15 Ekim 2015 Perşembe

stanko abadziç...

www.sabadzic.net.amis.hr
istanbul resimlerinin de olduğu
bir internet sitesi.
tavsiye olunur.

taylan köken 

11 Ekim 2015 Pazar

anadolu'daki amerika...

UYGUR KOCABAŞOĞLU
ANADOLU’DAKİ AMERİKA / ARAŞTIRMA / ARBA Yay./ 1991 / 256 sayfa

19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda en önemli sorunlardan biri Misyoner faaliyetleridir. Osmanlı içindeki azınlıklara yönelik çalışmalar yıllarca bir arada yaşayan toplulukların bu topraklardan ayrılmasına sebep olmuştur. Kuşkusuz bu tek başına bir etken değildir. Fakat bu faaliyetlerin sonuçlarını analiz ettiğimiz zaman dinsel içeriklerle başlayan çalışmalar milliyetçi akımların öne çıktığı çağlarda özellikle Anadolu içlerinde yaşayan azınlıkları ayrılık için tetiklemiştir…
Misyoner okullarını sadece Amerikalılar açmamıştır. Hemen hemen ileri düzeydeki (emperyalist) Batı ülkeleri ülkemizde misyoner veya özel okullar açarak, kendi düşüncelerini Osmanlı’ya ve azınlıklara aktarmıştır.
Dr. Uygur Kocabaşoğlu’nun kitabının tam adı: “Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika / 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan Misyoner Okulları” şeklindedir. Amerikan misyonerleri tüm çalışmalarını detaylı olarak kaydetmişler, raporlamışlardır. Sayın Kocabaşoğlu Amerikan kütüphanelerindeki orijinal belgeleri tarayarak bu kitabı oluşturmuştur. Bu belgeler üzerinde çalışmış olması sebebiyle araştırma değerlidir. Ayrıca yine belgeler üzerinden yapmış olduğu değerlendirmeler de kitabın önemini arttırmaktadır.
Osmanlı topraklarına gelen misyonerler American Board Commissioners for Foreign Missions göndermiş olduğu misyonerlerdir. 1820 yılında İzmir’e çıkan Pliny Fisk ve Levi Parsons hareketin Osmanlı ayağının ilk misyonerleridir. Osmanlı topraklarına gelen Protestan Misyonerler önce ABCFM tarafından desteklenmiş, 1870 yılından sonra ABCFM misyonu, Board of Foreign Missions of the Presbyterian Church ile birlikte hareket etmiştir.
Yazar giriş bölümünden sonra misyoner faaliyetlerini kronolojik bir tarih dizgisine koyarak değerlendirmiş. Kısaca;
Hazırlık Dönemi (1820-1839)
Yerleşme Dönemi (1840-1870)
Hasat Dönemi (1870-1900)
olarak üç bölüme ayırdığı faaliyetleri ‘sonuç’ bölümüyle bitirmektedir.
Misyonerlerin ilk çalışmalarını Rumlar üzerinde denediklerini biliyoruz. Daha sonra çalışmalarını Anadolu’ya kaydırarak özellikle Ermeniler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdıklarını biliyoruz. Genç beyinler üzerinde okul faaliyetleriyle hedeflenen dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Misyonerler birçok okul açmış ve uzak yakın Anadolu’nun tüm topraklarındaki azınlıklara nüfuz ederek faaliyetlerini gerçekleştirmişlerdir.    
Bir misyoner yalnızca eğitim faaliyetleri yapmamaktadır. Önce gitmiş olduğu bölgedeki konuşulan tüm dilleri öğrenmeye çalışmakta, sonra sosyal hayat ve yaşayış hakkında bilgiler toplamakta, daha sonra elde edilen bilgilere göre bölgesel stratejiler geliştirerek ‘eğitim’ faaliyetleriyle kendi istedikleri dönüşümleri sağlamaya çalışmıştadırlar. Aza kanaat eden, zorluklardan korkmayan, çalışkan olan misyonerler, davranışları ve samimiyetleriyle etrafını çok çabuk etkilemektedirler.
İlk okul 1824 yılında Beyrut’ta açılır, bir yıl sonra Suriye’de 2 kız, 2erkek okulu olmak üzere hemen beş okul açarlar. Türkiye topraklarındaki açılan ilk okullar İstanbul’da Rumlara yönelik Lancaster sisteminde eğitim veren okullardır. Kısa sürede İzmir, Bursa ve Trabzon’da okullar açılacaktır.
Osmanlı için, tebaasında yaşayan azınlıklar için ve Misyonerler için dönüm noktası 1839’da Gülhane’de okunan Hatt-ı Hümayun ile başlayan Tanzimat Dönemidir. Azınlıkların daha özgür yaşamasını sağlayan düzenlemeler misyonerlerin çok işine yarayacaktır. Bu onların Cumhuriyet’in ilanına kadar Osmanlı içine yerleşmelerine ve kökleşmelerine neden olmuştur.
Misyonerler özellikle Ermeniler üzerinde hâkimiyet kurmuşlar, Ermeni Protestan Kilisesi ve Ermeni Katolik Kilisesinin Ortodoks mezhebi içinde filizlenmesini sağlamışlardır. Misyonerler bu yeni dönemle birlikte Anadolu topraklarını ‘Batı Türkiye Misyonu’, ‘Merkezi Türkiye Misyonu’ ve ‘Doğu Türkiye Misyonu’ olarak bölüp, faaliyetlerinde bölgesel çalışmalar yapmışlardır.
Misyonerler açıkçası Osmanlı topraklarında bir hayli başarılı olmuşlardır. Osmanlı yönetimleri o devirde kendi halkından misyonerlerden daha uzak yaşamaktaydı. Kendi halkını tanımayan yönetimler çağın gerektirdiği eğitim seviyelerine çok sonraları ulaşacaktır.

Sayın Uygur Kocabaşoğlu’nun kitabı belgeler üzerinden çalışıldığı ve net çıkarımlar yapması sebebiyle değerli bir çalışmadır. Konuya ilgi gösterenler için tavsiye ederim.

Taylan Köken

29 Eylül 2015 Salı

izmir 1922...

MURAT KÖYLÜ
İZMİR 1922 / ARAŞTIRMA / KRİPTO KİTAPLAR / 2010 / 160 sayfa

Kitabın tam adı “Küllerinden Doğan Şehir İzmir 1922”dir. Kitabın konusu ise İzmir İşgalinin bittiği günlerde kenti kimin yakıp yıktığıdır.
Sonucu en baştan belirtelim: Yazar resmi tarihimizde anıldığı gibi Yunan askerlerinin İzmir’i terk ederken bir yangın çıkarmaları ve rüzgarın da etkisiyle İzmir’in baştan aşağı yanarak büyük tahribata uğramasıdır… Sayın Köylü bu gerçeği belgeleriyle ortaya koymakta ve belgelerin orijinallerini kitabın sonuna eklemektedir.
Bilinen gerçeklerin aksine Batı hem suçludur hem de (muhtemelen tazminattan kaçmak için) şehri Türkler yaktı yalanını ortaya atmışlar ve günümüze kadar aslı astarı olmayan belgelerle bu tezlerini savunmuşlardır. Türkiye yöneticileri uyanık olmak zorundadır. Kıbrıs konusunda da, Ermeni meselesinde de benzeri tavırları sergileyenlere karşı tezlerini ortaya koymak ve haklı olduğu(!) yönleri savunmak zorundadır. İşte Türklerin tarihi tezini ortaya koyması açısından harika bir çalışmadır bu.
Kitaba dönersek konu “İşgale giden yolda, Yunanistan” başlığı ile başlamaktadır.
1821 Yunan isyanı ile başlayan olaylar, 1829’da bağımsız Yunanistan’ın kurulmasıyla sonlanacaktır. Bu isyanın fikir babalarının hayali geniştir ve Anadolu Rumlarını organize ederek topraklarını büyütme sevdasındadırlar. Yunanistan, Müttefik Devletlerinin de desteğiyle, 1910 yılında Venizelos’un iktidarı ele geçirmesiyle yönünü Anadolu’ya ve Ege Adalarına çevirecektir. İlk hedef ise İzmir’dir.
Sonraki bölüm “Yunan İşgali ve Nedenleri”ni irdelemektedir.
Sürekli olarak işgali haklı çıkarmak için, işgal öncesi ve sonrası İzmir’in Rumlara ve Ermenilere ait olduğuna yönelik propaganda yapılmaktaydı. Tüm bunlara rağmen olayları izleyen yabancıların kayıtlarında ve resmi Osmanlı kayıtlarına göre İzmir’de Rumlar azınlıktır. Rumlara göre ise kentin çoğunluğu Rum’dur. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkan Yunan ordusu sözde Rumların can ve mal güvenliğini korumak amacıyla önlerine çıkan her Türkü katletmekten çekinmediler. Oysa Osmanlı’nın emriyle elleri kolları bağlı Türk askerleri geri çekilmiş, şehri Yunan askerlerine direnmeden teslim etmişlerdi. Yapılan tespitlere göre ilk 48 saatte 2.000’den fazla Türk katledilmiştir. Mezalim ve katliamlar işgal boyunca devam etmiştir.
Sadrazam vekili Mustafa Sabri’nin Paris’te yapılan toplantıda Yunan mezaliminin araştırılması için bir komisyon kurulmasını rica eder. Bu başvuru üzerine İngiliz, Fransız, Amerikan ve İtalyan temsilcileri tarafından kurulan komisyonun raporu kitaptadır. Yapılan mezalimin (ki bu ülkelerin hepsi ülkemizi işgal eden ülkelerdir) boyutları tüm gerçekleri ortaya koymaktadır…
Kitabın bu bölümünün başlığı ise: “Yangın Gerçeği: Yangın, Sakarya’da Başladı” adını taşır.
Yunan ordusu için İzmir Anadolu’nun kapısıdır. Türkler için ise Batı’ya Akdeniz’e açılan bir merkez, tarihi stratejik önemini bir yana bırakırsak, Kurtuluş Savaşı’nın son noktasıdır. Bu kapıdan yabancı güçleri denize dökmüş ve savaş sona ermiştir…
Basit bir mantıkla bile düşününce Türklerin bu şehri yakmasının bir amacının olamayacağını düşünüyorum. Çünkü, şehir zaten bizim ve ele geçirmişiz, zaten uzun yıllardır da bizimdi, neden yakalım ki… Ama Yunan Ordusunun oluşturmuş olduğu bir imha birliğinin kayıtları var. Bunu biliyoruz. Bir de yalnız İzmir’i yakmadılar ki: Kaçarken, geri dönerlerken bu birlik birçok şehrimizi aynı şekilde ateşe verdi… Bu bilgilerin hepsi kayıtlarda mevcut. Neden İzmir’i bizim yaktığımızı iddia ediyorlar. Çünkü, onlar suç bastırıyorlar. Muhtemelen tazminat ödememek için bu savları ortaya atmışlardır. İşgal sırasına yapmış oldukları mezalim müttefikler tarafından bile raporlara yansımışken kim inanırdı onlara? Ama Batı istediği gerçeği kabul eder, istemediğini inkâr eder. Bu durum bugün bile böyledir…
Sonraki bölüm, “İşgalin Son Günleri: İzmir” adını taşımakta olayların gelişimi ayrıntılarıyla aktarılmaktadır.
Bu bölümde Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok’un anılarından aktarılan bir diyalog hayli ilginçtir. İngiliz Donanması Komutanı Amiral Sir Hanry Lamb İzmir’e girince Mustafa Kemal’in ziyaretine gelir. Yukarıdan bakan bir edası vardır. Atatürk’e Rumlarla ilgili telkinler bulunacak ve Ata vermiş olduğu cevaplarla Amirali aldan ala, mordan mora sokacaktır. Bu kısa bölümde anlatılanlarla onun ne kadar büyük bir adam olduğu bir kez daha teyit edilmektedir…
Murat Köylü karşı iddiaları da kitabına alacaktır: “Karşı İddialar: İzmir’i Türkler Yaktı”.
Bu konudaki tezleri, hatta günümüzde gazetecilik yapan ve bu ülkenin ekmeğini yiyip, aynı zihniyetle arkadan vurmaya devam eden, sözde bilimsel şahsiyetler de savunmaktadır. Bu savunmaları ve iddiaları Sayın Köylü derli toplu cevaplarıyla susturmaktadır. Ama Batı ve işbirlikçileri susmaz! Yaşasın dezenformasyon!
Sonraki bölüm bu iddialara cevap niteliğindedir: “Tarihi Gerçekler: Belge ve Tanıklıklarla İzmir Yangını.”
Bu bölümde yazar yine belgeler üzerinden yola çıkmaktadır. Yabancı kaynakları çok iyi kullanmıştır. Bizim belgelerimiz sanki belge değilmiş gibi. Ama yazarın yöntemi akıllıcadır. Gözden uzak tutulan ve kasıtlı bir biçimde ele alınmayan belgeleri ortaya koyarak konuyu çözümlemektedir.
Sonraki bölüm ise kitabın başlığında da anılan bir rapordur. Raporun orijinali de kitabın sonuna eklenmektedir. Başlık şöyledir: “Mösyö Grescovich, İzmir Sigortaları ve İtfaiyesi Komutanı ‘İzmir Yangını Hakkındaki Raporu’.”
Bir Ermeni Kilisesinde başlayan yangın rüzgârın şiddetiyle hızla yayılmış ve raporda açıkça yazıldığına göre Rum ve Ermeniler tarafından yangına müdahale eden itfaiye erlerine bile söndürmesin diye ateş açılmıştır.
Sonraki bölümlerin başlıkları şöyledir: “İzmir Sonrası Gerçekler”, “Fransız Kaynaklarının Işığında 1922 İzmir Yangını”, “Mustafa Kemal ve İzmir Yangını” ve “Sonuç” bölümüdür.
İzmir Yunan İsyanının ve Yunan İşgalinin önemli bir kentidir. İzmir’i elde edemeyenler, sık sık dile getirdiklerini gerçekleştirmişler ve giderken yakıp yıkmışlardır. Bu acı gerçeği belgeleriyle ortaya koyan Murat Köylü’nün kitabını ilgilenenlere tavsiye ederim.              

Taylan Köken

20 Eylül 2015 Pazar

imparatorluğun en uzun yüzyılı...

İLBER ORTAYLI
İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI / TARİH / HİL Y./ 1987 / 236 sayfa

Osmanlı’da Batılılaşma akımları 18. yüzyıldan beri vardır. Avrupa Aydınlanma Çağına koşut, özellikle imparatorluk başkentinde Dimitri Cantimir öncülüğünde bir grubun organizasyonuyla az sayıda da olsa bir çaba vardır. Bu çabalar Tanzimat Fermanıyla birlikte gelişen olaylar izleyecek, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ve Türkiye’nin kuruluşuyla sonlanacaktır. Tüm süreçte Batılılaşma kavramı tartışmaların odağında olacaktır.  
İlber Hoca kitabında Osmanlı’nın en zor günlerini, o tarihte yaşanan gelişmeleri akıcı bir üslupla, tarihi kitaplardan hoşlanmayanların dahi dikkatini çekecek sadelikte aktarmakta.
Kitap içinde bizi ilgilendiren birçok önemli nokta olduğu için geniş bir özetle kitabı değerlendirmeye çalışacağız.

***
Osmanlı insanı 18. yüzyıldan beri bulunduğu mekânı ve zaman çizgisini başka bilinçle görmeye, dünya tarihini ve coğrafyasını tanımaya başladı. 18. yüzyılın Osmanlı okuryazarları arasında artık bir tür aydın zümre doğmuştu. Sf:13
18. yüzyılda bu aydın zümrenin ortaya koyduğu, tartışmaya açtığı “Batılılaşma” kavramı II. Meşrutiyet’ten günümüze kadar tartışılmaktadır. Bu konu tarihçilerin, aydınların, yarı aydınların kafalarında, kendi tanımını yaptığı bir konudur. İnsanlar istediği şekilde, siyasiler ise kendi ideolojilerine göre konuyu çekip çevirmekte ve malzeme yapmaktadırlar. Batı yalnızca Hıristiyanların oluşturduğu bir din birliği midir, dil birliği midir? Yoksa ortak yaşanan bir tarih ve kurumlar çerçevesinde şekillenmiş bir uygarlık mıdır?
Batı uygarlığı denen bir uygarlık var; değişik dil konuşan, aynı kıta ve hatta aynı kıta üstünde değişik iklimlerde yaşayan bu grupların ortak başat özellikleri var. Sf:15
Osmanlı kendi topraklarına Dar’ul İslam yabancı topraklara ise Dar’ul harb derdi. Kendi topraklarında yaşayan yabancılara ise Zımmi denirdi. Zımmiler ehl-i kitaptır, yani Hz. İbrahim’in öğretisinden kaynaklanan dinlerden birine mensup olmalıdırlar. Sf:17 Zımmiler arasına tanımlayamadıkları zümreleri de katmışlardır. Örneğin, Zerdüştiler, yine Harran’daki Sabian (Sabiyyun) cemaati gibi. Sabian’lar yıldızlara tapınan astrolojik bir dinin üyeleridir…
Düşünürler Dar’ul İslam içinde yaşanan uygarlığı bir İslam Medeniyeti olarak değerlendirmez. Kaadi Ahmed el Andalusi’ye göre medeniyeti yaratan kavimler şunlardır: Arablar, Hindliler, İranlılar, Kaldaniler, İbraniler, Yunanlılar, Mısırlılar, Romalılar (Batı Roma ve Bizans), Türkler ve Çinliler. Batı toplumları da, kendi dinlerini öne çıkararak benzer uygarlıkları medeniyetin temsilcileri olarak öne çıkaracaktır.
Osmanlı topraklarında Batılaşma hamleleri aslında adı konulmadan başlamıştır. Özellikle Osmanlı Rumları daha en başından Batı ile ilişkiye geçerek, İonya adalarında kurdukları okullarda Eski Yunanca, Latince ve Batı dillerinde eğitim vermekteydi. Öğrenciler Batı’ya gönderilerek daha nitelikli eğitim almaları sağlanıyordu.
Hali vakti yerinde olan Yunanlı, çocuğunu orada okuturdu. Yunanlılar Avrupa dünyasına gidip gelen, yerleşip yaşayan bir gruptu. Fenerli Rum aristokrasisi batı kültürüne açıktı. Sf:19
Cevdet Paşa’yla birlikte Osmanlı’da Batılılaşma hamlelerini bir program dâhilinde değerlendirecektir. İlber Hoca Osmanlı’nın Batılılaşma hamlelerinin dışarıdan gelen baskılarla olmadığını, bu konuda yapılan yorumların yetersiz belgelerle yapıldığını belirtmektedir…
19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı düşünürü bu gelişmelerin sonucu olarak; daha demokrat ve özgür bir rejim istemektedir; aile ve toplum hayatı, eğitim ve yönetimde daha özgür, daha katılmacı hedefleri vardır. Batı toplumunun kurumları ve yaşamı bu düşünürleri etkilemiştir. Sf:20
1839 yılı Kasım ayında Gülhane’de okunan Hatt-ı Hümayun çağın getirdiği bir zorunluluktur. Sırp ve Yunan ayaklanmaları, Mısır olayı, tek taraflı iktisadi zafiyetler, Osmanlı’nın tebaasında gelişen ve desteklenen diğer ayrılıkçı faaliyetler Hatt-ı Hümayunu zorunlu kılmıştır…

Osmanlı’dan kalan mirası Türkiye kullanacaktır. Fermanlarla gelen Batılılaşma kadrolarını genç Türkiye kullanırken, Osmanlı’nın son döneminde yapılan tartışmaları da radikal Cumhuriyet kadroları, siyasal-sosyal kurumlarda oluşan kutuplaşmalarla günümüze kadar taşımışlardır.

***
Yunan ayaklanmasında yeniçerilerin herkesin gözünden düşecek kadar beceriksiz ve dağınık olduğu bir kere daha görüldü. Sf:31
Değişik kaynaklardan aktarılan bilgilere göre özellikle başkentte oluşan havaya göre Yeniçerilerden nefret ediliyordu. Bu da askeri anlamda bir yenilemenin doğal olarak yapıldığını ve geliştiğini göstermektedir. Hiçbir şey ‘hadi yapalım’ diyerek olmamıştır. Osmanlı’da Batılılaşma hamleleri her alanda zamanın koşullarına göre, konuşularak, tartışılarak gerçekleştirilmiştir.
Osmanlı’da reformlar yavaş yavaş yapılırken başta Rumlar olmak üzere, tebaasında bulunan diğer zümreler hak iddialarında bulunarak isyanlar çıkaracaktır. Rum veya Yunan İsyanı Osmanlı’yı parçalanmaya kadar götürecek ilk ayaklanma olması açısından önemlidir.
Restorasyon Avrupasında Yunan ihtilalini liberal düşünceli, klasik dünyanın hayranı romantik ulusalcılar desteklerken; devlet adamları sadece huzursuz oldular ve bir müddet sonra Yunanlıların sorunu uluslararası bir sorun haline getirildi. Sf:40
Çarın yaveri olan Aleksandr Ypsilantis’in Boğdan’da başlattığı Mart 1821 tarihli ilk ayaklanma girişimi destek bulamayınca başarısız olur. Şubat 1821 tarihinde Mora’da başlayan ayaklanma ise Yunanlılar tarafından gerçekleştirişmiş ve destek almıştır. Uzun süredir Avrupa’nın her yerine giderek gemileriyle ticari faaliyetlerinde bulunan Yunanlıların maddi destekleri bu ayaklanmanın başarılı olmasını sağlamıştır. Ortodoks Kilisesi ise Fransız İhtilalinden esinlenen bu ayaklanmaya önceleri kuşkuyla bakmış ama sonra işin içine aktif olarak katılmıştır. Patrik Gregorios ihtilali aforoz etmişti, ama ihtilalcilerle gizlice haberleştiği ileri sürülerek Patrikhanede idam edildi. Bu olay sonradan Avrupa’nın müdahalesini haklı çıkarmak için kullanılacaktır. Sf:41
Yunan Ayaklanması Osmanlı’ya her alanda modernleşmesinin gerekli olduğunu göstermiştir. Eski düzenin temel kurumları kaldırılmasına rağmen, bölgesel ayaklanmalar dış destekli olduğu için ayaklanmaların çoğu başarıya ulaşmış, bu da Batılaşmanın o kadar da gerekli olmadığı fikrinin yayılmasına sebep olmuştur. Bu fikir başka bir boyutta ülkemizde halen tartışılmaktadır… Yunanlıların, Romenlerin, Bulgarların bağımsızlığı kaçınılmaz tarihi bir sonuçtu. Sf:45
Ben kendi adıma çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiğine inanıyorum. Dünya din, eğitim, askeri, teknoloji ve sosyal alanlarda hızla ilerlerken, bilimsel hamleleri hızla yaparken biz bu gelişmeleri 50-100 yıl arası geriden takip ettik. Dünyanın gelmiş olduğu teknolojik gelişimi 2015 senesinde halen kavrayamayarak üreten değil de, sömürülen bir ülke olmaya devam ediyoruz. İşin sırrı burada: Osmanlı’ya imparatorluğu kaybettiren sıkıntıları cumhuriyet döneminde de bir asıra yaklaşmamıza rağmen aşamadığımız inancındayım…

***
Osmanlı modernleşmesini hızlandıran etkenlerin başında ulusalcılık akımları ve hareketleri gelir ki, aynı zamanda imparatorluğun yıkımını da hazırlamışlardır. Ulusalcılık Balkanlarda Osmanlı egemenliğinin başından beri özü varolan ve zamanla gelişip, güçlenen bir olgudur. Sf:47
Osmanlı egemenliği, Yunan eğitiminin ve kültürünün yaşamasında engelleyici bir olay olmadı. Hatta 17. yüzyıldan beri ticaretle zenginleşen Rumlar sadece Mora ve Epir’de değil, Karadeniz kıyılarında, Batı Anadolu’da okullar açtılar.
Yunan aydınlanmasında Avrupa’nın olumlu katkıları sadece bu okullarla değil, erkenden Avrupa’da eğitim gören ticaret burjuvazisinin çocukları sayesinde de oldu. Ayrıca İonya adalarında Türk egemenliği olmadığından İtalya ve Fransa’nın kültürel etkisindeki bu yerlerde, klasik Yunan kültürü ve Yeniçağ hümanizmi yerli Rumlar tarafından daha kolay öğrenildi ve bu adalar bütün Osmanlı Rumları üzerinde kültürel etkide bulundular. Sf:51
Ayvalık Akademisi bu anlamda en başta gelen okullardan biridir. Bu okulda Midillili Benjamin ve onun öğrencisi Teofilo Kairis’in önderliğinde sayıları zaman zaman 600’ü bulan öğrenciye çağın en bilimsel dersleri, üniversite seviyesinde veriliyordu. Yunanistan’ın bağımsızlığı için çalışan ve ilk kurucu meclislerde aktif görevler alan bu hocalar, onların halkı için kahraman, bizim için ise koynumuzda beslediğimiz yılanlardır…
Rum tüccarların beslediği ayaklanmanın fikir hocaları, çalışmalarıyla, diğer Balkan uluslarını da harekete geçirecektir. Ortodoks unsurlar ayaklanmanın her safhasında, birliği sağlamaya çalışan merkez olmaya çalışacaktır. Bu misyonu sahiplenen ve tüm Ortodoksların manevi lideri olduğunu iddia eden kiliseyse Fener Rum Patrikhane’sidir.
Bulgar rahiplerinin Aynaroz’daki (Hagion Oros) Bulgar manastırlarında Yunan aydınlanma kültürüyle temasa geçtikleri açıktır. Balkanlarda yeni bir Helenizm kurumsallaşıyordu. Sf:52
Her toplum o karışık asırda, kendi inancını, kendi bağlı olduğu kiliseyi, kendi dilini ve kültürünü korumak istiyordu… Balkan toplumları hem Osmanlıyla bağımsızlıkları için savaşırken hem de kendi aralarında toprak ve egemenlik kavgası veriyordu.
Osmanlı egemenliğiyle Fener Rum Patrikhanesine verilen Ortodoks liderliği özellikle Slavları rahatsız etmiş ve onların Rusya’ya yanaşmasına sebep olmuştur. İlber Hoca tarih yazıcılarının bu yakınlaşmayı çok abarttığını belirtmektedir. 1774 Küçük Kaynarca anlaşmasıyla Rusya’nın Ortodoks Cemaatler üzerinde bir otorite kurduğu bir gerçektir. Rusya’nın tüm baskılarına rağmen Rum Ortodokslar kendi kaderlerini çizerken dönem dönem Rusya’dan yararlanmış, bazen de kendi bildiğini yapmıştır.
Slavların toprakları deniz kenarında olmadığından: Rusya’nın Balkan Slavları ile ilişkileri batı Avrupa’nın tersine ticaretle değil, kilise aracılığıyla olmuştur. Sf:54
Rusya’nın da etkisiyle Sırplar, Bulgarlar ve Romenler kendi kiliselerini özerkleştirecektir. Osmanlı bu bağlamda Rum Patrikliğini destekleyecek ve bu yıllar süren bir satranç oyununa dönecektir.
Dinsel ve ulusal anlamda gelişen bu hareketlerden Osmanlı’nın etkilenmemesi imkânsızdır. Osmanlı köklerini hatırlayacak ve ‘kaba’ ve ‘kıt’ olarak tanımladıkları Türkler Anadolu’da ve Bâb-ı Ali’de yavaş yavaş devlet yönetimini ele geçirecektir.
18. yüzyılın ünlü sadrazamları, vezirleri, komutanları daha çok Türk kökenlidir. Sf:57
Bu değişim, yönetim ve kültür hayatında hemen olmasa da zaman içinde Türk ulusçuluğunun temellerini atacaktır…
Osmanlı İmparatorluğunda ulusçu düşünceyle en geç tanışan unsurlardan birinin Türkler olduğu çok tekrarlanır ve bilinen gerçektir. Bugün Osmanlı İmparatorluğunun son birbuçuk yüzyılını kapsayan ulusalcı hareketi incelemek için ön planda Balkan dillerindeki yayınları, orijinal belgeleri ve Fener Patrikhanesindeki arşivi taramak gerekir. Osmanlı arşivlerindeki resmi Türkçe belgeler ve 19. yüzyıl sonuna kadarki Türkçe basılı malzeme tarihçi açısından ulusalcı hareketleri sadece betimleyen ve dar biçimde yorumlayan kaynaklardır. Sf:69

***
Tanzimat döneminin devlet adamları otoriter bir yönetimin temsilcileridir. Bu otoriter yöneticilerin demokrasi gibi bir ideale ve demokratik yönetime uzak davranışları oldukları açıktır. Ancak onların başlattıkları ve kısmen başardıkları reformlar, Osmanlı toplumunda siyasal modernleşmeyi de hazırladı. Sf:73
Türk toplumunda her zaman bir lider bulma, onun arkasından gitme eğilimi vardır. Tüm hareketlerde(!) liderin yaptıkları tartışılmaz, Türk siyasetinde çokça gördüğümüz gibi, yanlış yapan lider sıkışınca, “yaptıysam, ben yaptım” der ve tüm eleştiriler kesilir.
Tanzimat dönemi tek elden yönetilen imparatorluğun yeni açılımlar getirmesinin bir zorunluluk haline gelmesi üzerine doğmuştur. Daha önce başlayan hamlelerin bir şekilde yazılı hale getirilmiş şeklidir.
Başını alıp giden Batı, Osmanlı’ya gözünü dikmişti. Osmanlı içinde yaşayan gruplara yönelik birçok müdahale bulunmaktaydı. Aslında bu faaliyetler dışarıdan zorla dayatılan çalışmalar değildi. Aydınlanma dönemini okullarında öğrenen cemaatler, daha iyi eğitimler için batıya gittikçe oradaki ilerlemeyi gördüler, bu duruma ayak uydurmak için yeni yöntemleri, bilimsel gelişmeleri takip ettiler ve kısa zamanda adapte oldular. Bu gelişmeleri Osmanlı içine getirdiklerinde devlet kontrolünden uzak olan okullarda ders olarak okuttular. Bir devlet olarak Osmanlı bu gelişmeleri uzaktan izledi, karışamadı. Böylece Osmanlıyla cemaatleri arasında kopukluk başladı. Bilim o yıllarda İtalya ve Fransa’dan geliyordu. Fransız devrimi bu kopuşu hızlandıran, özellikle parası olan burjuva sınıfı üzerinde çok büyük etkisi olan bir hareketti… Çağa ayak uyduramayan Osmanlı kadroları durumu analiz ediyor, ufak tefek girişimleri yapıyor, fakat tüm bu çalışmalar düşük seviyede kalıyordu.
İşte tüm gelişmeler Hatt-ı Hümayun’un ilanını sağladı. Dar-ül İslam topraklarında artık tüm cemaatler söz hakkına sahiptir. Uzun yıllardır yaşayan gelenekler bir bir yıkılmaya başlamıştır.
1830’da Hıristiyan kölelerin özgürlüğünü veren bir ferman çıkarılmıştır. Bunun, daha çok savaş esirleri veya korsanlık faaliyeti sonucu özgürlüğünü kaybedenleri kapsadığı açıktır. Fakat Tanzimat döneminin asıl önemli hukuk belgesi, Şubat 1857’de Sultan Abdülmecid’in çıkardığı ve zenci köle ticaretini yasaklayan ünlü fermanıdır. Sf:74
Ferman Hicaz bölgesini bu hükmün dışında bırakmasına rağmen, Mekke şerifi ve Hicaz uleması bu fermana şiddetle karşı çıktı. Osmanlı’nın yeni düzenine din elden gidiyor yaklaşımları tesir etmeye başladı. Karma hükümete giren Hıristiyan cemaatler toplantılarda ağır hakaretlere uğradılar.
Her dinden tebaanın eşitliği ilkesi, mutaassıp Müslümanlar tepki göstermekte gecikmediler, hatta Mekke şerifi ve etrafındaki ulema Tanzimat bürokrasisini küfürle suçlayan fetva da çıkardılar. Sf:75
Laik yaklaşım yalnız Müslümanların tepkisini çekmiyordu. Ortodoks kiliseler de din elden gidiyor diyordu! Aslında yüzyıllarca kendi halinde yaşayan bu topluluklar, kilise tarafından örgütleniyor, yönetiliyordu. Güç kilisenin elindeydi. Ticaretle gelişen burjuvazi laik okullar açınca kilise de problemler çıkmaya başladı. Bir de üzerine Tanzimat karma meclislerine burjuvalar girince Kiliseler güç kaybettiklerini anlamaya ve buna itiraz etmeye başladı.
Tanzimat Fermanı okunduktan sonra torbasına konduğunda Rum patriğin <İnşallah bir daha o torbadan çıkmaz> dediği söylenir. Sf:93
Tanzimat döneminin getirmiş olduğu önemli bir değişim de iktisadı alanda meydana gelen gelişimlerdir. Osmanlı ve Tanzimat bürokrasisi yabancılara ticaretle ilgili vermiş olduğu imtiyazlarla ağır bir şekilde eleştirilmiştir.
İlber Hoca bu imtiyazların Kanuni döneminde değil, Yavuz Sultan Selim döneminde dahi verildiğini söylemektedir. Osmanlı için imtiyazlar ticareti teşvik edici bir seçenek olarak görülüyordu. Bir gerçek var ki; bir tarım ülkesi olan Osmanlı, tarım konusunda dahi Batıya ayak uyduramamıştır. Gelişen teknolojinin gerisinde kalmıştır. Osmanlı için ticaret, içinden vergisi alındığı sürece serbest bırakılan bir alandır!

***
Tanzimat dönemi asker ve sivil bürokrasiyi birbirinden ayırmıştır. Klasik dönemde yöneticilerin askeri ve mülki gücü bir elde tuttuğunu, daha doğrusu ilmiyenin ve destek grup olan kalemiyenin dışında sorumlu yöneticilerin askerlerden olduğunu biliyoruz. Sf:106 Yeni düzenlemelerle mülkiye sınıfı askerlerle aynı ölçüde rütbelere getirilmiş ve söz sahibi olmuşlardır.
Her alanda eğitim veren Batı benzeri laik eğitime yakın okullar açılmaya başladı. Bu okullar için dışarıdan hocalar getirildi. Bu düzenlemelerin en önemli hamlelerinden biri ilmiyye sınıfında yapılmıştır. Laik bir düzen, laik bir eğitim ilmiyye sınıfında yeni okulların açılmasına, yeni hukukçuların çıkmasını sağlayacaktır.
Tanzimat yönetimi ülkesinde dinsel reformlar yapmak istiyor, tekke ve medreseyi barıştırarak bir araya getirmek istiyordu. II. Mahmud, kanlı Bektaşi takibinden sonra İstanbul’da üçü dışında bütün Bektaşi tekkelerini kapattı. Rumeli ve Girit’teki bazıları dışında taşrada aynı işlem tekrarlandı ve tarikatler üzerindeki kontrol görevi için Nakşibendiler ve Mevleviler tercih edildi. Sf:109 İnsan sormadan edemiyor, ya tersi yapılsaydı, yani Nakşibendi ve Mevlevi tekkeleri kapatılıp, başına Bektaşiler getirilseydi ne olurdu?
Yine Tanzimat’ın getirdiği önemli bir yenilik, Merkeziyetçi bürokrasiye geçiştir. Her şeyin tek merkezden kontrol edildiği ve yönetildiği bir düzen… Meclis tek karar organıdır. Padişahın yetkileri sınırlıdır. Her kurum her sorumlu yönetici kanunlar içinde hareket etmek zorundaydı.
Tanzimat bürokrasisi terfi ve rütbelere standart bir kural ve sınıflama getirdi. Sf:113 Osmanlı’nın başlangıcında rütbe kapıkulu askeri için konuldu. Sonra mülkiye sınıfını, Kanuni devrinde ise ilmiyye sınıfını kapsamıştır. II. Mahmud devrinde Avrupa’da olan benzerleri gibi bir düzenleme getirilmiştir. Artık Osmanlı kurumlarında terfi için, liyakat ve çalışkanlık öne çıkıyordu.
Osmanlı kayıtları yenilenmiş, kayıt sisteminde memur alımlarında yetenekliler seçilmiştir. Gazete ve kitapların hayata girmesiyle Türkçe yazı ön plana çıkmış, yazışmaların daha sade ve anlaşılır olması sağlanmış ve Azeri dramaturg Mirza Fethali Ahundov Encümeni-i Danişe, Latin harflerinin kabulünü bile önermişti. Sf:114
Tanzimat’la birlikte devlet işleri 19. yüzyılda mekteb, hükümet ve mahkeme konağı, karakol gibi yapılarda görülmeye başlandı. Devlet teşkilatının kilit binalarının hepsi bu dönemde yapılmıştır ve günümüze kadar devam etmiştir. Binalarla birlikte düzenli arşiv oluşmaya ve her şey kayıt altına alınmaya başlamıştır. Merkezin ofisleri olarak düşünebileceğimiz bu yapılarda çalışanlar, yeni bürokrasi sınıfını da meydana çıkarmıştır.
Haberleşme için telgraf, kara yolları, deniz yolları, demir yolları hep Tanzimat döneminde ele alınmış, ciddi hamleler ilk bu dönemde gerçekleştirilmiştir.
Yenilenen eyalet sistemiyle birlikte ticaretle zenginleşen Balkanlarda, Mora ve Kıbrıs’da bazı şehirlere yarı özerklik niteliği sağlayan meclisler kurulmasına izin verilmiştir. Bu meclisler birer Belediye kuruluşu gibi çalışarak, halkına ve bölgesine hizmetler veriyordu.

***
Osmanlı devletinin toplumsal, idari ve siyasi düzeninin laik olup olmadığı çokça tartışılan bir konudur. Bu tartışmada gözden kaçırılan önemli bir nokta, 18-19. yüzyılları boyu imparatorluğun hukuk, yönetim ve toplum düzenindeki değişimlerin yarattığı düalist (ikili) yapıdır. Sf:133
Osmanlı devletinde ne Türkler ne de diğer cemaatler laik düzenle yönetilmemişlerdir. Dinler her kurumu düzenlemiş veya düzenlemeye çalışmış, hegemonyasının devamı için her yola başvurmuşlardır.
Tanzimat’ın çıkış sebebi, Avrupa’daki aydınlanma hareketleridir. Hukuk düzenlemeleriyle birlikte toplum düzeni ve laik düşünce oturmuş, her alanda dinin etkisinden kurtulan kurumlar hızlı adımlarla ilerlemeyi sağlamıştır. Bu düzeni sağlaması gereken kurum ise kuşkusuz devletin ta kendisidir…
Tüm toplumsal sınıflar için aynı hukuki mevzuatın uygulanması, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzeni diye tanımlanan laikliğin, merkeziyetçi modern toplum yapısıyla özdeş olduğu, ancak o sayede gerçekleşebileceği açıktır. Laiklik, bir yerde modern bir toplumun ön koşullarının gerçekleşmesine bağlıdır. Sf:136
Günümüzde dahi bu modernizme geçemeyen –geçmek istemeyen- Türkiye halkının büyük bir kesimi, neredeyse Tanzimat’tan beri aynı çıkmazları ve aynı tartışmaları yaşamaktadır.
Osmanlı devleti bir şeriat devleti miydi? Sorusuna İlber Hoca örnekler vererek olmadığını söylemektedir. Müslümanlara şerri hukuk uygulanırken, gayrimüslimlerin bundan ayrı tutulmasının Osmanlı’nın bir şeriat ülkesi olmadığının kanıtı olarak ortaya koymaktadır. Ayrıca hukuku işleten kadıların çoğu kez, şerri değil, geçmişten gelen örf ve adetlere göre hüküm verdiklerini de belirtmektedir…
Diğer önemli bir sorun eğitim meselesiydi: Tanzimat’tan önce eğitim düzeninde bir ikileşme başlamıştı. Merkeziyetçi modern bir devlet kendi ideolojisini aşılamak ve ihtiyacı olan bürokrat kadroları yetiştirmek için, en azından yurttaşların din ve inanç farkını pek dikkate almayan tarafsız eğitim veren bir sistem kurmak zorundadır. Sf:144
Diğer taraftaysa gelenekten gelen, artık çağ dışı kalmış eğitim sisteminin mevcudiyeti ve direnişi vardır. Gayrimüslimler de laik eğitime geçme ihtiyacını duydular ve bunu kilisenin denetim ve protestosuna rağmen yaptılar. Sf:145 Bunu başaran cemaatler artık Batıyla bütünleşmiş –düşünsel ve bilimsel anlamdaki- ticaret zenginleriydi. Burjuvanın desteklediği toplum çağın gerisinde kalmak istemiyordu. Fakat Ortodoks Kiliseleri gücü ve eğitimi elde tutmak istiyorlardı.
Osmanlı’da laik eğitim veren eğitim kurumları Tanzimat’la birlikte açılmaya başlamıştır. Türkler çoğu kez yeterli temel eğitimi veremeyen ilk öğretimden sonra yüksek eğitim düzeyinde programlanmış askeri ve teknik okullara geçiyorlardı. Bu konuda yapılan hamlelerin geniş bir özeti İlber Hoca’nın kitabında bulabilirsiniz…

***
Tanzimat reformların yetersiz kalmasının en önemli sebebi, bu değişimi sağlayacak iktisadi yapının düzgün olmamasıdır. Yeni binalar, yeni yatırımlar, yeni memurlar, yeni eğitim, yeni araç gereç, hep gelip para meselesine takılıyordu. Sürekli harp halinde olan Osmanlı zaten Batı için artık “Hasta bir adamdı”. Ekonomik olarak dışa bağımlı hale gelmişti. Elinde tutması gereken ticareti de özel nizamnameler ve fermanlarla Gayrimüslim cemaatlere ve dış ülkelere kaptırınca –veya kendi isteğiyle verince- bu iktisadi çöküş kaçınılmaz olmuştur.
Osmanlı’nın yapması gereken hamleler çok geriden geliyordu. Bu hamleleri topraklarımızda yaşayan Gayrimüslim cemaatler gerçekleştirdi ve onlar hızla varsıllaşırken, özellikle Anadolu halkı büyük sıkıntılar çekmiştir. Malların ülkemizde ne kadar ucuza alınıp ne kadar pahalıya satıldığını gösteren bir listedir.  
Ticaretle uğraşan Gayrimüslimlerin kazançlarını aşağıda listeden görebiliriz:
Pamuk(kg) Türkiye:0,33 İngiltere:19,00 Almanya:7,30 Fransa:7,00 İtalya:5,50
Şeker(kg) Türkiye:6,80 İngiltere:37,70 Almanya:19,10 Fransa:18,00 İtalya:4,90         
Pik Demir(kg) Türkiye:5,20 İngiltere:445,00 Almanya:539,00 Fransa:298,00 İtalya:58,00

***
Tanzimat yetkilisi hem içeriyle hem de dışarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır: Keçecizare Fuat Paşa’ya Bâb-ı Ali’ye parke döşenerek yapılan yol için bir muhalif genişleyen caddeyi över ve pek münasip bir iş yapıldığını söyler. Paşa da <<bize atılan taşlarla döşettik>> cevabını verir. Gerçekten de Tanzimat yöneticisine çok taşlar atılmış onlar da bu taşları bir devri inşa etmek için kullanmışlardır. Sf:179
Tanzimat döneminin dört paşası dönüşümü sağlamıştır. Mustafa Reşit Paşa, A. Cevdet Paşa, Ali ve Fuat Paşalar kendilerine göre daha tutucu ve görünüşte reformcu bir kadroyu tasfiye ederek dönüşümü sağlamışlardır. Bu dönüşüm kolay olmamıştır. İlber Hoca kitabının bu bölümünde meydana gelen gelişmeleri –çekişmeleri- ayrıntılarıyla aktarmaktadır.
Ayrıca kitabın bu bölümünde sözlü kültür, sosyal hayattaki değişimler, Batılaşmaya ayak uydurmaya çalışan taşra hayatının yaşamış olduğu zorluklar da ele alınır. Kadının toplum içindeki değişimine de uzunca değinilmiştir.
Geleneksel Osmanlı şehrindeki mahalle, henüz sınıf ve statü farkına göre biçimlenmiş bir mekân değildi. Sf:198 Sosyal statülere uygun mahalleler ve evler inşa edilmeye başlanmıştır. Bu yeni yapılar ve semtlerle birlikte özellikle başkent hızlı bir gelişime ve değişime uğramıştır. Yeni semtlerle birlikte, yeni modalar, yeni yaşam biçimleri doğacaktır. İlk romanlarını veren edebiyatımız hep bu değişimi anlatmaktadır…
Kültürel değişim her alanda olacaktır. Tüm sanat dallarında yeni gelişimler olacaktır. Tanzimat her alanda olduğu gibi kültürel bir değişimin de ilk adımlarını atmıştır…
Batı tarzı değişim ona adapte olabilen toplumlar için ilerlemeyi, adapte olamayanlar içinse geri gitmeyi veya yerinde saymayı sağlamıştır. Doğu toplumları derken, Rusya dahil bir çok Asya ve Arabistan ülkesi Batılaşma konusunda sıkıntı yaşayacak, sentezi sağlayamayacaktır.   
Tanzimatçı devlet adamlarının ilk kuşağının pragmatik reformculuğu, bir kuşak sonra siyasal ideolojiye, grup ve kişi çekişmesi programlı bir siyasal muhalefete dönüştü. Sf:205
Çağdaşlaşmanın getirdiği bunalım Rusya’daki kadar şiddetli olmasa da, Osmanlı toplumunda da tepki yarattı. İlk anda yöneticiler de muhalefetin rengini ve niteliğini anlayamadılar. Çünkü Osmanlı toplumundaki her olay ve kurum gibi, siyasal düşünce ve siyasal muhalefet de değişmişti. Sf:205

***
Türkiye’de Batı karşıtı muhalefet uzun yıllardır iktidardadır. İçeride Batı karşıtı, bilimsellikten uzak, dini duyguları öne çıkaran bir tutumla siyaset yaparak, halkın tercihini etkilemişlerdir. Öte yandan Batıya ve onların kurumlarına karşı gibi görünüp, gerektiğinde tam teslimiyetçi politikalar izlemeleri, yıllarca emperyalizmin yarattığı kısırdöngü problemleri memleket içinde çözememiş olmaları, çözmeye çalışan düşünceleri engellemeleri ve asla tam bağımsız bir ülke için çalışmamaları, aradan neredeyse iki asır geçmesine rağmen yeni bir Tanzimat dönemini zorunlu hale getirmiştir…
İlber Ortaylı hocanın “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” kitabını okuduğumda, bazı konularda hala Tanzimat döneminin dahi gerisinde kaldığımızı üzülerek tespit ettim.                    

Taylan Köken

15 Ağustos 2015 Cumartesi

dünyanın gezilecek yerleri...

www.planetware.com
Türkiye'nin de içinde bulunduğu
dünyanın değişik ülkelerinin
resimleri, haritaları...

taylan köken

9 Ağustos 2015 Pazar

veraset...

VERASET

Ninem beşyüz altına satılmış bir esirdi,
Dedem beşyüz altını sayan bir derebeyi:
Köpek kanı, kurt kanı biri birine girdi,
İkisinden meydana çıktı bir kurt köpeği.

İki zıt cevheri var nabzımda vuran kanın,
Biri elpençe duran, öteki durduranın.
Duygum sana taparken düşüncem bir hayvanın,
Sırtında bir kadınla aşar karşı tepeyi.

Ben ninemden muhabbet, dedemden kin almışım,
Çini bir kase kadar başkadır içim, dışım.
Elini öpmek için yalvarsa da bakışım,
Isır diye tepinir gözlerimin bebeği...

Faruk Nafiz Çamlıbel 
( 1898 - 1973 )

8 Ağustos 2015 Cumartesi

6 Ağustos 2015 Perşembe

5 Ağustos 2015 Çarşamba

3 Ağustos 2015 Pazartesi

2 Ağustos 2015 Pazar

1 Ağustos 2015 Cumartesi

31 Temmuz 2015 Cuma

kadın...

kadın; bir kızarsa eğer
kağıt parçası gibi cart diye yırtar içinizi

taylan köken

29 Temmuz 2015 Çarşamba

27 Temmuz 2015 Pazartesi

seçim...

yalnızlık; mecburi değildir
çoğu kez bir seçimdir…

taylan köken

24 Temmuz 2015 Cuma

sev(me)mek...

insanların; çoğu kendisine
ne yapılması gerektiğini söyleyenleri sevmez… 

taylan köken

19 Temmuz 2015 Pazar

18 Temmuz 2015 Cumartesi

16 Temmuz 2015 Perşembe

13 Temmuz 2015 Pazartesi

hırsız...

hayata; kötümser bakmamıza
neden olan tüm hırsızlar kahrolsun!

taylan köken

11 Temmuz 2015 Cumartesi

10 Temmuz 2015 Cuma

inanç...

aşkımız; verilmiş bir söz
inancımı sadece sen sorgula

taylan köken

7 Temmuz 2015 Salı

4 Temmuz 2015 Cumartesi

29 Haziran 2015 Pazartesi

25 Haziran 2015 Perşembe

22 Haziran 2015 Pazartesi

21 Haziran 2015 Pazar

19 Haziran 2015 Cuma

18 Haziran 2015 Perşembe

burun...

burnunun; ucunu göremiyor dediğimiz
demek başka yere bakıyor…

taylan köken

15 Haziran 2015 Pazartesi

14 Haziran 2015 Pazar

13 Haziran 2015 Cumartesi

11 Haziran 2015 Perşembe

6 Haziran 2015 Cumartesi

5 Mayıs 2015 Salı

orhun abideleri...

MUHARREM ERGİN
ORHUN ABİDELERİ / ARAŞTIRMA / BOĞAZİÇİ / 2013 / 190 sayfa

Prof. Dr. Muharrem Ergin’in okuduğum bu eseri 47 kere baskı yapmış bir kitaptır. Rahmetli olan Muharrem Ergin Hoca’nın halefi Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya kitabelerin Türkçe kısımlarında bazı düzeltmeler yaparak daha anlaşılır hale gelmesini sağlamıştır. Yine kitabın başında Osman Hocanın, hocası Muharrem Ergin’in Hayatını ve Eserlerini yazdığı bir giriş yazısı bulunmaktadır.
Orhun Abideleri Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metinlerdir. İlk Türk tarihini anlatan metinlerdir. Taşlar üzerine yazılmış bir tarihtir, bu yüzden bilimsel değeri olan eserlerdir. Türk Devlet adamlarının hem halkına seslenişidir, hem de milletine nasıl hesap verdiğinin yazılı belgeleridir. Devletin, milletin karşılıklı vazifelerini anlatan metinlerdir. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetlerinin, Türk kültürünün yazılı ilk metinleridir. Türk askerlik sanatının, Türk gururunun, Türk içtimai hayatının, Türk yazı dilinin, Türk edebiyatının şaheseridir. Önsözün bir bölümünü buraya aktardık. Muharrem Hoca bunu daha da uzatmaktadır. Kısaca bu anıtlar Türk’ün ilk ve en önemli anıtları olarak gelmiş olduğumuz topraklardaki varlığımızın en önemli göstergesidir.
Kitap Kül Tigin Abidesi, Bilge Kağan Abidesi ve Tonyukuk Abidesi’nin Transkripsiyonu, Günümüz Türkçesine çevrilmiş hali, kitap sonunda ise Orijinal yazılmış haliyle sona erer.
Bu konuda yapılmış araştırmalar ve Muharrem Hoca’nın düşünceleri ise kitabın başına koyulmuştur.
Orhun Abideleri’nin çevrilerine internet ortamında rahatça ulaşabileceğinizi belirtmek istiyorum.
Kitaptan çeviri bölümünde Kül Tigin Abidesi’nin çevirisinden bir bölümünü buraya aktarıyorum:      

[1] Tengri teg tengride bolmış Türk Bilge Kağan bu ödke olurtum. Sabimin tüketi eşidgil. Ulayu ini yigünüm oğlanım biriki oğuşum budunum biriye şadpıt begler yırıya tarkat buyruk begler Otuz [Tatar ... ]
[1] Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamiyle işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki şadpıt beyleri, kuzeydeki tarkat, buyruk beyleri, Otuz Tatar…

[2] Tokuz Oğuz begleri budunı bu sabimin edgüti eşid katığdı tıngla: İlgerü kün toğsık[k]a birigerü kün ortusıngaru kurığaru kün batsıkınga yırığaru tün ortusıngaru anda içreki budun [kop] m[ang]a k[örür]. [Bunç]a budun
[2] Dokuz Oğuz beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle: Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti

[3] kop itdim. Ol amtı ariyıg yok. Türk kağan Ötüken yış olursar ilte bung yok. İlgerü Şantung yazıka tegi süledim, taluyka kiçig tegmedim. Birigerü Tokuz Ersinke tegi süledim, Tüpütke kiçig [teg]medim.
[3] hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersine kadar ordu sevk ettim, Tibete ulaşmama az kaldı.

Taylan Köken 

3 Mayıs 2015 Pazar

dadaloğlu...

MUZAFFER UYGUNER
DADALOĞLU / ŞİİR / BİLGİ / 1990 / 159 sayfa

Muzaffer Uyguner’in Bibliyografya dizi diyebileceğimiz kitaplardan biri de Dadaloğlu üzerinedir. Kitap Dadaloğlu hakkında yazılan nice kitaptan biridir. Öncelikle bu kitabın Dadaloğlu hakkında yeni bir şey söylemediğini belirtelim. Daha önce yazılanların geniş ve dikkatli bir özeti olarak anabiliriz. 
Kitap öğrenciler için, Dadaloğlu hakkında çok uzun bilgiye ihtiyacı olmayanlar için kaynak olarak yararlanabileceği bir kitaptır.
Kitap şu bölümlerden oluşmaktadır.
Yaşamı
Sanatı
Şiirinin Biçimsel Özellikleri
Şiirlerinden Seçmeler
Kral Kızı ile Dadaloğlu (Hikâyeler)
Avşarların Tecirli ve Ceritlilerle Kavgası
Sözlük
Yer ve Oba Adları Dizini
Dizin
Kaynakça

Taylan Köken

17 Nisan 2015 Cuma

ütopya...

Okyanus kıyısında, tropik bir ormanın yanında, altın gibi parlayan bir kumsal. Palmiyeler, hindistan cevizleri, denizden hafif esen bir rüzgar… Tatil şirketi reklamı değil, gerçek.
1970’lerde Hawaii’de böyle bir dönem yaşanmış. Hikayemiz Taylor Camp adındaki bir yeryüzü cenneti hakkında. Hippi kafasının gerçek olduğu zamanlarda yaşanan çok acayip ama güzel hayatlardan biri. Düşünsenize kira yok, istemediğiniz işte çalışmak yok, rekabet yok, onu yap bunu yapma diyen kafasız politikacılar yok…
Amerika’nın 6 yıldır içinde bulunduğu ve her geçen gün daha da bataklığına gömüldüğü Vietnam’daki savaşa karşı protestolar sürüyor. Üniversitelerde özellikle savaş karşıtları ve hükümet destekli boş kafalılar arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. İşte bu dönemde okullarındaki kavgadan uzak durmaya karar veren 13 genç Hawaii’deki cennet adalardan Kaua’ye gitmeye karar verir. Aile, okul, sorumluluk ve her şeyi bir yana bırakırlar.
Tamam Hawaii’ye gidilecek ama para yok, pul yok. Hippi kafası güzel kafa da, nası yapmalı nereden başlamalı derken büyük bir tesadüf yaşanır. O sırada adada mal mülk sahibi olan Hollywood yıldızı Eizabeth Taylor’ın kardeşi Howard Taylor ile gençlerin yolu kesişir. Taylor’ın adanın en güzel köşelerinden birinde arazisi vardır ancak yerel yönetimle işler pek iyi gitmemektedir. Taylor buraya hayalindeki evi yapmak istemekte ama gerekli izinleri alamamaktadır.
Sahilin hemen kıyısına bambulardan, kereste parçalarından ve ellerine geçirdikleri her şeyden ağaç evler yapmaya başlarlar, artık kendilerine gerçek bir yuva bulmuşlardır. Başkalarının imkansız dedikleri hayat bir şekilde imkanlı olmuş ve yaşanmaya başlanmıştır.
Kampa sonradan bir ebe ve doktor bile gelmiş; çünkü Taylor Kampı artık tam bir yaşam alan olmuş. Çiftlerin çocukları bölgedeki okula gitmeye başlamış; hatta okul aracının rotası bir süre sonra kamptan da geçmeye başlamış. Yerleşimciler arasına hippiler haricinde Vietnam gazileri ve sörfçüler de katılmaya başlamış ve yavaş yavaş nüfus artmış.
Denizden en taze balıklar geliyor, meyve ve sebzeler yetiştiriliyor, komün büyüyor ve yavaş yavaş ilgi çekmeye başlıyor. Bugün Amerika’nın ünlü spor kanalı ESPN’de radyo programcısı olan Rosey Rosenthal o günleri çok iyi hatırlıyor. Çıplaklığın ortamda gayet normal karşılandığını anlatan Rosenthal, “yeni gelenlerden birini bikiniyle gördüğümüzde asıl o zaman ilginç geliyordu” diyor.
Kampta onca çıplak genç dolanmaya başladığında dedikodular da yayılmaya başlamış. Aslında insanlar pek inanmasa da sahilde yaşanan ilişkiler tam bir orta sınıf ailesine benziyormuş. Yani çocuklu aileler ve çiftler. Rosenthal’ın bunları anlatmasına sebep, o dönem insanların kampın sadece çılgın bir seks ortamı sunduğunu düşünmeleri olmuş.
Tam 8 sene huzur dolu bir yaşamın sonu yavaş yavaş gelmeye başlamış. Aslında rahatsızlığın sebebi ahlaki gibi dursa da asıl sorunun ekonomik olduğu düşünülüyor. Hawaii’nin en güzel köşelerinden birinde kira vermeden, bedavaya bir yaşam alanı en başta yöre sakinlerini rahatsız eder olmuş.
Kamp alanı 1977 yılında Taylor’ın elinden alınmış. Bahanenin bizim buralarda gördüğümüzle aynı olmasıysa hayli trajikomik. Bölge yönetimi kampın olduğu alandan yol geçireceğiz demiş ve kamp sakinleri tahliyeye zorlanmış. Alan boşaltıldıktan sonra kimse geri dönmesin diye etraf ateşe verilip yakılmış.
John Wehrheim aradan geçen 40 yıldan sonra elindeki fotoğrafları derlemiş ve film yapımcıları Robert C. Stone ve Thomas Vendetti’ye göstermiş. Ekip fotoğraflardan yola çıkarak kamp sakinlerine ulaşmayı başarmış. Hatta kampa tahliye kararı çıkartan kimi bölge yöneticilerini dahi bulmuşlar. Adamlar 40 yıldan sonra yeniden hippilerle, hem de bu sefer ellerinde kameralarla karşılaşınca kim bilir neler hissettiler.
Filmin yapımcısı Robert C. Stone yaptığı çalışmadan hayli etkilenmiş; çünkü kampta kalanların tamamına yakını o zamanı hayatlarının deneyimi olarak tanımlıyor. Stone’a göre doğa, özgürlük ve genç olmak bir arada olduğunda yaşananların unutulmaz olması gayet normal.
O dönem sörfçü olan bugünün 67 yaşındaki emekli öğretmeni David Pearson “Geriye gitme şansım olsa gitmek isteyeceğim dönem sadece o dönem olurdu, o kadar bozulmamış ve güzel bir hayat düşünemiyorum” diyor.
Sayın Engin Özer'in yazısı çok güzel. Büyük bir kısmını buraya aktardım. Teşekkürlerimle.
Kaynak: www.listelist.com 
Video: https://www.youtube.com/watch?t=90&v=58WKzxMWZpU 
Taylan Köken