27 Eylül 2011 Salı

nereye dönersin...

yüzümüzü batı'ya dönmek, bu coğrafyada kıçımızı da doğuya dönmek anlamına geliyor... cüneyt özdemir

taylan köken 

26 Eylül 2011 Pazartesi

25 Eylül 2011 Pazar

ata sözü...

ata sözlerini doğrulamak için yaşıyoruz sanki! met-üst

taylan köken

21 Eylül 2011 Çarşamba

masumiyet...

her yurttaş bir suç uydurulana kadar masumdur! met-üst

taylan köken

20 Eylül 2011 Salı

19 Eylül 2011 Pazartesi

istediğine...

insanlar duyduklarına gördüklerine olan bitene değil istediklerine inanıyorlar artık! met-üst

taylan köken

18 Eylül 2011 Pazar

17 Eylül 2011 Cumartesi

kural...

değişmez kural: bir şey lezzetliyse sağlığa zararlıdır, eğlenceliyse yasaktır, zevkliyse günahtır! met-üst

taylan köken

16 Eylül 2011 Cuma

rüya...

dün gece rüyama nur yüzlü polisler girdi bilinçaltımın altını üstüne getirip gittiler! met-üst

taylan köken

15 Eylül 2011 Perşembe

çin atasözü...

sürekli geçmişten söz edenlerin gelecekten hiç umudu yok demektir...

taylan köken 

14 Eylül 2011 Çarşamba

çamlıhemşin'de ne işim var?

kardeşim benim rize'de ne işim var, çalıhemşin'de ne işim var diyorsunuz ve gidemiyorsunuz oraya, çünkü kimseyi tanımıyorsunuz... o zaman www.caynig.com bir göz atın ve iletişim bilgilerini bir kenara yazın... o zaman sormazsınız kendinize benim çalıhemşin'de ne işim var diye...

taylan köken 

13 Eylül 2011 Salı

mektepten memlekete...


konur ertop
mektepten memlekete / yaşam / sel /1998 / 183 sayfa

konur ertop türk şiirinin büyük üstadı yahya kemal beyatlı’nın yaşamını resimler eşliğinde bize aktarıyor. sel yayınlarının temel taşlar serisinin sekizinci kitabıdır, mektepten memlekete…

Bir gün Ziya Gökalp, Yahya Kemal’in geçmişine bağlılığına sataşarak,
“Harabisin harabati değilsin
Gözün mazidedir ati değilsin”
Dedi. Yahya Kemal doğaçlama cevap verir:
“Ne harabi ne harabatiyim
Kökü mazide olan atiyim.” sf.54

Anadolu’yu istila eden Türkler bu topraklarda ayrı bir Türklük ve Müslümanlık örneği koymaya başlarlar. Bu tespit Yahya Kemal’e ait ki çok isabetlidir… O bu görüşünü Türk Müslümanlığı olarak dillendirir. Bu görüşün ayrıntılarını, kitapta bulunan Türk Müslümanlığı başlığı altında bulabilirsiniz.

Yahya Kemal şiiri eskiye dayanır ve zamanında çok eleştirilmesine rağmen, zaman içinde onun şiirinin içinde bulunduğu değerle günümüze kadar geldiği görülür.
Zaman o gül gibi gül görmemiş zaman olalı
Gülün güzelliği dillerde dâstân olalı. sf.131

O İstanbul aşığı bir ozandı. Belki en güzel şiirleri İstanbul üzerinedir.
Rüya gibi bir akşamı seyretmeye geldin
Çok benzediğin memleketin her tepesinde.
Baktım: Konuşurken daha bir kere güzeldin,
İstanbul’u duydum daha bir kere sesinde. sf.143

O bir şairdi: kendine ait düşünceleri olan, tarzı olan ve bunu kabul ettiren. O bir milletvekili idi: Türkiye’nin kuruluş yıllarında vatanına hizmet eden. O bir gezgindi: Yalnız milletvekili olarak değil de, yurtdışı görevlerle de memleketine hizmet etmiştir. O bir hocaydı: Yetiştirdiği öğrenciler onun bilge kişiliğini hep takdir etmiştir. O halkın adamıydı: Yeni gelişen Türk şiirine tezat şiirler yazsa da, onun izleyicileri (ki halen devam ediyor) hep halktan yana olmuşlardır.
Cahit Tanyol’un kitabın 168. sayfasında söyledikleri onu özetliyor sanırım: “Yahya Kemal birbiriyle hiç, ama hiç ilişkisi olmayan çeşitli sınıflara ve anlayışlara sahip insanlardan oluşmuş bir hayranlar ordusuyla çevrilmişti. O, şairden fazla, bir hükümdara benziyordu. Devlet adamı, profesör, estet, şair, rint, yobaz, mümin, derviş, mistik, dindar, dinsiz, kozmopolit, nasyonalist, asker, hoca, komünist ve ırkçılardan oluşmuş bir manevi tebası vardı.”

Hiç evlenmedi. Evliliğe karşı değildi. Hem hayat şartları hem ekonomik sebeplerden dolayı buna imkân bulamadı. Hiç evi olmadı. Ömrünün son 16 yılını Park Otel’in 165 nolu odasında geçirdi. Orada birçok kez olduğu gibi yalnız geceler geçirdi. Onun son durumuna ait olan şu sözler sanırım üstadın ruh halini anlatmaktadır.
“Ben şu otel odasında yalnızlığı bütün dehşetiyle duyarım. Ne şiir, ne kitap ne de dostlarım beni bu korkunç yalnızlıktan çekip alabilirler.” sf.160

taylan köken


12 Eylül 2011 Pazartesi

yeşil atlas...

ilk sayısından beri atlas dergisini okuyorum ve biriktiriyorum. yeşil atlas, tarih atlas, foto atlas, istanbul atlas gibi extra dergilerde çıkaran atlas dergisinin yeşil atlas'ı eski sayıları ile birlikte internette. değerlendirim derim... www.yesilatlas.com 

taylan köken

11 Eylül 2011 Pazar

sivil denemeler kara...

ECE AYHAN
SİVİL DENEMELER KARA/DENEME/YKY/1998/82 sayfa

‘SİVİL DENEMELER KARA’ ÜZERİNE BİR DENEME

Başka hiçbir yazarın kitabında bu kadar iz bırakmıyorum. Bunu ben de bilmiyorum. Çok mu yakın Ece Ayhan. Şiiri değil. Ama düşünceleri, karşı olması, en çok da benim olamadığım olduğu için...

10 Eylül 2011 Cumartesi

azdavay...

küre dağları milli parkı, ülkemizin en dokunulmamış, en temiz ve en korunan milli parkıdır. bu milli parkın en önemli yürüyüş parkurları bir kitapta toplandı. yok ben kitabı alamam derseniz de, önce azdavay kaymakamlığının resmi sitesini ziyaret edin (www.azdavay.gov.tr) oradan da bu yürüyüş ve bisiklet parkurlarının kayıtlı olduğu GPS koordinatlarının bulunduğu siteyi ziyaret edebilirsiniz. www.azdavayyuruyus.com 

taylan köken    

9 Eylül 2011 Cuma

aynalı denemeler...

ECE AYHAN
AYNALI DENEMELER/DENEME/YKY/1995/86 sayfa
"AYNALI DENEMELER" KİTABI ÜZERİNE BİR DENEME
önsöz
Ece Ayhan'ın,son şiirlerini yazdığı
"Son Şiirler" kitabının arkasına not düşmüşüm;
"Ece Ayhan'ın şiirini 'Karaşın' yapanlara bin lanet!
O orospuların ve pezevenklerin generalidir ki; Sevmiştir hep şiiri." (28.10.1994)
şimdi,
bugün,
yine okuyorum,
Ece Ayhan'ı.
"Aynalı Denemeler" kitabını.
İşbu deneme,
bu "ki-bab"tan yola çıkılarak yazıldı.

8 Eylül 2011 Perşembe

ayvalık kültür ve sanat günleri...

http://www.vidivodo.com/308435/mujdat-gezen-_-siirim-geldi-birakin-beni

dün gece müjdat gezen usta "ayvalık kültür ve sanat günleri 2011" kapsamında amfi tiyatroda "acayip bir oyun" isimli tek kişilik gösterisini sundu... harikaydı... gösterisinde yer alan bazı şiirler ve fazlası yukarıdaki linkde mevcut... savaş dinçel'in seslendirdiği "şizo şems" şiirine bayıldım...

taylan köken  

7 Eylül 2011 Çarşamba

hayalet gemi -9...

hayalet gemi
haziran1993 / sayı:9 / 47 sayfa

aşk dediğimiz, vahim bir yanlış anlaşılmadır. sf.7

aşk; uzaklaştığında başlar.

burası tam da başka bir toprak… ama siz başka bir ağaç olamazsınız…
ancak, oranın bir ağacı olabilirsiniz… ya da uçup gidersiniz…

canlı kalmanın koşuludur bu; öyle ya, unutmasaydım, ölürdüm. sf.15

nesne her zaman uzakta değil midir? kendinden geçme bir değildir; iki sözcük vardır: pothos, burada olmayan varlığa duyulan istek, bir de himeros, buradaki varlığa duyulan istek, daha yakıcısı. sf.15

ben ölüm korkusunu, ölüm sonrasını düşünenlere bırakmış olanlardanım. f.r.atay sf.16

taylan köken


6 Eylül 2011 Salı

hayalet gemi -8...

hayalet gemi
haziran 1993 / sayı:8 / 47 sayfa

insanın içinde bir saat olduğundan söz ederler. sf.8

bana bir çocuk verin her ne istiyorsanız yapayım. insan doğanın sıradan bir parçasıdır tıpkı bir saat gibi mekanik kanunlarına göre işler ve en önemlisi de her sonucun bir sebebi vardır. eğer sebebini bilirsem sonucunu da önceden görebilirim. watson sf.12

gitmek, ölmektir biraz da… fransız atasözü sf.19

her şey evrensel bir belleğe ait olacaktır. borges sf.21

hüzünse ölümün yaşayan halidir… sf.23

taylan köken 

5 Eylül 2011 Pazartesi

henüz onyedi yaşında...

ahmed mithat efendi
henüz onyedi yaşında / roman / bordo-siyah / 2004 / 334 sayfa

ahmed mithat efendi türk yazınının öncülerindendir. 1844 yılında istanbul tophane’de doğup 1913 yılında vefat eden ahmed mithat edebiyatın her türünde yapıtlar vermiştir.

“henüz onyedi yaşında” istanbul’un fuhuş hayatını anlatan gerçekçi türde yazılmış bir romandır. yazar muhtemelen gerçek olan kahramanlarının ağzından ve yaşadıklarından yola çıkarak dönemin hayatını en açık bir biçimde günümüze taşır.

17 yaşındaki rum kalyopi, tecrübeli ermeni agavni ve onların patroniçeleri olan maryanko dudu hanım’ın yaşayışları ile devrin fuhuş hayatı irdelenir.
bu hayatın içine tesadüf eseri giren ahmed ve hulusi efendiler uzun uğraşlar sonucu kalyopi’yi bu acımasız hayatın içinden kurtarırlar.

kalyopi denilen kız hemen yukarıya koşup “kocacığım! uyandınız mı?” deyince, ahmed efendi sanki yüreği ve ciğerleri üzerine bir güğüm kaynar su dökülmüş gibi bir şeyler duydu. “koca!” sözüne şaştığı halde şimdi dostça bir de küçültme eki ile kendisine “kocacığım!” deniliyor. erkeğe bu hitabı olur olmaz nikahlı eş bile edemez.  sf.71 

“bizim gibi günahkârlar için, kocacığım diyecek, müşterilerimizden başka kim olabilir?” sf.81

bekri mustafa’nın torunu değiliz ya? arada bir içeriz. sf.97

pazarlıksız giren, haksız çıkar. sf.126

böyle şeylerde emir ve ferman hazret-i rakınındır. sf.144

yani ak yazılı sultanındır… sf.145

Taylan Köken

4 Eylül 2011 Pazar

morötesi requiem...


ece ayhan
morötesi requiem / anlatı / yky / 1997 /104 sayfa

mor ötesi requiem benim için başka bir ece ayhan destanı. öyle yazıyor ki sanki, muhabbet ediyor. ece ayhan okunası bir adam, çünkü sorguluyor...

‘MORÖTESİ REQUİEM’ ÜZERİNE BİR DENEME

“Bir, hiç, bilge (derviş)
Gerçeğin bilinebilirliğini söylemez.”

I.                   bab:
Fuhşun, dünya, İskenderiye ve İstanbul kıyılarında durdukça duracak, anasına, sonsuz ve ölümsüz Çanakkaleli Melahat’a adanmıştır.

Evet, evet yaman ve taşaklı kadındı.

II.                bab:
Şimdiler, geçmişe bıçkın, çakırpençe ve bitirim günlerimi anarken; heyecandan zaman zaman ayağa kalkarak, beni tanıyanlarca biraz anlamsız kaçabilecek, bir biçimde ve birdenbire ‘Mor Orospu!’ diye sesleniyorum kendi kendime boşluğa doğru.
Benim ‘Mor Orospum’ ise, öyle bir kadındı ki, elle yapılan “adam sen de! Boşver!” işaretini kıçıyla yapardı. “Aldırma anam, hayat böyledir işte.”

Benim söyleyebileceklerim yetersiz kalacaktır...
Çünkü o çağa ilişkin söylenebilecek olanları söylemiş defaten...
Karınca kararınca, herkesin dinine küfür ederek ve sürekli arka bahçede top oynayıp, onca azara rağmen konu komşunun camlarını kırmaktan vaz-caymamıştır, Kral Ece Ayhan...
Orospular normal yaşamının bir parçası olmuş ki; anlamaktan ve anlatmaktan bıkmamış, uslanmamıştır. Ağzıbozuk bir minyatür olarak tasarlanmış bu kibabta, ben sadece altı çizilmiş bir yaşamın, altı çizilmiş parçalarını aktarabilirim sizlere...


III.             bab:
‘Fuhuş’ sözcüğü, bana göre, çarpıcı bir sözcüktür. (Söz-çük tür) Ayrıca bu sözcüğün bir albenisi de vardır. Sözcük, iş işlerken söylendiği gibi, ‘fahiş’le falan da ilgisi yoktur. Yeri gelince ucuz da olabilir. Ben ‘ucuz’ yerine ‘ekmeğin boyunca’ demeyi seçerim.


IV.             bab:
Sait Faik’li bir gece. Kadına ihtiyaç duyar S.Faik. Adrese gittiğinde;

“Hastayım” der. “Şoparlarla döşekte yatıyorum. Ayıptır söylemesi aybaşı olmuşum. Yok. A-anh. Şimdi olmaz!” der.
Böyle bir cevaptan Sait Faik’in kaşları iyice çatılmıştır. Kadın numara yapıyor sanıyordur.
“Höst! Hadi!”
Kadın, bürümcüğünün eteklerine yapışmış bir küçük kız çocuğuyladır.
“Valla abi, iki gözüm önüme aksın, hakikat konuşuyorum.”
Sait Faik’in başını iki yana sallamasından yine de inanmadığını anlayınca, apış arasından kanlı bir bez çıkararak gösterir:
“Nah!”


V.                bab:
“Hiç değilse tabutum uzun olsun” diyordu bir cüce.


VI.             bab:
Abdülbakiy Gölpınarlı Mezhepler ve Tarikatlar adlı sağlam ama çala kalem yazılmış araştırma kitabını yazıyordur;
Abdülbakiy, rakı içiyordur, Üsküdar, Toygartepe, üst kattaki odasında evde. Ramazan ayıdır da.
“Şey, der kekeleyerek ama gülümsemektedir.
Merdivenler çürüdü de, Ramazan çıkamadı! Hadi şerefe!”


VII.          bab:
Mydos=Eceabat
Ece=Ağabey
Ecebey=Eceabat
Ece baba...


VIII.       bab:
“Çift ücret verilince, bizim delikanlılar ne hikmetse kadınları bağırtarak, şakır şukur sevişirlerdi Büyük Ziba’da. Düzayak evler ve yer yatağı. Kerevette de ayrı yatak.

Dış duvarda bir yazı:
-          Dökersen, bacağımı sokayım!”


IX.             bab:
“- Sen, insanoğlunu öperek mi ele verirsin!”


X.                bab:
Kapıcı Manuk’un kızı Mari’yi terasa çıkardık. Terasta kırık bir su küpü vardı. Mari’yi sırt üstü üzerine yatırdık.
(En üst kat olduğu için bir yerden görülmezdi.)

Siyah göğüslükten yapılmış donunu aşağı indirdik sıyırdık. Nedense çoraplarını da. Orası, yukarıdan aşağıya bir çizgi olarak, bir porselen tabak gibi açılmak üzereydi. Mari, boyuna:

“Yapın ama içime işemeyin!”  diyordu.
(O içine işendiğini sanıyormuş. 12-13 yaşlarındaydı.)

Kemik problemi yüzünden boyu belli bir seviyede kalan Y. bizden 2-3 yaş kadar büyüktü. Yaptıklarını kimseler duymasın diye mahallenin arka bahçesinde, ballandırarak anlatırdı. Onun sitesinde oturan iki erkek çocuk vardı. Bu çocukları düzerdi. Daha zevkli olduğunu söylerdi! İşte böyle oluşuyor kopukluklar. Bedensel değil de, ruhsal bozukluklar üstüne kurulmuş çarpık cinsel ilişkiler, ömür boyu sürebilecek sorunların başlangıcını doğuruyor... Hem o çocuklara da kötü gözle bakardık. Y. ise, daha oluşmamış öz güvenimizin yanlış kahramanıydı... Yıllar sonra bu çarpıklığın anca farkında oluyorduk.
Ayrıca bunları yazabilmek bile, benim gibi biri için cesaret işi. Her şahsın böyle bir ‘gizli tarihi’  ‘mahrem tarihi’ vardır, yaşam adına. Bunları dillendirmemenin o kadar da önemli olmadığını çok sonraları anladım.... 


XI.             bab:
“Dağlardan çam ormanlardan Antalya’ya kendisine baktırmak için yaşlı bir Yörük kadını.
Doktor:
“Aç bakayım ağzını.. Aaa! De bakayım, bir nefes.”
Bu sefer Yörük kadını kalın sesiyle doktora soruyor:
“Karacaoğlan’dan mı?”


XII.          bab:
Orospular bir ağızdan karmakarışık şarkı söylüyorlar.
“-Biliyor musun? Unutamıyorum onu. Kendisi kantar idaresinde çalışırdı, beni güldürmek için şeyiyle beni kaldırırdı. Kıçıyla da, osurarak şarkı söylerdi.”

“-Amcıklar vergi ödemezler canikom!”


XIII.       bab:
“Gecenin bir vakti, Avcılar’dan Esenler’e doğru yürüyorum. Yolun kıyısında, birdenbire oldu bu, saçı başı dağılmış dağınık bir kadın gördüm. Bir ayağının çorabı yoktu. Çoraplı ayağının da iskarpini yoktu.

-Körolası ekmek parası, ekmek parası! Diye dövünüyordu: Körolası!


XIV.       bab:
Üstü kapalı kilise: (Meryemana Ermeni Katolik Kilisesi)
Arkadaşlar, oyun arkadaşları, sokak arkadaşları Yetvart, Delda, Kalyopi, Despina ve arkadaş olmayan ve biz çocukları altı kuruşa koyun kırkar gibi tıraş eden kırsaçlı Ermeni ihtiyar berber.”

Bakırköy’den taşınana kadar hep aynı berbere gittim. Refik’ti adı. Hasta derecesinde at yarışı oynardı. İyi berberdi. Bostancı’dan müşterisi gelirdi. Ama dükkanda bulursan tıraş olurdun. Arada babası gelirdi dükkana. Tesadüf böyle bir günde Refik dükkanda yok, yine yarışta tabi. Bir müşteri girdi içeri, Refiğin dükkanda olmadığını görünce şakayla karışık basıverdi küfrü: “Nerde lan bu orospu çocuğu!”
Babasını bir daha dükkanda gören olmamış...


Refik atları işinden de, arkadaşlarından da çok sevdi. Önce Osmaniye Yolu’nda bir dükkan açtı. Biz uzak olmasına rağmen oraya da gittik. Sonra atlar onu iyice çekti ve hipodromda bir dükkan açtığını duydum. Artık namaza gider gibi, her yarışta  dükkanı kapatıp yarışa koşuyordu. Hayat işte!


XV.          bab:
“Haydi hep birlikte Emniyet Amirliği’ne gidiş. Başkomiser Sait’in arkadaşı ya. Bir işlem yapılmaz, taraflar barıştırılmıştır. Orman birahanesinin sahibi ve garsonlar zaten boynu eğiktir, azınlık.”

Benim azınlıktan bir arkadaşım olmuştu. T. Erkekti.  Ben geçmediğim için benimle arkadaşlığı iyiydi. Evine girerdim. O da benim evime gelirdi. Çocuklukta çok az kişi çok az kişinin evini bilirdi. Sonra sebebini hatırlamadığım bir sebepten küsmüştüm... Çok kızdırmıştı beni. Bir daha hiç konuşmamıştım onunla... Sonra sonra öğrendim, Ermeniymiş... Boş ver demişti mahalle arkadaşlarım. Deymez demişlerdi. Oysa sürseydi dostluğumuz, bir azınlık arkadaşım olmuş olacaktı. Çok sonraları başka kişilerde arkadaşım oldu. Bunlar arasında Ermeniler de vardı. Onların dinsel sebeplerden dolayı yaşadığı zorlukları, açmazları gördüm, üzüldüm... Onların cinsel çıkmazlarını gördüm...


XVI.       bab:
“Üstelik de fuhuş modern şiirle çaktırmadan kucak kucağa idi, buyur ayır ayırabilirsen!”

“Yine dizlerini yumruklamaya başlar.

Amı seğirmek.

Buğday tenli delikanlının dudaklarını ve orasını görünce kadının amı seğirtiverdi. Bir aşağı bir yukarı bir kıpı. Bir göz kırpması gibi.

Erkekler babfingolarıyla genç kadınların bacaklarını zorla iki yana açarak kuş yuvasının (kuku) içlerine içlerine doğru tükürürlerdi. İki-üç kez atmık! Damar atar gibi yani.

Ve işkilli küçük am bir aşağı bir yukarı dingilder.

HİÇ BİRBİRİNE ÇARPAN KUŞ GÖRDÜN MÜ HAVADA.”



XVII.    bab:
“Otelden yanlışlıkla içeri giren küçük çocukları tokatlarlarmış diye duyardık mahallede. Tokatlıyan Oteli’nin adı oradan geliyormuş!”

Çocukluğumuzda akıl hastanesinin bahçesinde, hastaneye çukurlar vardı. Bu çukurlar insan elinden yapılmış dehlizlerdi. Biz onları korktuğumuz için mağara olarak görürdük. Ne hikayeler uydururduk. Bilinmezlik, çocukluk düşlerimizle, canavar olur, mağaranın ucu bucağı olmayan bir dehliz olur, onun içinde saçı sakalına karışmış bir deli yaşar... Oysa muhtemelen bir kanalizasyon dehliziydi, bizim çocukluk mağaramız...


XVIII. bab:
“O zamanlar ortalıkta piyasada şarkıcı olarak Akhisarlı bir Roman yoktu.

Beyoğlu’nda çıkıp (ya da çıkarıp) bana hep alışveriş yaptırırdı. Akşam Aksaray’a dönünce ise,
-Evde annem babam beni merak ederler, diyerek giderdi. Yani beni oyalardı.

Yine bir akşam, hava karamak üzeredir. Aksaray’da buluştuk kadınla. Şoför arkadaşla taksiyi ayarlamışız.

Kadını arabaya attık, olay öylesine birdenbire olmuştu ki bağırmadı bağıramadı bile. Biz üç arkadaştık. Yolda dört kişi daha aldık. Ver elini Edirnekapı mezarlıkları!

‘Vur Allah vur!’

‘Yer misin, yemez misin?’  “


XIX.       bab:
“  ‘Sakın ha!’ adlı Yeşilay’ın çıkardığı bir risale, bir broşür vardı, arasıra elimize geçerdi. Daha çok Darüşşafakalılar okurdu, parasız dağıtıldığı için alınıyor.

Otuzbir çekerseniz, kan gelebilirmiş diye bir korku salmak. Korku salmak o zamanlar her konuda en geçerli gözdağı vermekti eğitimin ve öğretimin. Zaten Talim ve Terbiye’de ‘talim’ sözcüğü bir kışla sözcüğü değil miydi?

Güngörmüş bir babaanne orta ikide okuyan küçük torunları için şu sözleri söylüyordu. Ayşe’den duydum:

‘Orta iki mi: O zaman bu çocuklar iplerle bağlamak gerekir.’ 

Tek söyleyeceğim; ben orta ikide, işin uzmanı olmuştum...



XX.          bab:
“Osmanoğullarının yalnız kamu mimarisi önemlidir.

Ortadoğu’da kubbe her şeydir; iktidarın en yetkin biçimde kim böyle anlatabilir, biz Kapıkullarına.”


XXI.       bab:
“İnsan tarihinin 1789 gibi bir deneyimi. Ren Düşüncesi Avrupa içindi.
 Ama  yarı-Asya’da kışlalarda uygulandı.


XXII.    bab:
“Hayalet Oğuz: “Yahu!” dedi “İnsan insanı yapar mı?” Ona bir türlü insanların düzüştüklerini anlatamazdık. O hep “Hayır!” derdi.”


XXIII. bab:
“A- İnsan kocayınca... namaza durur bir ufak halıyı ya da kilimi seccade kılarak.
 B- Kimi de gittikçe uzar.
 C- Kimi de kaşarlanmıştır.

İNSAN DENİZDE YÜZERKEN AĞLARSA gözleri kızarabilir ama AĞLADIĞI ANLAŞILMAZ. Öyleyse, ihtiyar, sen en iyisi denizde ağla olur mu?”

Bir röportajda eski zamanlardan kalma şık bir eski İstanbul beyi şöyle diyordu;
-          Bu yaştan sonra bize hışır karılar bakıyor...
(Başka bir arkadaş hığr-hışır demişti bir gün.)
-          Şimdiden sonra kaybeden aramaz, bulan da sevinmez...
-          İş bitti yani! deyince röportajı yapan çocuk...
Ona şöyle bir bakış atıp;
- İşe yaramazsa, keser atarım... Taşımam!


XXIV. bab:

“SİLGİLER, SİLERKEN SİLİNİRLER DE!”


Taylan Köken

3 Eylül 2011 Cumartesi

temiz kalp...

temiz kalpli insanlar hiçbir zaman rahat bir hayat yaşayamazlar, çünkü kendilerini başkalarının mutluluğu için feda ederler... huxley

taylan köken 

1 Eylül 2011 Perşembe