17 Ocak 2026 Cumartesi

akıl sağlığı üzerine...

 

ADAM PHİLLİPS

AKIL SAĞLIĞI ÜZERİNE / ARAŞTIRMA / AYRINTI / 2020 / 176 sayfa

 

İngiliz psikanalist Adam Phillips’in kitapları Türkiye’de uzun yıllardır yayınlanıyor. Akıl Sağlığı Üzerine çalışmasını kısa sürede okudum ve birçok tespitinin altını çizdim. Delilik/akıl üzerine karşılaştırmalı yorumları, eski/yeni kuramların eleştirisi, yaklaşımlardaki etkiler üzerine doyurucu bir çalışma.

 

Kitabın arka kapağında yer alan tanıtım yazısı, içindekilerin bir özeti adeta:

 

Delilik üzerine devasa bir literatür olmasına rağmen akıllılık üzerine çok az düşünülmüş, çok az yazılmıştır. Deliliğe dair çoğu zaman kesin yargılarımız ve tuhaf hislerimiz vardır ancak akıllılık söz konusu olduğunda zihnimiz bir hayli karışıktır. Akıllılığın neye tekabül ettiği hiçbir zaman tam manasıyla ortaya konamamış, son üç yüz yılda onu "deliliğin zıttı" olarak tanımlamanın ötesine geçilememiştir. Çağın önde gelen psikanalistlerinden biri olan Adam Phillips, yalnızca psikiyatrinin değil aynı zamanda edebiyatın, tarihin, antropolojinin ve felsefenin koridorlarında dolaşarak bu iki kavram arasındaki tarihsel dengesizliğe meydan okuyor ve bizi akıllılık üzerine düşünmeye davet ediyor. Yaşamın farklı evrelerini ve ilişki biçimlerini içeren geniş bir yelpazede akıllı öznenin modern dünyadaki imkânlarına dair gerçekçi ama umut dolu bir analiz sunuyor.

 

Kitapta birçok paragrafın altını çizdim, buraya aktarmamın imkânı yok –telif falan- ama günlüğüme o işaretlerin izdüşümlerini bolca not aldım.

  

… insanlar talihsizlik eseri birbirlerini anlasalardı, hiçbir zaman ortak bir noktaya varamazlardı. s.11.

Charles Baudelaire, Özel Günceler.

 

Eşanlamlısı çok az bulunan “akıllılık” hiçbir zaman tam da modası geçmemiş demode bir tabir olmuştur. İlk kez 17. yüzyılda doktorlar tarafından “zihnen ve bedenen sağlıklı” anlamında kullanılmış, göreceğimiz üzere deliliğin karşıtı ya da panzehiri olarak daha aşina gelen modern anlamını ancak 19. yüzyılda kazanmıştır. s.15

 

Deli olmak deli gibi davranmak anlamına gelirken, akıllı olmak akıllıca davranmak anlamına gelmez. –Polonius s.26

 

Delilik, en iyi ihtimalle, hakiki akıllılığa, hakiki doğamızın özgünlüğüne doğru yapılan bir seyahattir, delilik yoluyla kendimiz hakkında en iyi şeylerle temas halinde bulunuruz. S.31

 

Akıllık, gerçekten de ruhun hastalığıdır.-Laing s.32

 

Bildiğim kadarıyla akıllılar hakkında erişilebilecek bir istatistik yok. Akıllılar haberlere konu olmuyor. s.38

 

Akıllığın tarihi yazılmamıştır, belki de gerçek anlamda yazılması imkânsızdır. s.42 

Taylan Köken – 2026

30 Aralık 2025 Salı

camera lucida...


 ROLAND BARTHES

CAMERA LUCIDA / DENEME / ALTI45 / 1996 / 112 sayfa

 

Altı45’in; kitabın arka kapağına iliştirdiği nota göre; Fotoğraf edebiyatının iki başyapıtından biri sayılıyormuş Camera Lucida[1]. Devam eden iddiaya göre; Barthes’ın en bireysel ve kurgusal yapıtıymış aynı zamanda.

 

Barthes, yaklaşmakta olan ölümünü sezinlemiş olmalı ki fotoğraf ve ölüm üzerinden konuya yaklaşıyor. Yazar kitabı tamamladıktan sonra da kısa süre içinde uzak yol yürüyüşüne başlıyor…

 

İlk baskısı 1992 yılında yapılan kitabın Türkçe çevirisi Reha Akçakaya tarafından kotarılmış. Camera Lucida’nın alt başlığı: Fotoğraf Üzerine Düşünceler

 

Kitaptan kısa birkaç alıntı yapalım:

 

Fotoğraf’ın sınıflandırılamaz bir şey olduğu ileri sürülebilirdi. s.17

*

Fotoğraf’ın sonsuza dek kopyaladığı şey aslında yalnız bir kez olmuştur. Var oluş açısından asla yinelenemeyecek olanı, mekanik olarak yineler Fotoğraf. s.18

*

Fotoğraf, her iki yaprağını da bozmadan birbirinden ayıramayacağınız katmanlı nesneler sınıfına girer: pencere ve görünüm, ya da iyi ve kötü, tutku ve nesnesi… [negatif-pozitif] s.19

*

Fotoğraf’ın üç değişik uygulamanın (ya da üç değişik duygunun, niyetin) nesnesi olduğunu gözlemlemiştim: yapmak, maruz kalmak ve bakmak. s.21

*

Fotoğrafçı, Fotoğraf’ın ölüm haline gelmesini engellemek için elinden geleni yapmalıymış gibidir. s.24

*

Yeni çözümlememin kılavuzu olarak bazı fotoğrafların bende yarattığı çekiciliği esas almaya karar verdim. s.28

*

Fotoğraf her zaman Resim hayaletinden işkence görmüştür, hâlâ da görmektedir… s.36

*

Fotoğraf sanata Resim’le değil, Tiyatro’yla dokunur. s.38

*

…mutlak olarak saf olduğu sürece maske anlamdır… s.41

*

Bence görünüm fotoğrafları (kent ya da kır) gezilebilir değil, yaşanabilir olmalıdır. s.45

*

Freud ise, anne bedeni için “kişinin daha önce bulunduğundan emin olabileceği tek yerdir” diyor. s.45

*

“Görüntü için gerekli koşul, görmedir” demiş Janouch Kafka’ya; Kafka’da gülümseyerek yanıtlamış: “Biz nesneleri aklımızdan çıkarmak için fotoğraflarız. Öykülerim gözlerimi kapamamın bir yoludur...” Fotoğraf sessiz olmalıdır (yaygaracı fotoğraflar vardır, onları sevmem): bu bir ölçülülük sorunu değil, bir müzik sorunudur. s.57

 

Not:

toplum; ile barışık yaşamak

mitlere inanmak demek

 

bir fotoğrafın sunmuş olduğu manzarayı bulup, gezmek/görmek istediğinizde her zaman hayal kırıklığına uğrarsınız. fotoğraflarda çoğu kez hayali bir illüstrasyon sizi içine çeker. bakanın, yerinde bakmaya gidene dek alacağı yol esnasında, hem bellekteki görüntü hem de sanatçının basmış olduğu fotoğraftaki görüntü çoktan değişmiş olacaktır. asla asla umduğunuzu bulamayacağınız için, kendi manzaranızı kendi enfes görselinizi kovalamalısınız…    

 

Taylan Köken – 2025


[1] Diğer başyapıtın hangisi olduğu yazıda belirtilmediği için hiçbir fikrim yok. Ancak içimden bir ses o kitabın: Walter Benjamin’in “Fotoğraf Yazıları” kitabı olabileceğini söylüyor…

27 Aralık 2025 Cumartesi

geçmişin kuşları...

 

OKTAY AKBAL

GEÇMİŞİN KUŞLARI / GÜNLÜK / ALKIM / 2004 / 280 sayfa

 

Romanları, öyküleri, deneme-eleştiri kitaplarının yanı sıra, diğerlerine göre az olsa da anı-günce kitapları yayınlamıştır. Edebiyat çevresiyle yakın ilişkileri nedeniyle, bu grubun şair ve yazarlarıyla anıları hayli dikkat çekici olup, edebiyat tarihi açısından önemli tespitlerdir.

Oktay Akbal’ın bu kitabı, 1970 ile 1983 yılları arasındaki düzensiz günlüklerden oluşmakta. 1970-71-72-73-74, 1943, 1975, 1980-81-82 ve 1983 yıllarının –muhtemelen seçilerek yayınlanan- günlükleri.

 

Bu günlükler sade şekilde yazılmış olup; o gün yapılan işleri, ziyaretleri ele almış, edebiyat tarafı ise geri plana itilmiştir.

 

Beni ilgilendiren tarafı, Akbal’ın iki yaz Ayvalık’a gelmiş ve yaz tatilini burada geçirmiş olmasıdır. Ayvalık’a uğramayan bir yazı insanın olduğunu sanmıyorum, ama buradaki yaşamlarını eserlerine, kitaplarına aktaran kaç yazar, kaç şair var bilemiyoruz. Önümüze geldikçe, biri bizi uyardıkça, çalışmalarımızı bilenler ikaz ettikçe, öğreniyor, paylaşıyoruz.

 

Akbal’ın 19 Temmuz 1981 tarihli günlüğünün başlığı, Kumsalda Malraux’yla… Sarımsaklı’da kalan yazarın devlete ait bir kampta veya küçük bir pansiyonda kaldığını düşünebiliriz. Yazar dinlenirken de çalışmaya devam ediyor; Malraux’nun Antimémories kitabı yazar tarafından “Anti-Anı”lar olarak tasnifleniyor.

 

22 Temmuz 1981 tarihinin gecesinde hava kararınca Karşısı Midilli’yi yazıyor Oktay Akbal. Bir denizin ayırdığı iki toplumun ayrılığını anlamaya-anlamlandırmaya çalışıyor.

 

25 Temmuz 1981 tarihindeyse minibüsle Ören’e geçiyor yazar. Burada Salah Birsel (büyük olasılık onun evinde) ve diğer dostlarıyla buluşuyor…


4 Ağustos 1983 tarihinde de Ayvalık Sarımsaklı’ya gelir. Sıcak, güneşli günler geçip geçip gidiyordur. 26 Ağustos’a kadar Ayvalık’ta kalacağını belirtiyor. Sonra Mumcu’lar geliyor ve güneşi batırmak için Ören’e geçiyorlar…   

 

Taylan Köken – 2025

2 Kasım 2025 Pazar

türkleşmek islamlaşmak muâsırlaşmak...

 

ZİYA GÖKALP

TÜRKLEŞMEK İSLAMLAŞMAK MUASIRLAŞMAK / ARAŞTIRMA / BORDO-SİYAH / 2004 / 109 sayfa

 

Ziya Gökalp’ın toplumbilim üzerine yazmış olduğu üç araştırma kitabından sonra kaleme aldığı inceleme kitabıdır. 1918 yılında yayınlanan kitaptaki düşünceleri, 1923 yılında yayınladığı –meşhur eseri- Türkçülüğün Esasları kitabından farklılık arzetmektedir.

 

20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti dağılıp, son günlerini yaşarken, toplumun ileri(ci) kısımları, Batılı değer yargılarını kabullenmiş ve benimsemiş görünmektedir. Özümseme meselesi bu satırları konusu değildir. İslamcılar/ümmetçiler ise Ulusçu düşünceleri kökten reddetmektedirler. Türkler/Türkçüler ise yeniden var olmanın tek koşulu olarak Ulusal Devlet olmanın tek koşul olduğunu savunmaktadır.

 

Ziya Gökalp, -halen birbiriyle kanlı bıçaklı olan- bu görüşlerin çağdaşlaşma için bir araya geleceğini savunan çalışmasını kaleme almıştır. 1923 yılına geldiği zaman yazar Türkçülüğün Esasları kitabında tek çıkar yolun, “Türk” kavramı üzerinde dil, eğitim ve siyasi birliğin sağlanarak Ulus Devletin ancak bu şekilde var olacağını savunmuştur.

 

Gökalp, önce Üç Düşünce Akımı bölümünde kitabın başlığında yer alan; Türkçülük, İslam ve Çağdaşlaşma kavramını basit bir dille açıklıyor. [Bu arada kitabın tamamı, çok sade, kısa cümlelerle, konuşur gibi kaleme alınmıştır.]

Dil başlığında, Ulusçuluk, Ümmetçilik ve Çağdaşçılık akımları artık dil bütünlüğünün önemini kavramıştır demektedir.

Gelenek ve Kural bölümünde ise Osmanlı’nın kurumlarında bir bütünlük olmadığı ifade etmektedir.

Gelişmeden doğan kurumlarımızın tarihsel bağlantılarını sağlayarak canlı gelenekler durumuna getireceğimize, bunları bir yana atarak her ülkeden “tarih”siz, “gelenek”siz kurallar biçiminde kurumlar almışız.

İngilizler kuralsız bir ulustur; ama tarihsel bağlantılar, gelişme bakımından bilinen gelenekler, en çok İngilizlerde görülür. İngilizleri geliştiren, gelenikçiliktir.

Biz Türkler kuralcı, ama geleneksiz bir ulusuz. s.41.

 

Kültür Topluluğu, Uygarlık Topluluğu bölümünde, konu toplumbilimsel açıdan incelenirken, Fransız bilim insanlarından örnekler vererek tartışılmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki tüm bu fikirler yazıldığı dönemin tartışmaları ve bilimsel çalışmalarıyla değerlendirilmelidir.

 

Biz Türkler, çağdaş uygarlığın akıl ve bilimiyle donanmış olduğumuz halde bir “Türk-İslam” kültürü yaratmaya çalışmalıyız. s.55.

  

Ziya Gökalp, 100 yıl önce bunları yazarken, günümüzün erklerinin Abdülhamid’in eteğinde dolaşmaları ne kadar ironiktir.

 

Gökalp, Türklüğün Başına Gelenler bölümünde, Osmanlı’nın kurucusu olan Türklerin, devlet büyüdükçe nasıl itildiğini, hor görüldüğünü, yok farz edildiğini belirtirken, dilimize yerleşen Türklükle ilgili hakaret cümlelerinden bazılarını sıralar. Osmanlı içinde filizlenen birçok ulusalcı akımların dayandığı en büyük düşünce ve akımların ortak noktası; Türk düşmanlığıdır. Kim kendi milliyetçiliğini övüyorsa, önceliğine Türkleri almakta ve onları hor görerek işe başlamaktadır. İstanbul, Saray sanki Türk değildir…

 

Türk asıllı olan birçok genç Arnavutlukla, Araplıkla ya da Kürtlükle övünüyorlardı. Türklükle övünen tek bir kişi yoktu. “Türk” sözcüğünü ayıplı sıfatlar gibi kimse üzerine almıyordu. “Türk” Doğu Anadolu’da “Kızılbaş”; İstanbul’da “kaba ve köylü” anlamlarına geliyordu… s.60  

 

Ziya Gökalp, bir ülkenin kurucusu olan milletin, o ülkenin diğer tüm unsurları tarafından dışlanarak, hakarete uğramasının, dünyada hiçbir ülkede örneğinin bulunmadığını belirtirken, çözümü; Çağdaş bir İslam Türklüğü(s.66) olarak belirtmesi ilginçtir…

 

Eğitim bölümünde İslami eğitimin çağdaş olabileceğini tüm iyimserliği ile düşünmekte ve savunmaktadır…

 

Ülkü bölümünde ise yazar, ulusal bir kimlik olarak konuya bakmaktadır. Bir ulusun ülküsü zor günde ortaya çıkar, gerektiğinde o toplumun kurtarıcısı olur.

 

Bir ulus tehlikede kaldığı zaman, onu bireyler kurtaramaz; ulus, kendi kendisinin kurtarıcısı olur. s.77         

 

Türk Ulusu ve Türan bölümünde Gökalp;

 

Türan, Türklerin tümünü içine alan ve Türk olmayanları dışta bırakan ülküsel yurttur. Türan, Türklerin oturduğu, Türkçe’nin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır. s.90

Kitap, Ulus ve Yurt, Ulus Ülküsü, Ulusallık ve İslamlık bölümleriyle devam eder.

Yazarın Ulusallık ve Ümmetçiliği aynı potada eritmeye çalışması ise; 100 yıldır konuyu tartışan, tartışa tartışa suyunu çıkaran ve bir adım ileri gitmediği gibi, ne ümmet ne de ulus ol(a)mayan, her kurumu, her siyasi ile emperyalizmin emrinde olan bir devlet olabileceğini öngörememiştir. Bu düşüncelerin halen savunulması ise bizim başımıza özellikle musallat edilen sözde düşünce akımlarıdır.

 

Oysa Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ithaf edilen basit bir söz uygulanabilseydi, bu canım ülkem halen muasırlaşmak için çaba göstermezdi: Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin…

 

Taylan Köken

28 Ekim 2025 Salı

basit bir es...

 


ENİS BATUR

BASİT BİR ES / ANLATI / KIRMIZIKEDİ / 2015 / 80 sayfa

Bir kış günü, sabah, yabancı bir ülkede trene bindiniz. Gidip bir koltuğa oturdunuz. Karşınızdaki koltuğa gelip başka biri oturdu. Sonra çantasından çıkarıp eski bir kitabınızı açıp okumaya başladı…

Bu sahne başka bir yazar tarafından senin için yazılmıştı. s.7.

 

Kitap ve kısa yolculuk, bu satırlarla başlıyor.

Yazar-Yolcu

Yazar-Okur

Yazar-Yol(culuk)

Yazar-Yazar

Yazar-Zaman

Yazar-Yazmak

Gibi başlıksız bölümlerle kitap kayıp gidiyor, bir de bakıyorsunuz, kısa yolculuk bitmiş ve siz Enis Batur’un bir ara-kitabı’nı daha tamamlamış oluyorsunuz.

Kitabın son sayfasında, kitap başlığının sonuna eklenen “*” işaretinin açıklaması yer alıyor:

Başlık, Schönberg’in, Webern üzerine bir cümlesinden yontulmuştur. s.77.  

Taylan Köken

26 Ekim 2025 Pazar

markopaşa yazılar ve ötekiler...


SABAHATTİN ALİ

MARKOPAŞA YAZILARI VE ÖTEKİLER/YAZILAR/YKY/2019/226 sayfa 

Sabahattin Ali’nin bu eseri Hikmet Altınkaynak tarafından hazırlanmış, ilk kez 1986 yılında Cem Yayınları tarafından neşredilmiştir. YKY’na geçişi ve ilk baskı Ekim 1998’de olmuştur. Benim elimdeki nüsha ise YKY’deki 17. baskıdır. 

Kitabı derleyen Hikmet Altınkaynak’ın tekrar baskılar için yazdığı dört önsözle başlıyor çalışma. Anket Yanıtları/Konuşmalar bölümünde Yücel, Varlık, Yeni Adam, Akşam, Yeni Edebiyat isimli dergilerde oluşturduğu anketler ve cevapları yer almaktadır. 

Yazılar bölümündeyse, Resimli Ay, Varlık, Ulus, Tercüme, Yurt ve Dünya, Yenitürk, Fontamara, Tan, Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba ve Zincirli Hürriyet dergilerinde yayınlanan yazılarından oluşmaktadır.

Kitabın son bölümündeyse; Kitap Üstüne Yazılan Yazılardan Seçmeler bölümü yer almaktadır. Bu bölümdeki yazarlar, Alpay Kabacalı, Oktay Akbal, Hasan Pulur ve Etem Ütük’ün özellikle Sabahattin Ali’nin Markopaşa yazıları üzerine düşünceleridir.    

Kitapta, Mehmet Behçet Yazar’ın “Sabahattin Ali’nin hayatı ve eserleri” üzerine sormuş olduğu soruyu Ali şöyle cevaplar:

“1907’de doğdum. Garbi Anadoluluyum, nüfus kaydım Ayvalık’tadır. İlk tahsilimi Çanakkale, İstanbul ve Edremit’te, orta tahsilimi Balıkesir ve İstanbul muallim mekteplerinde yaptım. 1927’de Yozgat’ta bir sene muallimlikten sonra, 1928’de Maarif Vekâleti hesabına Almanya’ya gittim. 1930’da döndüm ve evvela Aydın’da, sonra Konya’da ve Ankara’da Almanca muallimliği yaptım. Şimdi Maarif Vekâleti’nde Neşriyat müdürlüğü kalembaşısıyım ve Ankara Tiyatro mektebinde öğretmenim.” s.47. 

Sabahattin Ali’nin bu kitabındaki Markopaşa yazıları, Türkiye'nin yakın tarihine, siyasetine, basın özgürlüğüne ve toplumsal yapısına ilgi duyan herkesin okuması gereken yazılar olarak değerlendiriyorum. 

Kitabı okurken, kültür, yazı ve edebiyat dünyasında mücadele eden bir yazarın mücadelesini göreceksiniz. Ayrıca yazılanların birçoğunun güncelliğini koruduğunu, "değişmeyen" siyaset ve iktidar davranışlarını görmek hem şaşırtıcı hem de hüzün vericidir. Bu ülke, bu toplum,  bunca yıl yaşadıklarından ne öğrendi?.. 

Sabahattin Ali’nin kullandığı o keskin zekâsını, dili ustaca kullanışını, duru Türkçesini ve boyun eğmez duruşunu, onu sadece iyi bir öykücü ve romancı değil, aynı zamanda unutulmaz bir “mücadele insanı” ve “aydın” yaptığını bu kitapla anlayabiliyorsunuz. 

Taylan Köken

24 Ekim 2025 Cuma

kağnı-ses-esirler...

 

SABAHATTİN ALİ

KAĞNI-SES-ESİRLER / ÖYKÜ-OYUN / YKY / 2019 / 222 sayfa

 

Sabahattin Ali’nin YKY’de yayınlanan “karışık” bir kitabı. İki öykü, bir oyundan oluşuyor kitap. Kağnı ilk kez 1936, Ses ise 1937 yılında yayınlanmış. S. Ali’nin Esirler oyunu ise –sonradan bulunmuş olmalı ki- 1966 yılında yayınlanmış. Bu üç eser Sabahattin Ali Toplu Öyküleri-I olarak yine YKY’de 1997-2003 yıllarında sekiz baskı yapmış. Bu haliyle, yani üçü bir arada haliyle, ilk basım Ekim 2003 tarihinde gerçekleşmiş. Benim elimdeki nüsha ise Ocak 2019 tarihinde 21. baskı…

 

Sabahattin Ali’nin bu karma kitabında oyun için bir şey demeyeyim –beni çok sarmadı- ancak öykü kitaplarını hızla bitirmiştim. Benim en çok etkileyen öyküsü, Kağnı kitabındaki Düşman[ss.66-75] öyküsü oldu. Öykü kısaca şu şekildedir.

 

Polisten kaçan bir düşünce suçlusu[i] gece bir evin bahçesine gizlice sığınır. Sığındığı bahçenin ev sahibi eski bir arkadaşıdır. Arkadaşı varsıllaşmış ve rahat bir hayat sürmektedir artık. Zengin olanı kaçak olmasına rağmen arkadaşını eve alır. Aralarındaki muhabbet zaman geçtikçe kaçağın zengini sorgulamasına sebep olur ve gecenin geç saatlerine kadar konuşurlar. Sonrasında… yok yok, en iyisi siz kitabı alıp okuyun…

 

Bu kitap için, Sabahattin Ali’nin yaşamından kesitler sunan öyküler diyebilirim. S. Ali yaşamadığını yazmamış. Eğer kitaptan ve öykülerden daha fazla ayrıntı istiyorsanız, birazkitap.blogspot.com’un kitap özetlerinden faydalanabilirsiniz…  

Taylan Köken 


[i] Düşüncenin suçlusu mu olur, düşünmek suç mudur?


20 Ekim 2025 Pazartesi

yeni dünya...


SABAHATTİN ALİ

YENİ DÜNYA / ÖYKÜ / YKY / 2003 / 124 sayfa

 

Sabahattin Ali’nin ilk basımı 1943 senesinde gerçekleşen öykü kitabıdır. Kitabın YKY’daki macerası, Sabahattin Ali’nin Toplu Öyküleri-II serisinde başlamış ve 1997-2002 arasında altı basım bu şekilde olmuştur. Toplu öykülerden ayrılarak tek başına basımı bu nüsha ile gerçekleşmiştir.

 

Kitap, Asfalt Yol, Hanende Melek, Çaydanlık, Ayran, Isıtmak İçin, Uyku, Selam, Bir Mesleğin Başlangıcı, Bir Konferans, Yeni Dünya, İki Kadın, Sulfata ve Hasanboğuldu adlarından oluşan 13 öyküden oluşmaktadır.

 

Öyküler hakkında kısa bilgiler verelim:

 

Asfalt Yol öyküsünde; bir öğretmen uzak bir köye tayin olur. Köyün yolu çok bozuktur. Köyün yolunu yaptırmak için çok mücadele eden öğretmen bunu bir türlü başaramaz. Nihayet köye bir büyük adam gelir ve yolda sarsılınca alelacele köyün yolu yapılır. Hızla yapılan yolun ömrü de hızla tükenir ve bozulmaya başlayınca bu kez köylülerin kağnı arabalarıyla yolu kullanmalarından dolayı bozulma olduğu söylenir. Ceza köylülere verilir ve normal yolu değil de arka yolları, dağları tepeleri aşarak kasabaya varmak zorunda kalırlar. Bu kez köylüler öfkelidir ve dönüp öğretmene kızarlar, her şey senin yüzünden diye…   


Hanende Melek öyküsünde; bir handa şarkı söyleyen kadına evli barklı bir adam abayı yakar ve onunla birlikte olmak için neyi var neyi yok onun önüne serer… 

Çaydanlık öyküsünde; hapisteki bir adamın doktorun ikazına rağmen çok düşkün olduğu çayı içmeye devam eder… 

Ayran öyküsünde; Hasan iki kardeşi ve anasıyla yaşayan, zorla geçimini sağlayan bir köylüdür. Bir gün, kışın hava erkenden kararır ve soğuk havada eve dönmeye çalışan Hasan’ın etrafını kurtlar sarar… 

Isıtmak İçin öyküsünde; bir odada kiralık yaşayan adamın ev sahibesi olan kadın çok uyanıktır. Sürekli olarak sesi çıkmayan kiracısını kandırmaya çalışır… 

Selam öyküsünde; bir adam geziye çıktığı bir yerde tıraş olmak için berbere girer. Berber tıraşını yaparken küçük bir kız içeri girip berberden para alır ama bu kız berberin çocuğu değildir… 

Bir Mesleğin Başlangıcı öyküsünde anlatılan öykü, muhtemelen yazarın bir arkadaşının başından geçmiş olmalı diye düşündüm. Bir araştırma için yola çıkan arkadaşlar Koca Recep adında çalgı çengi işinde çalışan kadınları toplayan biriyle karşılaşırlar…   

Bir Konferans öyküsünde yaşanan olayın benzerini ben yaşamıştım. 1980 sonrasında Turgut Özal’ın siyasete atıldığı dönemde SİAR[Siyasi Araştırma] adına gittiğim Samsun ili, Vezirköprü ilçesi, Ağaçalan köyüne anket için yeni girmiştim ki ardımdan MDP[Darbe rejiminin desteklediği askeri parti] adayı köye girmiş, uzunca bir nutuk çekmişti. Köylüler ise oy vermeyeceklerini bile bile ayıp olmasın diye adayı hoş tutmuşlar, alkışlamışlardı… 

Yeni Dünya öyküsünde; köye düğün için gelen bir kadının [kadının adı Yeni dünya’dır] oynaması ile olaylar gelişir… 

İki Kadın öyküsü de Sabahattin Ali’nin köylerden derlemiş olduğu bir hikâye gibi duruyor. Kerim Ağa adında bir var yemezin hikâyesidir anlatılan… 

Sulfata öyküsünde; köylerde doktorun bulunmadığı, ilaca ulaşımınsa çok az olduğu dönemlerde, sıtma hastalığının tek çaresi olan kinin yani sulfata üzerine yazılmış bir öykü… 

Hasanboğuldu ise Kaz Dağlarının çok bilinen efsanelerinden biridir. Sabahattin Ali o zamanlar pek bilinmeyen bu öyküyü ülkemize tanıtmıştır. Belki efsanenin Hasanboğuldu olarak anılmasının sebebi de bu derleme olabilir, neden olmasın? 

Taylan Köken

19 Ekim 2025 Pazar

mahkemelerde...

 

SABAHATTİN ALİ

MAHKEMELERDE / ARAŞTIRMA / YKY / 2019 / 154 sayfa

 

Sabahattin Ali’nin ömrünün önemli bir kısmı mahkemelerde ve nihayetinde mahpus damlarında geçmiştir. Hakkında açılan resmi, gayri resmi soruşturmanın sayısı belli değildir. Artık hayatından bezdiği bir dönemde ise gizemini hala koruyan bir cinayetin kurbanı olmuş, cesedi ancak eşyalarından tanınabilmiştir.

 

Mahkemelerde kitabının içinde yer alan belgeleri, Nüket Esen ve Nezihe Seyhan yayına hazırlamıştır. YKY tarafından ilki 2004 tarihinde basılan kitabın bendeki nüshası 12. baskıdır.

 

Sabahattin Ali’nin karşısında durmuş olduğu mekanizmanın tavrı ve yazarın direncini gösteren, karakolda aynı mahkemede de aynı olan düşüncelerini cesurca ifade eden, hayran duyulacak onurlu bir direnişin satırlarıdır bu belgeler. Yapıtı oluşturan belgelerin elbette çok daha fazlası vardır, olmalıdır. Sabahattin Ali’nin mücadelesini göstermesi açısından bu kadarı dahi yeterlidir.

 

Kitaptaki bazı belgelere göre yazar, hapishanede iken koşulların iyileştirilmesi için de arzuhaller, tespitler kaleme alıyor. Bir kaçına kitabın içinde rastlayacaksınız. Yine belgelerin arasında yer alan bilirkişi raporlarına göre, ülkemizin uğraşmış olduğu gericiliği, yasaklanmaya çalışılan kitapları inceleyen raportörlerin yazılarından açıkça öğreniyoruz. İbretlik belgelerin, günümüzdeki mahkemelerde tekrarlanan ve yarına birçoğu kalmayacak olan belgelerden ne farkı var?

 

Sabahattin Ali, kendisini “Vatan hainliği” ile suçlayan Nihal Atsız’a hakaretten dolayı hapis cezası verdirmiştir. Atsız, -daha da sinirlenmiş olmalı- iftiralarından geri durmadığı gibi her gün dozajını artıran bir üslupla saldırılarına devam etmiştir. Merhumun Atsız’a vermiş olduğu ibretlik cevaplar da bazı mahkeme belgelerinin içinde yer almaktadır.            

Kitaptan birkaç bölümü aktaralım:

 

Ben muallim mektebinden mezunum. Muallimlik damarlarımın içindedir. S.7

*

Bende mefruz cürümler aramak, himayesine sığındığımız vekaletin [M.E.B.]bana üvey evlat muamelesi yapmasıdır. S.9

*

Benim babam asker, babamın babası asker, anamın babası yine askerdi. Bu adamların hepsi bu memleket için kanlarını dökmüşlerdir ve benim şimdi damarlarımda dolaşan kan, bu adamların kanıdır. Benim, bu memlekette, bu memleketi kurtaranlara ihanet etmeme imkan yoktur. S.22

*

İntikam, beşeri hislerin en saklısıdır. S.22

*

Ben haksız olduğum zaman başımı eğmesini ve susmasını bilen, fakat haklı olduğum zaman alnı yukarda bağıran ve hakkını teslim etmeyenlere her ne bahasına olursa olsun onu teslim ettirmek isteyen bir adamım. S.34

*

Bir zamanlar ayrı fikirli olanlara yobazlar gavur diye hücum edemezlerdi. Bugün bu moda değişti, biraz ayrı fikirde olanlar “kominist” diye damgalanıyor. s.46

*

Bu romanın heyet-i umumiyesini bırakıp birkaç sayfasından muharririn içtimai ve siyasi kanaatlerini istidlale çalışmak gayri ilmi bir harekettir. S.73

*

 ….sakın Ali yerine Âli yazdırmasın, bu Âli adı kadar sinirlendiğim kelime azdır. s.87

 

Taylan Köken

14 Ekim 2025 Salı

bu kalem melûn...

 

ENİS BATUR

BU KALEM MELÛN / DENEME / YKY / 1997 / 118 sayfa

 

Enis Batur’un deneme çalışmaları içinde denemeyip de –şimdilik- taslak olarak kalan kitapları hakkındaki notlar, tasarılar, ön-çalışmalar, nadasa bırakılanlar olmak üzere çoğu bekleyen belki de çoğu başkaları tarafından yazılacak olan başlıklar…

 

66 yazılmamış kitap, 66 seçilmiş bir sayı mı, başka bir muamma…

 

Kitaptan devam edelim:

 

Herkesin hayatında köklü bir tutkunun yeri var mıdır bilmiyorum; herkesin yaşamına tutkusu mu yön verir, bunu da – bütün bildiğim, yaklaşık yirmibeş yıldır hayatıma yazma tutkusunun biçim verdiği.

Yazı’nın başı ucu vardır, yoktur.

Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun (riverrun!) başı ucu vardır, olur.  Sf.9

 

*

Bir kitap, bazen başka bir kitabın ölüsü üzerine inşa edilir. Sf.19   

*

Sahne, ses ve ışık düzeniyle sınırlı olacaktı burada: Mutlak karanlıkla oynaşmalar.

 

Yıllar önce bu notu almışım(2012);

Kenan’a not:

Tam da bir savaş sahnesi için düşünülebilecek çok az ışık… tıpkı cephede gibi… karanlığın içinde; konuşmalar, -çoğu zaman- sessizlik, belki yanan sigaraların közlerinin ışığı, o da tenhada, siperin iyice içinde -vurulmamak için… [Bu oyunu 1-1,5 ay çalıştık, kabasını çıkardık, sonra bıraktık ve hiç oynayamadık.]

Başka bir not:

İnsan insanı vurmak için, hayvan da kullanıyor. Abd’li asker güvercini zehirli gaz için, yunus balığını torpilleri bulmak için kullanıyor, mesela… hey gidi insanlık… sf.20

*

Sayfa 28 ve 29’daki “City Lights” ve “Kitap Töreni” başlıkları…

*

Mum, yalnızca plastik bir öğe olarak çekici görünmüyordu bana: Simgesel yanı, varoluşun erime sürecini temsil eden duruşuyla da etkileyici bir işaret sayıyordum onu. “Almanak”a Zaman’ı sorgulama eşiğine neden sonra eklenecekti. Sf.30

 

Mum; tersi de aynı…

*

Katlanma ve Açılma: Mendil metaforu

Nasıl: Bir ana soru/n. Sf.39

*

Notalar artık beyninde uğulduyordu ve hiçbir şey duymuyordu: Mutlak sessizlikten başka.

İnsan, en son yapıtın düşünü görmek, öngörmek isteyebiliyor. Sf.43

*

Deneme: Hezarfen olmak

Bir içekapanışın içyüzü

Bekâret ve Mülkiyet üzerine bir deneme

İkinci düş: Göldeki Ada

Mekân sanrısı için Duygu: Çöl sf.54-56

*

Sayfa 58’deki Moskova 1900-1930 Çatı Taslağı komple başka şehirlere de uygulanabilir. Ayvalık belki, ama zengin birey sıkıntısı olmaz da yazar sıkıntısı had safhadadır. Doğru düzgün bir Ayvalık Tarihi yazılamamasının yegâne sebebinin; kentin tüm maddi birikimine rağmen, sanat üzerine, edebiyat üzerine bir yazar/sanatçı çıkmaması, çıkmamayı bırak kentte bulundur(a)maması/barındır(a)maması denilebilir mi?

*

70’lerin başında okumuş, çok şaşırmıştım: Muzaffer Buyrukçu, taşınırken, koskoca bir romanın elyazmalarını yitirmişti. Sonra, kısa bir metnim, Brezilya’da yazdığım bir gezi metni ‘sırra kadem bastı’, 75’de – olabileceğini, olduğunu gördüm. Sf.60

E.B.’u bilmem, Muzaffer Buyrukçu bile isteye kaybetmiş olabilir mi?

*

Ressam ve yazar, söyleşe gelmişlerdir. Degas değil midir, “ama azizim, şiir duygularla değil sözcüklerle yazılır” uyarısını Mallarmé’den işiten? Sf.72

*

Eninde sonunda hepimiz haritada bir noktada yaşamıyor muyuz? Sf.74

*

Tünel’in içinden Bankalar Caddesi’ne açılan geçmeleri bulup aynı anda iki banka birden soyacaklar. Sf.83

*

Türk şiirinde, şiirde.

Bu gölge, onun gövdesi. Sf.86    

*

Takvimler (Ayvalık üzerine) Kitabı sf.106

 

Taylan Köken