bu kitabın hiçbir bölümü çoğaltılmasından dediğinden buraya hiçbirini aktarmayacağım. Ayvalık için önemlidir bu kitap. Alınıp okunmalıdır.
Son söz olarak, yazarın aktardığı Sedat Aybar’ın tümcesini buraya aktaralım: 
Türk Rönesanss’ının merkezi Ayvalık’tır. Ayvalık biterse Türk Devrimi de biter. Türkiye’de her şey bitse, Ayvalık Türkiye’yi yeniden kurar. İlk kurşunu gene atar. Sf:79
    
Taylan Köken 

8 Şubat 2014 Cumartesi

kuşaklar...

AHMET YORULMAZ
KUŞAKLAR / ROMAN / GEYLAN / 1999 / 247 sayfa

Ahmet Yorulmaz Ayvalık’ta yaşamış bir gazetecidir öncelikle. Sonra da bir biriktirendir o. Ayvalık ile ilgili bilgiler, belgeler ve anılar. Onun eserlerinde hep düşsel bir yolculuğa çıkarsınız, tıpkı bir zaman makinesine binip eskiye gitmek gibi…
Kuşaklar ya da Ayvalık Yaşantısı kitabı Savaşın Çocukları kitabının devamıdır. Hasanaki yani Aynakis Hasan mübadil olarak anavatana gelmiş ve Ayvalık’ı yurt edinmiştir. Yazarın söylemiyle Hasanaki gerçek bir kişiliktir, onun haricindekiler tamamen kurmacıdır. Bu kurmaca anlatımında kişiler bu kitabı okuduğunda eminim bu benim veya bu babamdı, anamdı diye içlerinden geçirmektedirler.

Taylan Köken

7 Şubat 2014 Cuma

savaşın çocukları...

AHMET YORULMAZ
SAVAŞIN ÇOCUKLARI / ROMAN / GEYLAN / 2000 / 140 sayfa

Ahmet Yorulmaz bu romanının başında şöyle diyor: Bu roman zulüm görmüş Giritli’lerden sadece birinin, Hasanaki’nin, Aynakis Hasan’ın dramıdır.
1948 yılında Ayvalık’ta ölen bir Girit Mübadili’nin bıraktığı üç defterle oluşan bir romanı ve bunu izleyen ‘Kuşaklar ya da Ayvalık Yaşantısı’ romanını İngiliz antropoloji profesörlerinden Dr. Peter Loizos da, bir tezine dayanak yapmıştır.

Ayvalık hakkında kaynak araştırmasına girerseniz öne çıkan ilk isim Ahmet Yorulmaz’dır. O hayatı boyunca Ayvalık üzerine düşünmüş ve bu küçük tarihi şehrin gelişmesi için çaba göstermiştir. Ayvalık üzerine yazılan tüm tezler, tüm kitaplar için bir kaynak oluşturmuştur Ahmet Yorulmaz. Savaşın Çocukları 1997 yılında Belge Yayınları tarafından basılmış ve sonra iki baskı daha yapmıştır. Benim elimdeki kitap 4. baskı ve Geylan Kitabevi tarafından basılmıştır. Kitabın alt başlığı ise Girit’ten Sonra Ayvalık’tır. Kitabı 2000 yılında devam kitabıyla almış ve hemen okumuştum. Şimdi Ayvalık’da aradan 14 yıl geçtikten sonra altını çizdiğim koşukları buraya aktarıyorum.
İlk basamakları hor görme hiç,
Çünkü oraya basarak çıkarsın saraylara sf:7
*
İnce, uzun esmerim girsin sevi başına,
Çağındasın artık, değilsin on iki yaşında!
*
Gel değişelim kalplerimizi, al sen benimkini,
Görüp anlayasın, nasıl seviyorum küçüğüm seni!
*
Bahtımın yazgısıdır buna katlanmam,
Yerimde doğup, yabanda kocamam!
*
Denize saman atıyorum, ağır gelip batıyor
Başkaları kurşun atıyor, kanatlanıp uçuyor!
*
Yazgımı derenin karanlığında gördüm,
Kayalıklar üstündeydi, karalar giymiş

Kitabın özeti, ana fikri deyin ne derseniz deyin ama Girit’te yaşamış olan Türklerin durumunu ve ne olduklarını aşağıdaki satırlar özetler:
Yaslarımızda onlara bakarak, karalar giydik; Rumcayı anadilimiz yerine koyduk, ama dinimizle Türklüğü hiçbir zaman unutmadık. O denli ki, Girit Türkü’ne hem de Rumca olarak sorarlar: “Türk müsün Mehmet?” Yanıtı hem Rumcadır, hem de hazindir: “Meryem adına yemin ederim ki Türk’üm!” sf:13

Taylan Köken

6 Şubat 2014 Perşembe

alamut kalesi ve hasan el sabbah...

BERNARD LEWIS
ALAMUT KALESİ VE HASAN EL SABBAH / ARAŞTIRMA / NOKTA / 2012 /304 sayfa

Alamut Kalesi – Hasan el Sabah –Dailer –Suikastçılar –Hayali yaşamlar –Cennet –Batı’nın İslam’a Yaklaşımı –Oryantalizm –Bin Bir Gece Masalları –Tarikatlar –Sufizm –Ahlak –Bilgi –Acı Bilgi…
Yıllar önce Yurt yayınlarından okuduğum Alamut Kalesi romanının yazarı Wladimir Bartol belleğimde bu imgeleri bırakmıştı. Batının, “Doğu Uzmanı” olarak takdir ettiği, fikirlerine saygı duyduğu, dikkate aldığı, hatta Bush’un danışmalığını yapan Bernard Lewis’in kitabı bakalım olaylara nasıl bakıyordu? Gerçi kitaba başlamadan önce yazarı kısaca araştırmış ve bir ön yargım oluşmuştu. Yahudi idi. Ermeni meselesi için önce Türkiye görüşüne yakın analizler yayınlamış, sonra bu tezlerinden dönerek orta yollu bir analizi kitabına alarak Ermenilere çiçekler vermiştir. Hep şuna inanmışımdır: Romanla tarih yazılmaz… Zaten Lewis’in kitabı bir roman değil, olayı en ince ayrıntısına kadar açıklama niyetindeki bir tarih araştırmasıdır. Bence birçok safsata yerine olayı ilk kaynaklardan aktarak ve mümkün olduğunca tarafsız kalmaya çalışarak bu sıra dışı akımı analiz etmektedir.

Günümüzde İsmaili cemaatinin yaşayan lideri konumunda Ağa Han görülmektedir. O aynı zamanda köken olarak da Haşhaşilerin lideri konumundadır. Soy olarak bunu iddia ettiği ve kazandığı bir mahkeme kararıyla soyağaçlarını tüm dünyaya ilan etmişlerdir. Mısır Fatimileri Kuzey Afrika, Mısır, Suriye ve Mekke-Medine üzerinde hakimiyet kurmuşken, diğer Şia akımı olan İsmaililer ise diğer İslam diyarlarında hakim olmaya çalışmışlardır. Bu dinsel ayrışımlar ve çarpışmaların olması o devirde kuvvetli bir ülke ve devlet anlayışı olmamasından kaynaklanmıştır. Bu durum ve kargaşa, İslamiyet’i yeni seçen ve Sünni inancı benimseyen Türklere kadar sürmüştür.
       Türkler siyasi olarak güçlüdür, kuvvetlidir ve en önemlisi hırslıdır. Hem İsmailileri sindirirler, hem de Haçlı kuvvetlerine karşı koyarak yapılarını sağlamlaştırırlar. Kürt komutan Selahattin Eyyubi, Mısır’da Fatımi hanedanlığının sonunu getirir ve Mısır bir daha geri dönmemek üzere Sünnileşir.
Türkler askeri ve ekonomik olarak da güçlenmiştir. Aslında din Selçuklular için asla önemli olmamıştır. Belki sadece “araç” olarak kullanılmıştır. Bu karışık siyasi, askeri ve dini ortamda Hasan Sabbah yavaş yavaş kendini gösterecektir.
Hasan Sabah: Doğum tarihi bilinmiyor. On iki İmam Şiiliğinin kalesi olan, şimdiki İran’ın Kum Kentinde doğar. Pek kafasına yatmasa da ilk eğitimlerinin ardından Şii inancına ve İsmailiğe meyil eder. Mısır’a gidip burada üç yıl kalır. Eğitimini ve düşüncelerini burada iyice perçinler.
Bu noktadan sonra bilimsel olarak hiçbir gerçekliği olmamasına rağmen şu tez genel kabul görmüş ve anılmıştır: Hasan Sabah, Ömer Hayyam ve Nizamülmülk çocuk yaşta arkadaş olurlar ve ilk eğitimlerini beraber geçirirler. Sonra aralarında birbirlerine söz verirler ve kim ileride bir mevkii sahibi olursa, diğerlerine yardım edecek ve onlarında yükselmesini sağlayacaktır. Nizamülmülk Selçuklu veziri olur, diğer ikisi ondan yardım ister. Nizamülmülk onlara valilik önerir. Ömer Hayyam bunu yerine geçimini sağlamak için bir maaş talep eder ve kendini sanatına verir. Sabbah ise valilik gibi küçük bir görevi kendine hakaret sayar. Bunun üzerine Nizamülmülk onu saraya alır ve vezir yapar. Sabbah rahat durmayıp baş vezirliğe oynayınca bu durumdan rahatsız olan Nizamülmülk onu saraydan uzaklaştırır. Wladimir Bartol’un romanın da bu husumet böyle aktarılır. Oysa burumu hiçbir zaman böyle olmamıştır.        
Hasan Sabbah Mısır’dan fikirleri yüzünden uzaklaştırılır. Belli bir süre bölgeyi dolaşan Sabbah İran ile husumet halinde olan ve İslamiyet’i zar zor kabul eden Deylam Bölgesini kendine yurt edinir. 2000mt rakımlı, sert, dağlık bir coğrafyaya sahip bu bölgede iki dağın arasındaki vadide, yine çok sarp ve dik bir kayalığın üzerindeki Alamut Kalesini kendine yurt edinir.
Alamut Kalesi: Alamut’un kökü Aluh Amut’dur. Bu da “Kartalın Öğretisi” demektir ve bir çok kaynağın aktarmış olduğu gibi yani yine yanlış bir bilgi olan “Kartal Yuvası” demek değildir. Kaleyi ele geçirmeleri ile ilgili bir çok yanlış efsanenin aktarılması gibi…
Kendisine bağlı Dailer kaleyi ele geçirir ve Hasan Sabbah buraya yerleşir. Sabbah kaleye girişinden ölünceye kadar tam 35 yıl kaleden çıkmaz… Bu Sufi kişilik tüm zamanını kale içindeki odasında kitap okuyarak ve “Davet” kelamını geliştirmek üzerine adamıştır. Dünyevi zevklerden uzak, kanaatkar ve dindar bir yaşam sürmüştür. Sabbah kaleden hiç çıkmamış, sadece iki kez kalesinin damında görülmüştür.
Hasan Sabbah ve ona bağlı olan Dailer bölgede hem dini hem de ekonomik bir güç olarak varlıklarını göstermeye başlarlar. Kendilerine yakın olan stratejik önemdeki kaleleri ele geçirerek bölgede iyice güçlenirler. Bu güçlenmeden rahatsız olan bölgenin sahibi Sultan Melikşah veziri Nizamülmülk’e emir vererek, bölgenin hakimiyetini sağlamasını ister. Bir komutan ilk defa Alamut Kalesini ele geçirmek için harekete geçer. Çok sarp kayaların üzerinde bulunan Alamut çok uzun süren muhasaraya rağmen direnir. Bu kuşatmadan kurtulmak isteyen Hasan Sabbah ilk suikastlarını gerçekleştirir. Ve Selçuklu veziri Nizamülmülk halkın arasında çarşıda bıçaklanarak öldürülür. Böylece Hasan Sabbah ve onun fedaileri olan Haşhaşilerin dünya çapında tanınmasının ilk adımı bu suikastla atılmış olur.
Sultan Melikşah’ın vefatından sonra tahta Berkyaruk oturur. Onun hanedanlığında ve sonra gelen Sultanların hanedanlığında elliye yakın suikast gerçekleşir. Bunlar bilinen kayıtlı cinayetlerdir. Bunların yarısı Sultan Berkyaruk hakimiyetinde yapılır. Suikastlar yalnız Selçuklu sultanın çevresine yapılmaz. Zaman zaman onun düşmanları da hedef  tahtasındadır. Fakat önemli olan Selçuklu Devletinin otoritesidir ve bu otoriteye karşı tehdit oluşturan İsmaililer temizlenmelidir. Selçuklu tüm gücüyle Haşhaşilerin hakimiyeti altında kalelere saldırır. Alamut çok zor durumdadır ama bir şekilde dayanırlar. Bu sefer sistemli bir kuşatma yapılır. Önce bahar aylarında tarlalar yakılarak ekin depolamaları engellenir. Kale içindekiler aç bırakılır. Hatta öyle rivayetler vardır ki; bu kuşatmalarda aç kalan askerler otları dahi yedikleri anlatılır. Tam artık iş bitiyor denirken, Hasan Sabbah’ın imdadına Berkyaruk’un eceliyle ölümü gelir. Bu ani ölüm üzerine kuşatmalar kaldırılır. Yerine Sencer geçer ve ülkesinin karışıklıklarıyla ilgilenir. Sabbah da rahatlar ve Sultan Sencer’i rahatsız edecek bir davranış içinde bulunmaz.
Hasan Sabbah yalnız Selçuklular ile uğraşmaz. Dini vesayet yüzünden Mısır Fatimileri ile de çekişmektedirler. İsmaililer Fatımilerden bir kol olarak ayrılmalarını rağmen, güç hırsı sürekli çekişmelerini sağlamıştır. Mısır’da vezir El-Efdal’in öldürülmesi Sabbah’a yüklenir ama bilgi tam olarak kesin değildir. Aslında her iki taraf bu cinayeti sevinçle karşılar. Yeni vezir El-Mem’un’dur artık. El-Mem’un Hasan Sabbah’ı memnun eder. Yine de siyasi bir üslupla onların kendilerine katılmasını ister. Sabbah bunu kabul etmez ve Mısır Şiası yani Fatımiler kesin olarak İran Şiasından ayrılmış olur.
Hasan Sabbah artık yaşlanmıştır. Etkili bir hastalığa kapılır ve etrafına topladığı Dailer ve müritlerinden dördünü seçerek halife ilan eder ve ölür. Haşhaşilerin tüm kötü şöhretine rağmen Sabbah gerçek bir bilim insanıdır. İyi bir Müslüman’dır. İki oğlunu dahi şeriat kanunlarına uyarak öldürmekten kaçınmaz. Birincisi mütemadiyen şarap içmekte, diğer oğlu ise birini öldürmekten idam edilir. O bu yaşamıyla İran Şiasının öncü ve lider kişisi olarak tarihe geçmiştir.
Hasan Sabbah’ın yerine kıdemli bir Dai olan Buzurg-Ümid geçer. Sultan Sencer tahtını sağlama almıştır artık ve Haşhaşiler üzerine durumu kontrol etmek için Sabbah’ın ölümünden iki yıl sonra bir kuvvet gönderir. Saldırılara devam eder. Eceliyle ölen Buzurg-Ümid’in yerine onun oğlu Muhammed, onun yerine de oğlu Hasan varlıklarını Alamut Kalesinde sürdürerek İsmailileri ayakta tutarlar.
Ne Buzurg-Ümid ne Muhammed iktidarında suikastlar kesilmez. Sabbah dönemine göre daha az cinayet işlense de devam etmektedir. Fakat torun Hasan iktidara gelir gelmez hızla şeriat hükümlerinden uzaklaşacak, hatta kendilerine inanan halka da şeriat hükümlerini yasaklayacaktır. Hasan kendisinin bir Nizari olarak On İki İmam soyundan geldiğini iddia edecek ve kendi düsturunun ve yaptığı davranışlarını doğru olduğunu ve tartışılmaması gerektiğini söyleyecektir. Oysa Hasan Sabbah bile ömrü boyunca “Ben İmam soyundan gelmişim” dememektedir. Hasan’ın ardılı II. Muhammed 19 yaşında tahta çıkar ve babasının söylemine devam eder. II. Muhammed de şeriattan iyice uzaklaşır ve tebaasını da buna mecbur eder.
1194 yılında Harzemşah’lar Selçukluları yenilgiye uğratır ve Horasan’ı ele geçirirler. Artık bölgede yeni güç Harzemşahlardır. II. Muhammed bu yıllarda oğlu Celaleddin Hasan’ı tahta hazırlamaktadır. Yalnız oğlu babasının yolundan uzaktır. Büyüdükçe ve eğitim aldıkça babasının şeriattan uzaklaşmasını yanlış bulur ve babası tahtta iken Harzemşahlara bir mektup göndererek yolunun babasının yolu gibi olmayacağını, tahta kendisinin çıkması halinde hızla şeriata döneceğini taahhüt eder. Bu mektubun ardında II. Muhammed zehirlenerek öldürülmüştür. Tahta çıkan Celaleddin Hasan hızla şeriata döner ve eski hükümleri tekrar uygulamaya koyar ve Harzemşahların takdirini kazanır. Celaleddin Hasan Alamut’a gelmeden önce 1,5 yıl bölgedeki büyük güçleri ziyaret ederek nasıl bir politika izleyeceğini anlatır ve Geylan Emirliğinin dört prensesini kendine eş alarak öyle tahtına gelir. Bu durum tartışma konusudur. Kimilerine göre yeni lider samimidir, kimilerine göre ise babaları tarafından zarar gören İsmaili Düşüncesinin tekrar değer kazanması için takiyye yapmaktadır. Celaleddin Hasan’ın hükümranlığı on yıl sürmüş ve onun yerine daha dokuz yaşında iken Alaeddin Muhammed tahta geçmiştir. Celaleddin Hasan ise ya zehirlenerek, ya da hastalanarak vefat etmiştir. Nasıl olduğu bilinmiyor.
 Alaeddin hiçbir zaman hakimiyeti ele alamamıştır. Zaten küçüktür ve bu yıllarda topluluğu vezir yönetir. Alaeddin büyüdüğünde ise ‘melankoli’ hastalığına yakalanır ve hiçbir zaman devlet işlerine buluşmaz. En mağdur olan ise halktır. Şeriat ile eski uygulamalar arasında sıkışmışlardır. Bur durum aslında tam bir dağılma sürecidir. Bu zayıf durumda dahi Alaeddin Haşhaşiliğin düşüncesini oluşturan ‘Davet’i uygulamaya devam etmişlerdir. Bu sayede uzun yıllar sonra Hindistan’da bir Dai sayesinde İsmailiği yaymayı başarmışlardır.
Harzemşahları Cengiz Han sıkıştırmaktadır ve onları ezip geçmek isteyerek bölgeye hakim olmak isterler. Alaeddin, Cengiz Han ile sıcak ilişkiye girer. Bu ilişkiye aslında babası başlamıştır. Fakat Cengiz Han’ın ömrü kısa sürer ve vefat edince tahta oğlu Hülagü geçer. Hülagü Asya içlerinden hareket ederek Harzemşahları sıkıştırır. Bölgede ise yeni hakim kişi Alaeddin’in yerine Rükneddin tahta çıkmıştır. Hülagü orduları ile bölgeye gelir ama ne Rükneddin’in ne de ona bağlı olan Dailerin ellerindeki kalelere saldırmaz. Rükneddin ve yandaşlarının teslim olmasını ister. Rükneddin bu koca ordu karşısında çaresizdir ve teslim olur. Hülagü barış ile bölgeyi ele geçirmesine rağmen bir yolunu bulup Rükneddin ve ailesini yok eder. Hunlar bu kalelere girerek bir daha kullanılmayacak şekilde tahrip eder. Özellikle bir kültür sarayı konumundaki Alamut yerle bir olur. Eşsiz kütüphanesi ve arşivi yakılarak yok edilir. Artık bir soyun sonu gelmiştir. Ve Haşhaşiler tarihin sayfalarındaki yerini almıştır.
Haşhaşiler doğuda Alamut ve çevresinde varlıklarını sürdürürken, batıda da Suriye ve civarında kendine taraftar bulmuştur. Hasan Sabbah’ın görevlendirdiği ve bölgeye gönderdiği Sinan ünlenecek ve adından çok lakabıyla tarihe geçecektir. “Şeyh-ül Cebel” yani “Dağ Şeyhi” Sinan’ın unvanıdır. Nizari akımının Suriye’deki imamıdır. Sinan’ın müritleri onun olağanüstü güçlere sahip, kahraman ve veli bir kişi olduğuna inanmaktadır. Tıpkı Hasan el Sabbah gibi rakiplerini suikastlarla öldürerek ve korkutup, sindirerek kısa zamanda büyük üne kavuşmuştur. Sinan Haçlı Seferlerinin olduğu dönemde bu başıbozuk kuvvetlerle de uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu güçlerle kah savaşmış, kah barışmış, kah onlara vergi vermiştir. Çıkarına göre bu Hıristiyan ileri gelenlerine dahi suikastlar düzenlemişlerdir. Tıpkı Alamut gibi Mısır Fatımileri ile iktidar savaşı vermişlerdir. Bu savaş hem dini, hem siyasi yönde devam etmiştir. Memluk Sultanı  olan Baybars bu savaşı kazanır ve tüm kaleleri ele geçirerek bölgede Nizari hareketine son verir. Bugün bölgede Selamiye şehrinde yaşayan 50.000 İsmaili haricinde Şia inancına mensup halk kalmamıştır. Bunların bir kısmı lideri olarak Ağa Han’ı kabul etmektedir.
Kitabın son bölümü olan Niyet ve Nihayet bölümünde ise bu hareketin tüm tarihçiler tarafından nasıl farklı algılandığını ve bence çıkarına göre kullanıldığını görmekteyiz. Yakın zamanda Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan yıllarca kol kola çalıştığı “Hizmet” adındaki Fethullah Gülen Cemaatini “Haşhaşi” olarak yaftalamıştır. Burada bir ironi vardır aslında: Yıllarca İdari ve Siyasi suikastlar (İnsanlar öldürülmedi ama öldürülmekten beter edilerek, hapislere tıkılmıştır, işkenceler görmüştür ve suçsuz yere büyük cezalar almışlardır) yapan bu grup, iktidara karşı dönünce Haşhaşilikle suçlanmıştır…
Sırf İslam’ı kötülemek için haklarında değişik rivayetler, efsaneler üretilen Haşhaşiler hakkında analizler bu bölümde yazar tarafından yapılır. Tüm yanlış tezler, doğru tespitler yalın olarak verilir.
Haşhaşiler bilinen ilk terörist grup olarak nitelenebilir. Bunun sebebi sayılarının az olduğundan direk savaşa ve mücadeleye girememektedirler. Bu yüzden sarp yerleri seçerek, burada saklanmışlar ve suikastlarla büyük devletlere korku salarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Haşhaşiler Şia’dır. Bu yüzden çok az Şii ve Hıristiyan öldürmüşlerdir. Çoğunluğa yakınını Sünni inanca mensup olanları öldürmüşlerdir. Haşhaşiler bu yüzden İslam Dini için bir tehdit olarak görülmüştür. Mücadelelerinde hiçbir fikri başarı elde edememişlerdir. Mehdilik kavramıyla uzak diyarlarda yaşayan topluluklardan, halktan kendilerini destekleyen ve inan insanlar bulmuşlar ve varlıklarını sürdürmüşlerdir. Hasan Sabbah ve müritleri bu memnun olmayan halkı iyi yönetmiş, disiplinli olarak, itikatlarına samimi şekilde bağlılıklarıyla şiddeti ve tedhişi çok iyi organize edebilmişlerdir. Tüm bunların sonunda gelinen noktada ise hareket mutlak olarak yenilmiş ve yok edilmiştir. Mevcut düzeni yıkmaya yönelik hareket eden bu aşırı Şia grubu hiçbir kenti bile ellerinde tutamamıştır ve tarihin tozlu sayfalarında yok olmuştur.
Muhakkak bu hareketi günümüzde taklit edenler vardır. Din adına yapılan hiçbir terör eylemi o düşünceyi haklı çıkarmaz ve her tedhiş tarih içinde başarılı olamadan yok olup gidecektir.                                               
Taylan Köken

5 Şubat 2014 Çarşamba

rüştü onur...

SALÂH BİRSEL
RÜŞTÜ ONUR / ŞİİR / SEL / 2012 / 125 sayfa

Her şey Kelebeğin Rüyası filmini seyretmemle başladı. Yılmaz Erdoğan’ın yazıp, yönettiği ve oynadığı bu filmin ertesi günü kitabın siparişini verdim elime ulaşır ulaşmaz da aynı gün kitabı bitirdim.
Rüştü Onur henüz 22 yaşında vefat etmiş hiçbir kitabı yayınlanmamış, ama yayınlanmış olan birkaç şiiri ile gelecek vadeden bir şair olarak anılmıştır.
Verem denilen illete, Zonguldak’ta olsa olsa bakımsızlıktan ve kötü yaşam koşullarından yakalanarak arkadaşı ile birlikte genç yaşta aramızdan ayrılmıştır. Filmi izlerken ve kitabı okurken insanın içi acıyor gerçekten ve ne kadar yazık diye düşünüyorsunuz… Kim bilir kimler o yıllarda aynı koşullardan hayata gözlerini yumuyordu?
Salah Birsel öleli uzun yıllar oldu. Bu yüzden yeni kitapları çıkmadığından elimde olan ciddi külliyata yeni bir kitap eklemiyordum. Bu filmle birlikte ilk baskısı Yeditepe Yayınları tarafından 1956 yılında yapılan kitap, filmin başarısı üzerine 2012 yılında Rüştü Onur’un birkaç yazısı da ilave edilerek tekrar basılmıştır. Ben bu kitabı kitap listelerimde Şiir bölümüne koydum. Oysa kitap yalnız şiirlerden oluşmuyor. Mektupları, Ardından Yazılanlar ve Yeni Zonguldak Gazetesi’ndeki Yazılardan oluşmaktadır. Rüştü Onur bir şair olarak yaşadı ve öldü. Hiç kitabı basılmadı… Bu yüzden onun bu kitabı bir şiir kitabıdır benim gözümde…
Salah Bey bu kitapla eski bir dosta hak ettiği saygıyı, ilgiyi göstermiş ve ona olan borcunu ödemiştir.
Kitaptan şunları aktaracağım:

Halkevi kütüphanesi yeni gelen her şeyi önce bana haber veriyor. Ben sansür gibiyim. Yeni gelen her kitap, mecmua, gazete önce benden geçiyor.
-
Kastamonu’da hocamız Abdülbaki Gölpınarlı idi. Sf:75
Rüştü Onur’un şairliği ve edebiyata olan açlığının sebebi hocasındanmış. Gölpınarlı büyük bir araştırmacı ve değerli bir bilim adamıdır.
*
Gel denilinceye kadar Amele Birliği Hastanesine. Bunu ben değil doktorlar istiyor. Muzaffer Tayyip ile yan yana yatacağız. Zavallı çocuk bir aydır yatıyor. Beni görünce kim bilir ne kadar sevinecek. Bahtsız iki şair yarın aynı koğuşta yan yana ölümü düşünecekler. Salah her şeyden nefret ediyorum. Biz hastayız. Bakılmak lazım, hani para, hani sanatoryum, hani şefkat? Altı aydır sıra bekliyorum. Ağır hasta olsaydık, sanatoryum emri, biz toprağa döndükten sonra gelecekti. Hayat bu. Tuttuğum her kapının kulpu elimde kaldı. Güvendiğim bütün dağlara kar yağdı. Ve ben bütün şiirlerimi mahrumiyet içinde yazdığım halde onlarda neden saadet kokuyor? Saadeti ömrümde bir kez tatmamış adam değilim. Ve bütün insanlara haykırıyorum: Ben sizi düşünüyorum. Sizin beni düşünmediğinizi bildiğim halde. Ne yazayım kardeşim? Ben zaten yazılmış bir mektubum ki bütün postalar bırakacak bir yer bulamadılar. Sf:83
*
Bugün çok sevdiğim dünyaya doyamayacağım gibi geliyor bana. Daha koklamdığım çiçekler var, tadamadığım meyveler, havasını teneffüs edemediğim, insanlarıyla omuz omuza gezemediğim şehirler. Ve nihayet yazamadığım şiirler. Ben ölecek adam değilim Salah. Sf:85
*  

Nedamet

Tanrım açamadık içimizi
Artık buluşmak mahşere kaldı.

Ne yelken ne gemi var limanda
Kaçmak bir uzun sefere kaldı.

Mercan bir sahildeymiş gemiler
Bulmak kasvetli günlere kaldı. Sf:28
*

Denize Serenad

Neyim varsa
Sana bırakmalıyım deniz
Sende geçmeli mevsimlerim
Sende çiçek açmalı ağaçlarım

Sende yaşamalıyım deniz,
Asi ve hür
Sende ölmeliyim
Bulutlara bakarak. Tsf:38
*

İtiraf

Ben,
Gülebilmeniz için ağlıyan
Ağlayabilmeniz için gülen adam.
Ben bir târik-i dünya
Hallac-ı Mansur’dan sonra
Benim derim yüzülecek
Zonguldak’ta
Ve gözlerime mil çekilecek.

Ben bir târik-i dünya
Ne ev ne bark
Ne çoluk çocuk sahibi.
Bütün malı mülküm
Ellerim ayaklarım
Ve gözlerim.
Kupkuru bir kuyudayım ki
Yusuf’u özlerim. Sf:64
*

Hülâsa         
        
                    Cahit Sıtkı Tarancı’ya

Ben ölsem be anacağım
Nem var ki sana kalacak.
Ceketimi kasap alacak,
Pardösümü bakkal
Borcuma mahsuben…
Ya aşklarım
Ya şiirlerim n’olacak
Ya sen ele güne karşı
Nasıl bakacaksın insan yüzüne.
Hulâsa anacığım
Ne ambarda darım
Ne evde karım var.
Çıplak doğurdun beni
Çıplak gideceğim… sf:69
    
Taylan Köken

4 Şubat 2014 Salı

horace bristol...

Horace Bristol (1908-1997) Amerikalı bir fotoğraf sanatçısı. Eserleri bir çok dergide yayınlanmıştır...
Eserlerinin bir kısmına www.horacebristol.com adresinden ulaşabilirsiniz...

Taylan Köken

3 Şubat 2014 Pazartesi

robert clark...

Robert Clark fotoları görsel bellek için harika çalışmalar... Siteleri:
www.robertclarkphotography.com ve www.robertclark.com 

Taylan Köken

2 Şubat 2014 Pazar

boşlukta bir noktayım...

boşlukta bir noktayım
senden uzak sanki rüyadayım
etrafımda gölgeler dört duvar
seni arar kollarım
yalnızlık yollar gibi uzar gider
korkar sendelerim
özlerim anlatamam
sensiz yapamam
kararır gözlerim

17 Şubat 1935- 02 Şubat 2007

Olcay Köken'in oğlu...

1 Şubat 2014 Cumartesi

fritz khan...

Fritz Khan insan anatomisi üzerine çalışan ve illüstrasyonlarının harika sanat eserleri olduğuna inandığım bir sanatçı...  www.fritz-kahn.com adresinde bu eserleri ve açıklamalarını bulabilirsiniz...

Taylan Köken