7 Şubat 2016 Pazar

müdâfaa-i milliye cemiyeti...

NAZIM H. POLAT
MÜDÂFAA-İ MİLLİYE CEMİYETİ / ARAŞTIRMA / KÜLTÜR B.Y. / 1991 / 311 sayfa

II. Meşrutiyet devrinde, toplumu derinden etkileyen birçok hadise yaşanmış, siyasetimiz, geleceğimiz o günlerde şekillenmiştir. Osmanlı İmparatorluğunu son döneminde kurulan derneklerin önemlilerinden biri de Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’dir.

Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti 1 Şubat 1913 (1) tarihinde kurulmuştur. Devlet değil, İstanbul’da bulunan bir avuç gönüllü vatanseverin kurmuş olduğu ve bazı kişilerin cömertçe bağışlarıyla hızla organize ve etkin olmuş bir cemiyettir. O dönemin en önemli fırkası (partisi) İttihad ve Terakki Fırkası’dır. Seveni de, sevmeyeni de olan bir oluşumdur. Cemiyetin kuruluşunun müjdelendiği toplantı, her kesimde memnunluk yaratacaktır.

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşlarında yaşamış olduğu hezimeti unutmak, unutturmak ve silkinip kendini yeniden bulmak istemektedir. Geniş katılımlı Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti askerler, gazeteciler, siyasiler tarafından her kesimi kendi çatısına çeken bir oluşumdur. Hasan Tahsin o zamanlar Selanik’te Silahçı Tahsin lakabıyla gazetecilik yapmaktadır. Gazetesi Yeni Silah ve sonrası olan Türk Gazetelerinde Cemiyete en çok desteği veren, halkı heyecanlandıran yayınlar olacaktır. (2)
Kurucular arasında birçok ünlü şahısın ve Türk, Rum, Yahudi ve Ermenilerin varlığı dikkati çekmektedir.

Tüccarlar: İlyas Bey, Karakaş Macid Efendi, İperanosyan Efendi, Vitali Kamhi Efendi
Gazeteciler: Fresko Efendi, Ahmed Ferit (Tek), Ahmed Cevdet (Oran), Diran Kelekyan, Nureddin Bey.
Yazar ve Fikir Adamları: Yusuf Akçura, Cenâb Şahabettin, Hüseyin Cahid (Yalçın), Ömer Naci Bey, Enis Avni (Aka Gündüz), Mehmed Emin (Yurdakul), Hüseyin Suad (Yalçın), Süleyman Nazif, Ahmet Rasim Bey, Recaizâde Mahmud Ekrem, Mehmed Akif (Ersoy).
Siyasetçi ve Memurlar: Hamdi Bey, Abdi Bey, Abdurrahman Bey, Cavid Bey, Naili Bey, Cemil Paşa, İsmail Paşa, Ahmed Bey, Tahsin Paşa, Reşid Akif Paşa, Talat Bey (Paşa), Aristidi Paşa, Prens Mehmed Sabahattin Bey, Yakop Hamanon Efendi, Vartkes Efendi
Serbest ve Din Adamları: Dr. Nazmi Bey, Ecz. Nüzhet Bey, Pozant Keçiyan Efendi, Şeyh Abdülkadir Efendi, Dr. Esad (Işık) Paşa, Karaso Efendi, Mustafa Bey, Şeyh Abdülaziz Çaviş Efendi, Şeyh Seyyid Efendi, Hallacyan Efendi, Necmettin Molla (Kocataş).          


Cemiyetin kuruluşu Batı ülkelerinde de geniş yankı bulur. Fransız Büyükelçisi M. Bompard durumu ülkesine şöyle bildirir: “Osmanlıların partileşme dışında, vatan duygusunda birleştiler.” Yine İngiliz Sefiri Lowther, Cemiyeti ülkesine şöyle bildirecektir: “Vatan tehlikede çığlığına uyarak canlanmaları için millete ve bütün partilere heyecan verici çağrılar yapmıştır.”

Cemiyetin kuruluşu yurtdışında kaygı uyandırırken, Osmanlı kurumları tarafından hızla desteklenecektir. Şeyhülislamlık makamı 2 Şubat 1913’te bütün vilayet ve livalara bir telgraf göndererek Müdafaa-i Milliye Cemiyetine her kesiminin yardım etmesinin bir Müslümanlık görevi olduğu bildirilecektir. Yine kuruluşundan 10 gün sonra, padişah Sultan Reşad, sadrazam Mahmud Şevket Paşa, maliye nazırı Rıfat ile Posta, Telgraf ve Telefon nazırı Oskan’ın ortak imzasıyla geçici bir kanun maddesi ilan olunur. Bu maddeye göre cemiyetin merkeziyle şubeleriyle arasında yapmış olduğu yazışmalar, para transferleri ve evraklardan ücret alınmayacaktır.

13 Ağustos 1914 tarihinde Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, Hilal-i Ahmer ve Donanma Cemiyeti, Şurâ-yı Devlet kararıyla “Umumun Menfaatine Uygun” kuruluş olarak tescil edilmiştir. Cemiyet sadece Anadolu ve Rumeli halkı tarafından ilgi görmez. Osmanlı’nın cemiyete sahip çıkmasıyla Romanya’dan Afganistan-Hindistan’a, Basra’ya kadar tüm İslam âlemi tarafından maddi, manevi destek görecektir. Birçok devlet büyüğü de cemiyete maddi destekte bulunurken Sultan Reşad 25.000 Lira bağışta bulunacaktır…

Hindistan gazetelerinde çıkan bir habere göre Paris’te ikamet eden bir Türk prensi mücevherlerini açık arttırmaya çıkaracak ve satıştan elde edilen 48.200 İngiliz Lirasını cemiyete bağışlayacaktır. Bunun gibi birçok yüksek değerdeki bağışlar günlük gazetelerde yayınlandıkça cemiyete olan bağışlar artarak devam edecektir.

Ayvalık’tan gazetelere geçen bir bağış olmamasına rağmen komşusu Edremit’ten yapılan bir bağış o günün Sabah Gazetesine haber olmuştur. “Edremit Sergisi müessesi sahibi Yağcızade İsmail Hakkı Bey, İtibar-ı Milli Bankasına 10.000 lira vererek 1.000 hisse satın almış ve bunların yıllık gelirlerini Müdâfaa-i Milliye ve Donanma cemiyetlerine bağışlamayı taahhüt etmiştir. Yağcızade ayrıca, Sadrazam Tal’at Paşa şerefine bu iki cemiyete 550’er lira bağışta bulunmuştur.”

Cemiyet, Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ve Harbiye Nezaretine bağlı çalışan Sıhhıye-i Askeriye oluşumlarını kullanarak, yeni Sıhhiye Heyetleri oluşturacak ve ihtiyaç olan bölgelerde sahra hastaneleri oluşturacaktır.

Cemiyetin kurulmasıyla birlikte ianeler toplanırken, cemiyet için çalışacak gönüllülerde cemiyete üye kaydedilecektir. Aydın Vilayeti Milli Fedai Alayı kısa zamanda beş taburluk fedai toplamayı başarmıştır.

Cemiyetin en önemli çalışmaları İrşad Heyetleri tarafından yapılacaktır. İrşad Heyetleri halkı bilinçlendirmek için çalışmalarda bulunacak, basındaki yazılarla, konferanslarla halk ikna edilecektir. Cemiyet bu konuda ayrıca birçok kitap basacak ve dağıtacaktır.

Cemiyetin İdare Heyeti ise değişik çalışmalara imza atacaktır. Şehzadebaşı’nda cemiyete ait bir imalathanede 40.000 kutu kavurma yapılarak, Hadımköy, Gelibolu ve Kal’a-i Sultaniye’deki donanma askerlerine ulaştırılacaktır. Rumeli’den gelen muhacirlere ve asker ailelerine barınma, beslenme gibi hususlarda yardımcı olmuşlardır.

II. Balkan Savaşında orduya yardım için üç otomobil, on motosiklet orduya teslim edilecektir. Bulgar mezaliminin boyutlarını göstermek için yabancı basın mensuplarını bölgeye getirip, götürmek. Çekilen fotoğrafların bir albümde toparlanıp batı ülkelerine ulaştırılması sağlandı. Eski başkent olan Serhat şehri Edirne’nin kurtuluşu dolayısıyla buraya gitmek isteyen vatandaşları organize ederek şehre götürme işi yapılmıştır. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye reisi Enver Paşa’nın da özel teşekkürünü bildirdiği orduya uçak alımı yapılmıştır. Cemiyetin başka bir icraatı da, hükümetin piyasaya sürdüğü hazine tahvillerine karşı halkın ilgisini artırmak olmuştur. Cephede savaşan askerlerin fakir ailelerine yardım, ekilemeyen tarlaların ekilmesini sağlamak gibi nice ilginç uygulamaya imza atmışlardır.

Müdafaa-ı Milliye Cemiyetinin diğer bir kolu da, Hanımlar Heyetidir. Balkan Savaşının en kanlı günlerinde Petersburg Dâr-ül Fünûnunda okuyan dört Türk kızı İstanbul’a hareket eder. Eğitimlerini bırakarak savaşta yaralanan askerlere yardım amacıyla uzun ve zor bir yolculuk sonrası Kadırga Hastanesine gelip beş ay yaraları sararlar. Sonra bu kadınlarımızın çekirdeği oluşturduğu Hanımlar Heyeti oluşturulur.

Hanımlar Heyeti iane toplamak için hanımlardan oluşan ayrı bir grup organize ederler. Hanımlar arasındaki hamiyet-i vataniye duygusunu uyandırmak için nutuklar icra edilmesi sağlanır. Askerlerin yaralarının sarılması için hanımların harp alanlarına gönüllü yazılması ve sevk edilmesi sağlanmıştır. Türk Yurdu, Halide Edip’in (Adıvar) öncülüğünde hanımları basın yoluyla teşvik etmeye çalışacak ve yaklaşık 4-5 bin hanımın katılacağı iki toplantı düzenleyecektir. 8 ve 15 Şubat 1913 tarihinde düzenlenen açıkhava toplantıları hanım konuşmacıların ve özellikle Halide Edip’in heyecan dolu konuşmasıyla milli duyguları okşamaktadır. Halide Edip Türk kadınana Türklüğünü anımsatıp, onların hiçbir koşulda mücadeleden vazgeçemeyeceğini belirtmiştir.

Mümâresât-ı Bedeniye ve Askeriye Heyetleri de değişik icralarda bulunacaklardır. Bu heyetlerin yapmış oldukları faaliyetler basına yansımadığından sanki hiç çalışmamışlar gibi bir fikir oluşmuştur. Gönüllü Heyetinin toplamış olduğu kimseleri askerliğe hazırlamak, bedeni, fiziki ve askeri idmanlar yaptırmak bu heyetlerin görevleriydi. Yine bu heyetler Fenerbahçe, Galatasaray, Anadolu, Altınordu, Süleymaniye ve İdman Yurdu kulüpler arasında maçlar tertipleyecektir.

Müdafaa-i Milliye Cemiyeti kültürel faaliyetler de düzenleyecektir. Bir tiyatro kurarak o devrin zor günlerinde dahi oyunlar sahneye koyacaklardır. 1915-1916 yılında sergiledikleri oyunlar şöyledir: Schiller’in Ya ölüm ya zafer ve Silah omuzda, Necmeddin Sahir Sılan’ın Kafkas yolu, Abdülhak Hamid Tarhan’ın Nesteren, Tarık bin Ziyad yahut Endülüs fethi, Halid Fahri Ozansoy’un İtiraf. Sinema filmi çekilmesi dahi gündeme gelmiş ve günün siyasi durumuna uygun birkaç film çekilmiştir.

I. Dünya Savaşında cemiyetin yapmış olduğu çalışmalar basının da yardımıyla halka iletilmiş ve tüm milletin takdirini kazanmıştır. Basında sık sık cemiyeti öven haberlerin çıkmasıyla birlikte vatanın dört bir yanında ayrı isimlerde teşkilatlanmalar olacaktır. Şarkta, Trakya’da, Trabzon’da İzmir’de, Akdeniz’de kurulacak olan cemiyetlerin tamamı Müdafaa-i Milliye Cemiyetini örnek alan yapılardır. Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın önderlik ettiği Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bu cemiyetten feyz alarak kurulmuştur. Hatta İstanbullu Rumlar dahi aynı ismi kullanarak Rum-Yunan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ni kuracaktır.

Balkan ve Dünya harbinden yenilgiyle ayrılan Osmanlı’nın idaresi İttihad ve Terakki Fırkası yöneticilerinin elindeydi. Bu fırkanın teşvikleriyle kurulan tüm cemiyetler savaşın kaybedilmesiyle birlikte kısa zamanda faaliyetlerine son verecektir. Fırkayla bağlantılı olan, Teceddüd Fırkası, Hürriyetperverân Avam Fırkası, Türk Ocağı, Donanma Cemiyeti ve Müdafaa-i Milliye Cemiyeti bu sefer basının da aleyhte baskısıyla kapanacaktır. Damad Ferit Paşa kabinesi 1 Nisan 1919 yılında aldığı kararla bu cemiyetlerin kapatıldığını ilan edecektir.

KİTAPTA ADI GEÇEN DİĞER CEMİYETLER:
Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş döneminde, birçok kuruluş ve fikir dernekleşecektir. Siyasi görüşlere göre isimlerin ve faaliyetlerin farklı olduğunu görmekteyiz. Aşağıda kitapta adı geçen diğer derneklerin isimleri şöyledir.   
1-      Donanma-yı Osmani Cemiyeti
2-      Muavenet-i Milliye (Muavenet: Yardım etme)
3-      Müzâheret-i Milliye (Müzahere: Arka, yardım)
4-      Donanma Cemiyeti
5-      Teâli-i Nisvan Cemiyeti (Teali: Yükselme Nisvan: Kadınlar)
6-      Hilal-ı Ahmer Kadınlar Cemiyeti
7-      Türk Hanımlar Biçki Yurdu
8-      Sada-yı Millet (Milli Alaylar)
9-      Rumeli Muhacirin-i İslamiye Cemiyeti
10-  Islah-ı Nesl-i Feres Cemiyeti (At Cinsini İyileştirme Derneği)
11-  El-Münted-ül-Edebi Cemiyeti
12-  Dâr-ül Muallimin
13-  Cemiyet-i Hayriye-i İslamiye
14-  Sultani Mektebi Mezunin Cemiyeti
15-  Fransızca Dil Dersleri Cemiyeti
16-  Mezunin-i Mülkiye Cemiyeti
17-  Mısır Hilal-i Ahmer Cemiyeti
18-  Neşr-i Vesâik Cemiyeti (Vesaik: Vesika, belgeler)
19-  Esnaf Cemiyetleri
20-  Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti

AYVALIK’TA MÜDAFAA-İ MİLLİYE CEMİYETİ:
Ayvalık Müdafaa-i Milliye Cemiyeti faaliyetlerini, bazı şahısların kötüye kullanması ve cemiyete zorla iane (yardım, para yardımı, bağış) toplanması şikâyetleri, Osmanlı yazışmalarına kadar yansımıştır. Cemiyetin bunu bir politika haline getirdiğini düşünmüyoruz… Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin başarılı çalışmalarından rahatsızlık duyan Rus ve Yunan (3) Konsoloslarının bu şikâyetlerinin Osmanlı Hükümeti tarafından Cemiyetin faaliyetlerine son verilmesi amacıyla yapıldığını düşünmekteyiz…

Kitapta cemiyetle ilgili birçok yazışma arasında cemiyetin faaliyetlerini eleştiren Rus ve Yunan Konsoloslarının şikâyetlerini değerlendiren Osmanlı Hükümeti bu tür olayların tahkikatının yapılacağını ve bazılarının yapıldığı ve asılsız olduğunu söyleyerek cemiyetin özellikle “Ecnebi” vatandaşlarımızdan daha dikkatli para istemesi veya hiç istememesinin daha uygun olacağını belirten bir tebliğ kaleme almıştır…    

24 Ekim 1914 tarihinde Osmanlı Sadaret makamına Yunan Konsolosluğu’nun yapmış olduğu şikâyetle, Ayvalık’ta Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin kurulmuş olduğunu ve Rum nüfusun büyük çoğunluğuna rağmen vatana hizmet ettiklerini görmekteyiz.

Yunan Sefaretinden alınan takrirle (kınama) Ayvalık Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti faaliyetlerini Yunanlılara(!) teşmil (yayma) ile birçok Yunanlının tevkif (tutuklama) edilerek tard (kovma, sürme, çıkarma) ile teb’id (uzaklaştırma, sürme) uyguladığını iddia etmektedir… (4)

Öncelikle belirtmek isteriz ki; 1914 yılında Yunanistan Ayvalık’ta yaşayan Osmanlı Rum vatandaşımızı Yunanlı olarak tanımlamakta ve görmektedir… Nüfus oranını düşündüğünüzde 200 Türk’e karşılık 20.000 Rum’un yaşadığı bir dönemde Ayvalık’ta bu tür bir hadisenin olabilme ihtimali yoktur… Belki Cemiyet üyeleri Rumlardan bağış istemiş olabilir ama bu bağışı vermeyenleri tutuklayıp, sürme ile korkutmalarının olabileceğine ihtimal vermiyoruz. Yunanistan’ın cemiyetin faaliyetlerinden hoşlanmamaları doğaldır. Çünkü, kendi politikalarının tamamen karşısında olan çalışmalardır. Ama durumu bu kadar abartarak iletmeleri hayli düşündürücüdür…

Hariciye Nezareti bu belgeye cevaben oluşturmuş olduğu yazıda kısaca şu genel cevabı vermiştir:         
“Müdâfaa-i Milliye Cemiyetinin elemanları ve ecnebi tabiiyetinde bulunanlar arasında eşya toplamak konusunda sorunlar yaşanmıştır. Cemiyet elemanlarına kanunen verilen yetki ile ecnebilere “silah altındaki kardeşlerimizi düşünmek hepimizin borcudur” gibi bir söylemle yaklaşmak, haklı şikâyetlere sebep olacağından, her zaman bu tür baskılardan uzak durulmalıdır. Bu tür şikâyetler Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’nin başkanlığına yazıyla bildirilmiştir. Cemiyet başkanlığından cevaben bir yazı elimize halen ulaşmamıştır.”

Yunanistan sefaretinin iddiasını aynı yazıda tekrarlayan Hariciye Nezareti bu iddiaya da şu şekilde cevap yazmıştır:
Ayvalık’ta mevkuf (tutulmuş, bulunmuş, vakfedilmiş) Yunanlıların(!) himmât-ı (çabalama) tahliye-i sebilleri (tahliye, terk yolları) ve teba’a-i Yunaniyenin (Yunanistan uyruğu) fimâba’d (bundan sonra) iz’âc (yerinden koparma, rahatsız etme, can sıkma) olunmamaları esbabının (nedenler, araçlar) istikmâli (bitirmek) iltimas (yapılmasını isteme) olunmaktadır. (5)

Son olarak Hariciye Nezareti bu iddialarda adı geçen Rus ve Yunan vatandaşlarının kimliklerinin araştırılması gerektiğini, bu konuda yerel yetkililerle diyaloğa geçilmesi gerektiği… Cemiyetin 6. maddesine göre toplanan ianelerde hiçbir ferdin zor durumda bırakılmaması, bağışların kişilerin kendi hislerine bırakılması gerektiği belirtilmiştir. Eğer zorla toplanan bir bağış varsa, bunun araştırılmasının ardından hak sahiplerine iade edilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Cemiyetin vatanperver çalışmalarını takdir etmekteyiz. Buna rağmen nizamnamesine uygun olarak, memleketleri ve ordu için yardım toplarken, ecnebilere karşı tutumlarına dikkat etmeleri gerekmektedir. Bundan sonra bu tür şikâyetlerin meydana gelmemesi için, ecnebi tebaasından bağış toplanmamasını bildirmektedir…      

(1) Cemiyetin kuruluş tarihi tartışmalıdır. 1Şubat 2013 tarihi cemiyetin bir toplantısında resmi kuruluş tarihi kabul edilmiştir. Bu tarihin haricinde değişik kaynaklarda 31 Ocak 2013, 13 Şubat 1914, Trablusgarb Harbi Esnasında, Eylül 1328 ve 1 Şubat 1913 tarihleri zikredilmektedir.
(2) Silahçı Tahsin gazetesinden Cemiyeti destekleyen bir yazı şöyledir: “Taraf taraf gönüllüler yazılmaya başladı. Fedailer aranmaya başladı. Haydi ey kahraman yiğit kardaşlar, din kardaşlar! Koşuşunuz!..”
(3) Osmanlı Devleti’nin son döneminde en çok çarpışma ve tartışma yaşadığı iki ülke Rusya ve Yunanistan’dır…  
(4) Belge No:7 Dosya Numarası: 323764
(5) Belge No:8 Dosya Numarası: 323764

Taylan Köken

15 Ekim 2015 Perşembe

stanko abadziç...

www.sabadzic.net.amis.hr
istanbul resimlerinin de olduğu
bir internet sitesi.
tavsiye olunur.

taylan köken 

11 Ekim 2015 Pazar

anadolu'daki amerika...

UYGUR KOCABAŞOĞLU
ANADOLU’DAKİ AMERİKA / ARAŞTIRMA / ARBA Yay. / 1991 / 256 sayfa

19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda en önemli sorunlardan biri Misyoner faaliyetleridir. Osmanlı içindeki azınlıklara yönelik çalışmalar yıllarca bir arada yaşayan toplulukların bu topraklardan ayrılmasına sebep olmuştur. Kuşkusuz bu tek başına bir etken değildir. Fakat bu faaliyetlerin sonuçlarını analiz ettiğimiz zaman dinsel içeriklerle başlayan çalışmalar milliyetçi akımların öne çıktığı çağlarda özellikle Anadolu içlerinde yaşayan azınlıkları ayrılık için tetiklemiştir…
Misyoner okullarını sadece Amerikalılar açmamıştır. Hemen hemen ileri düzeydeki (emperyalist) Batı ülkeleri ülkemizde misyoner veya özel okullar açarak, kendi düşüncelerini Osmanlı’ya ve azınlıklara aktarmıştır.
Dr. Uygur Kocabaşoğlu’nun kitabının tam adı: “Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika / 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan Misyoner Okulları” şeklindedir. Amerikan misyonerleri tüm çalışmalarını detaylı olarak kaydetmişler, raporlamışlardır. Sayın Kocabaşoğlu Amerikan kütüphanelerindeki orijinal belgeleri tarayarak bu kitabı oluşturmuştur. Bu belgeler üzerinde çalışmış olması sebebiyle araştırma değerlidir. Ayrıca yine belgeler üzerinden yapmış olduğu değerlendirmeler de kitabın önemini arttırmaktadır.
Osmanlı topraklarına gelen misyonerler American Board Commissioners for Foreign Missions göndermiş olduğu misyonerlerdir. 1820 yılında İzmir’e çıkan Pliny Fisk ve Levi Parsons hareketin Osmanlı ayağının ilk misyonerleridir. Osmanlı topraklarına gelen Protestan Misyonerler önce ABCFM tarafından desteklenmiş, 1870 yılından sonra ABCFM misyonu, Board of Foreign Missions of the Presbyterian Church ile birlikte hareket etmiştir.
Yazar giriş bölümünden sonra misyoner faaliyetlerini kronolojik bir tarih dizgisine koyarak değerlendirmiş. Kısaca;
Hazırlık Dönemi (1820-1839)
Yerleşme Dönemi (1840-1870)
Hasat Dönemi (1870-1900)
olarak üç bölüme ayırdığı faaliyetleri ‘sonuç’ bölümüyle bitirmektedir.
Misyonerlerin ilk çalışmalarını Rumlar üzerinde denediklerini biliyoruz. Daha sonra çalışmalarını Anadolu’ya kaydırarak özellikle Ermeniler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdıklarını biliyoruz. Genç beyinler üzerinde okul faaliyetleriyle hedeflenen dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Misyonerler birçok okul açmış ve uzak yakın Anadolu’nun tüm topraklarındaki azınlıklara nüfuz ederek faaliyetlerini gerçekleştirmişlerdir.    
Bir misyoner yalnızca eğitim faaliyetleri yapmamaktadır. Önce gitmiş olduğu bölgedeki konuşulan tüm dilleri öğrenmeye çalışmakta, sonra sosyal hayat ve yaşayış hakkında bilgiler toplamakta, daha sonra elde edilen bilgilere göre bölgesel stratejiler geliştirerek ‘eğitim’ faaliyetleriyle kendi istedikleri dönüşümleri sağlamaya çalışmıştadırlar. Aza kanaat eden, zorluklardan korkmayan, çalışkan olan misyonerler, davranışları ve samimiyetleriyle etrafını çok çabuk etkilemektedirler.
İlk okul 1824 yılında Beyrut’ta açılır, bir yıl sonra Suriye’de 2 kız, 2erkek okulu olmak üzere hemen beş okul açarlar. Türkiye topraklarındaki açılan ilk okullar İstanbul’da Rumlara yönelik Lancaster sisteminde eğitim veren okullardır. Kısa sürede İzmir, Bursa ve Trabzon’da okullar açılacaktır.
Osmanlı için, tebaasında yaşayan azınlıklar için ve Misyonerler için dönüm noktası 1839’da Gülhane’de okunan Hatt-ı Hümayun ile başlayan Tanzimat Dönemidir. Azınlıkların daha özgür yaşamasını sağlayan düzenlemeler misyonerlerin çok işine yarayacaktır. Bu onların Cumhuriyet’in ilanına kadar Osmanlı içine yerleşmelerine ve kökleşmelerine neden olmuştur.
Misyonerler özellikle Ermeniler üzerinde hâkimiyet kurmuşlar, Ermeni Protestan Kilisesi ve Ermeni Katolik Kilisesinin Ortodoks mezhebi içinde filizlenmesini sağlamışlardır. Misyonerler bu yeni dönemle birlikte Anadolu topraklarını ‘Batı Türkiye Misyonu’, ‘Merkezi Türkiye Misyonu’ ve ‘Doğu Türkiye Misyonu’ olarak bölüp, faaliyetlerinde bölgesel çalışmalar yapmışlardır.
Misyonerler açıkçası Osmanlı topraklarında bir hayli başarılı olmuşlardır. Osmanlı yönetimleri o devirde kendi halkından misyonerlerden daha uzak yaşamaktaydı. Kendi halkını tanımayan yönetimler çağın gerektirdiği eğitim seviyelerine çok sonraları ulaşacaktır.

Sayın Uygur Kocabaşoğlu’nun kitabı belgeler üzerinden çalışıldığı ve net çıkarımlar yapması sebebiyle değerli bir çalışmadır. Konuya ilgi gösterenler için tavsiye ederim.

Taylan Köken

29 Eylül 2015 Salı

izmir 1922...

MURAT KÖYLÜ
İZMİR 1922 / ARAŞTIRMA / KRİPTO KİTAPLAR / 2010 / 160 sayfa

Kitabın tam adı “Küllerinden Doğan Şehir İzmir 1922”dir. Kitabın konusu ise İzmir İşgalinin bittiği günlerde kenti kimin yakıp yıktığıdır.
Sonucu en baştan belirtelim: Yazar resmi tarihimizde anıldığı gibi Yunan askerlerinin İzmir’i terk ederken bir yangın çıkarmaları ve rüzgarın da etkisiyle İzmir’in baştan aşağı yanarak büyük tahribata uğramasıdır… Sayın Köylü bu gerçeği belgeleriyle ortaya koymakta ve belgelerin orijinallerini kitabın sonuna eklemektedir.
Bilinen gerçeklerin aksine Batı hem suçludur hem de (muhtemelen tazminattan kaçmak için) şehri Türkler yaktı yalanını ortaya atmışlar ve günümüze kadar aslı astarı olmayan belgelerle bu tezlerini savunmuşlardır. Türkiye yöneticileri uyanık olmak zorundadır. Kıbrıs konusunda da, Ermeni meselesinde de benzeri tavırları sergileyenlere karşı tezlerini ortaya koymak ve haklı olduğu(!) yönleri savunmak zorundadır. İşte Türklerin tarihi tezini ortaya koyması açısından harika bir çalışmadır bu.
Kitaba dönersek konu “İşgale giden yolda, Yunanistan” başlığı ile başlamaktadır.
1821 Yunan isyanı ile başlayan olaylar, 1829’da bağımsız Yunanistan’ın kurulmasıyla sonlanacaktır. Bu isyanın fikir babalarının hayali geniştir ve Anadolu Rumlarını organize ederek topraklarını büyütme sevdasındadırlar. Yunanistan, Müttefik Devletlerinin de desteğiyle, 1910 yılında Venizelos’un iktidarı ele geçirmesiyle yönünü Anadolu’ya ve Ege Adalarına çevirecektir. İlk hedef ise İzmir’dir.
Sonraki bölüm “Yunan İşgali ve Nedenleri”ni irdelemektedir.
Sürekli olarak işgali haklı çıkarmak için, işgal öncesi ve sonrası İzmir’in Rumlara ve Ermenilere ait olduğuna yönelik propaganda yapılmaktaydı. Tüm bunlara rağmen olayları izleyen yabancıların kayıtlarında ve resmi Osmanlı kayıtlarına göre İzmir’de Rumlar azınlıktır. Rumlara göre ise kentin çoğunluğu Rum’dur. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkan Yunan ordusu sözde Rumların can ve mal güvenliğini korumak amacıyla önlerine çıkan her Türkü katletmekten çekinmediler. Oysa Osmanlı’nın emriyle elleri kolları bağlı Türk askerleri geri çekilmiş, şehri Yunan askerlerine direnmeden teslim etmişlerdi. Yapılan tespitlere göre ilk 48 saatte 2.000’den fazla Türk katledilmiştir. Mezalim ve katliamlar işgal boyunca devam etmiştir.
Sadrazam vekili Mustafa Sabri’nin Paris’te yapılan toplantıda Yunan mezaliminin araştırılması için bir komisyon kurulmasını rica eder. Bu başvuru üzerine İngiliz, Fransız, Amerikan ve İtalyan temsilcileri tarafından kurulan komisyonun raporu kitaptadır. Yapılan mezalimin (ki bu ülkelerin hepsi ülkemizi işgal eden ülkelerdir) boyutları tüm gerçekleri ortaya koymaktadır…
Kitabın bu bölümünün başlığı ise: “Yangın Gerçeği: Yangın, Sakarya’da Başladı” adını taşır.
Yunan ordusu için İzmir Anadolu’nun kapısıdır. Türkler için ise Batı’ya Akdeniz’e açılan bir merkez, tarihi stratejik önemini bir yana bırakırsak, Kurtuluş Savaşı’nın son noktasıdır. Bu kapıdan yabancı güçleri denize dökmüş ve savaş sona ermiştir…
Basit bir mantıkla bile düşününce Türklerin bu şehri yakmasının bir amacının olamayacağını düşünüyorum. Çünkü, şehir zaten bizim ve ele geçirmişiz, zaten uzun yıllardır da bizimdi, neden yakalım ki… Ama Yunan Ordusunun oluşturmuş olduğu bir imha birliğinin kayıtları var. Bunu biliyoruz. Bir de yalnız İzmir’i yakmadılar ki: Kaçarken, geri dönerlerken bu birlik birçok şehrimizi aynı şekilde ateşe verdi… Bu bilgilerin hepsi kayıtlarda mevcut. Neden İzmir’i bizim yaktığımızı iddia ediyorlar. Çünkü, onlar suç bastırıyorlar. Muhtemelen tazminat ödememek için bu savları ortaya atmışlardır. İşgal sırasına yapmış oldukları mezalim müttefikler tarafından bile raporlara yansımışken kim inanırdı onlara? Ama Batı istediği gerçeği kabul eder, istemediğini inkâr eder. Bu durum bugün bile böyledir…
Sonraki bölüm, “İşgalin Son Günleri: İzmir” adını taşımakta olayların gelişimi ayrıntılarıyla aktarılmaktadır.
Bu bölümde Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok’un anılarından aktarılan bir diyalog hayli ilginçtir. İngiliz Donanması Komutanı Amiral Sir Hanry Lamb İzmir’e girince Mustafa Kemal’in ziyaretine gelir. Yukarıdan bakan bir edası vardır. Atatürk’e Rumlarla ilgili telkinler bulunacak ve Ata vermiş olduğu cevaplarla Amirali aldan ala, mordan mora sokacaktır. Bu kısa bölümde anlatılanlarla onun ne kadar büyük bir adam olduğu bir kez daha teyit edilmektedir…
Murat Köylü karşı iddiaları da kitabına alacaktır: “Karşı İddialar: İzmir’i Türkler Yaktı”.
Bu konudaki tezleri, hatta günümüzde gazetecilik yapan ve bu ülkenin ekmeğini yiyip, aynı zihniyetle arkadan vurmaya devam eden, sözde bilimsel şahsiyetler de savunmaktadır. Bu savunmaları ve iddiaları Sayın Köylü derli toplu cevaplarıyla susturmaktadır. Ama Batı ve işbirlikçileri susmaz! Yaşasın dezenformasyon!
Sonraki bölüm bu iddialara cevap niteliğindedir: “Tarihi Gerçekler: Belge ve Tanıklıklarla İzmir Yangını.”
Bu bölümde yazar yine belgeler üzerinden yola çıkmaktadır. Yabancı kaynakları çok iyi kullanmıştır. Bizim belgelerimiz sanki belge değilmiş gibi. Ama yazarın yöntemi akıllıcadır. Gözden uzak tutulan ve kasıtlı bir biçimde ele alınmayan belgeleri ortaya koyarak konuyu çözümlemektedir.
Sonraki bölüm ise kitabın başlığında da anılan bir rapordur. Raporun orijinali de kitabın sonuna eklenmektedir. Başlık şöyledir: “Mösyö Grescovich, İzmir Sigortaları ve İtfaiyesi Komutanı ‘İzmir Yangını Hakkındaki Raporu’.”
Bir Ermeni Kilisesinde başlayan yangın rüzgârın şiddetiyle hızla yayılmış ve raporda açıkça yazıldığına göre Rum ve Ermeniler tarafından yangına müdahale eden itfaiye erlerine bile söndürmesin diye ateş açılmıştır.
Sonraki bölümlerin başlıkları şöyledir: “İzmir Sonrası Gerçekler”, “Fransız Kaynaklarının Işığında 1922 İzmir Yangını”, “Mustafa Kemal ve İzmir Yangını” ve “Sonuç” bölümüdür.
İzmir Yunan İsyanının ve Yunan İşgalinin önemli bir kentidir. İzmir’i elde edemeyenler, sık sık dile getirdiklerini gerçekleştirmişler ve giderken yakıp yıkmışlardır. Bu acı gerçeği belgeleriyle ortaya koyan Murat Köylü’nün kitabını ilgilenenlere tavsiye ederim.              

Taylan Köken

20 Eylül 2015 Pazar

imparatorluğun en uzun yüzyılı...

İLBER ORTAYLI
İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI / TARİH / HİL Y./ 1987 / 236 sayfa

Osmanlı’da Batılılaşma akımları 18. yüzyıldan beri vardır. Avrupa Aydınlanma Çağına koşut, özellikle imparatorluk başkentinde Dimitri Cantimir öncülüğünde bir grubun organizasyonuyla az sayıda da olsa bir çaba vardır. Bu çabalar Tanzimat Fermanıyla birlikte gelişen olaylar izleyecek, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ve Türkiye’nin kuruluşuyla sonlanacaktır. Tüm süreçte Batılılaşma kavramı tartışmaların odağında olacaktır.  
İlber Hoca kitabında Osmanlı’nın en zor günlerini, o tarihte yaşanan gelişmeleri akıcı bir üslupla, tarihi kitaplardan hoşlanmayanların dahi dikkatini çekecek sadelikte aktarmakta.
Kitap içinde bizi ilgilendiren birçok önemli nokta olduğu için geniş bir özetle kitabı değerlendirmeye çalışacağız.

***
Osmanlı insanı 18. yüzyıldan beri bulunduğu mekânı ve zaman çizgisini başka bilinçle görmeye, dünya tarihini ve coğrafyasını tanımaya başladı. 18. yüzyılın Osmanlı okuryazarları arasında artık bir tür aydın zümre doğmuştu. Sf:13
18. yüzyılda bu aydın zümrenin ortaya koyduğu, tartışmaya açtığı “Batılılaşma” kavramı II. Meşrutiyet’ten günümüze kadar tartışılmaktadır. Bu konu tarihçilerin, aydınların, yarı aydınların kafalarında, kendi tanımını yaptığı bir konudur. İnsanlar istediği şekilde, siyasiler ise kendi ideolojilerine göre konuyu çekip çevirmekte ve malzeme yapmaktadırlar. Batı yalnızca Hıristiyanların oluşturduğu bir din birliği midir, dil birliği midir? Yoksa ortak yaşanan bir tarih ve kurumlar çerçevesinde şekillenmiş bir uygarlık mıdır?
Batı uygarlığı denen bir uygarlık var; değişik dil konuşan, aynı kıta ve hatta aynı kıta üstünde değişik iklimlerde yaşayan bu grupların ortak başat özellikleri var. Sf:15
Osmanlı kendi topraklarına Dar’ul İslam yabancı topraklara ise Dar’ul harb derdi. Kendi topraklarında yaşayan yabancılara ise Zımmi denirdi. Zımmiler ehl-i kitaptır, yani Hz. İbrahim’in öğretisinden kaynaklanan dinlerden birine mensup olmalıdırlar. Sf:17 Zımmiler arasına tanımlayamadıkları zümreleri de katmışlardır. Örneğin, Zerdüştiler, yine Harran’daki Sabian (Sabiyyun) cemaati gibi. Sabian’lar yıldızlara tapınan astrolojik bir dinin üyeleridir…
Düşünürler Dar’ul İslam içinde yaşanan uygarlığı bir İslam Medeniyeti olarak değerlendirmez. Kaadi Ahmed el Andalusi’ye göre medeniyeti yaratan kavimler şunlardır: Arablar, Hindliler, İranlılar, Kaldaniler, İbraniler, Yunanlılar, Mısırlılar, Romalılar (Batı Roma ve Bizans), Türkler ve Çinliler. Batı toplumları da, kendi dinlerini öne çıkararak benzer uygarlıkları medeniyetin temsilcileri olarak öne çıkaracaktır.
Osmanlı topraklarında Batılaşma hamleleri aslında adı konulmadan başlamıştır. Özellikle Osmanlı Rumları daha en başından Batı ile ilişkiye geçerek, İonya adalarında kurdukları okullarda Eski Yunanca, Latince ve Batı dillerinde eğitim vermekteydi. Öğrenciler Batı’ya gönderilerek daha nitelikli eğitim almaları sağlanıyordu.
Hali vakti yerinde olan Yunanlı, çocuğunu orada okuturdu. Yunanlılar Avrupa dünyasına gidip gelen, yerleşip yaşayan bir gruptu. Fenerli Rum aristokrasisi batı kültürüne açıktı. Sf:19
Cevdet Paşa’yla birlikte Osmanlı’da Batılılaşma hamlelerini bir program dâhilinde değerlendirecektir. İlber Hoca Osmanlı’nın Batılılaşma hamlelerinin dışarıdan gelen baskılarla olmadığını, bu konuda yapılan yorumların yetersiz belgelerle yapıldığını belirtmektedir…
19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı düşünürü bu gelişmelerin sonucu olarak; daha demokrat ve özgür bir rejim istemektedir; aile ve toplum hayatı, eğitim ve yönetimde daha özgür, daha katılmacı hedefleri vardır. Batı toplumunun kurumları ve yaşamı bu düşünürleri etkilemiştir. Sf:20
1839 yılı Kasım ayında Gülhane’de okunan Hatt-ı Hümayun çağın getirdiği bir zorunluluktur. Sırp ve Yunan ayaklanmaları, Mısır olayı, tek taraflı iktisadi zafiyetler, Osmanlı’nın tebaasında gelişen ve desteklenen diğer ayrılıkçı faaliyetler Hatt-ı Hümayunu zorunlu kılmıştır…

Osmanlı’dan kalan mirası Türkiye kullanacaktır. Fermanlarla gelen Batılılaşma kadrolarını genç Türkiye kullanırken, Osmanlı’nın son döneminde yapılan tartışmaları da radikal Cumhuriyet kadroları, siyasal-sosyal kurumlarda oluşan kutuplaşmalarla günümüze kadar taşımışlardır.

***
Yunan ayaklanmasında yeniçerilerin herkesin gözünden düşecek kadar beceriksiz ve dağınık olduğu bir kere daha görüldü. Sf:31
Değişik kaynaklardan aktarılan bilgilere göre özellikle başkentte oluşan havaya göre Yeniçerilerden nefret ediliyordu. Bu da askeri anlamda bir yenilemenin doğal olarak yapıldığını ve geliştiğini göstermektedir. Hiçbir şey ‘hadi yapalım’ diyerek olmamıştır. Osmanlı’da Batılılaşma hamleleri her alanda zamanın koşullarına göre, konuşularak, tartışılarak gerçekleştirilmiştir.
Osmanlı’da reformlar yavaş yavaş yapılırken başta Rumlar olmak üzere, tebaasında bulunan diğer zümreler hak iddialarında bulunarak isyanlar çıkaracaktır. Rum veya Yunan İsyanı Osmanlı’yı parçalanmaya kadar götürecek ilk ayaklanma olması açısından önemlidir.
Restorasyon Avrupasında Yunan ihtilalini liberal düşünceli, klasik dünyanın hayranı romantik ulusalcılar desteklerken; devlet adamları sadece huzursuz oldular ve bir müddet sonra Yunanlıların sorunu uluslararası bir sorun haline getirildi. Sf:40
Çarın yaveri olan Aleksandr Ypsilantis’in Boğdan’da başlattığı Mart 1821 tarihli ilk ayaklanma girişimi destek bulamayınca başarısız olur. Şubat 1821 tarihinde Mora’da başlayan ayaklanma ise Yunanlılar tarafından gerçekleştirişmiş ve destek almıştır. Uzun süredir Avrupa’nın her yerine giderek gemileriyle ticari faaliyetlerinde bulunan Yunanlıların maddi destekleri bu ayaklanmanın başarılı olmasını sağlamıştır. Ortodoks Kilisesi ise Fransız İhtilalinden esinlenen bu ayaklanmaya önceleri kuşkuyla bakmış ama sonra işin içine aktif olarak katılmıştır. Patrik Gregorios ihtilali aforoz etmişti, ama ihtilalcilerle gizlice haberleştiği ileri sürülerek Patrikhanede idam edildi. Bu olay sonradan Avrupa’nın müdahalesini haklı çıkarmak için kullanılacaktır. Sf:41
Yunan Ayaklanması Osmanlı’ya her alanda modernleşmesinin gerekli olduğunu göstermiştir. Eski düzenin temel kurumları kaldırılmasına rağmen, bölgesel ayaklanmalar dış destekli olduğu için ayaklanmaların çoğu başarıya ulaşmış, bu da Batılaşmanın o kadar da gerekli olmadığı fikrinin yayılmasına sebep olmuştur. Bu fikir başka bir boyutta ülkemizde halen tartışılmaktadır… Yunanlıların, Romenlerin, Bulgarların bağımsızlığı kaçınılmaz tarihi bir sonuçtu. Sf:45
Ben kendi adıma çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiğine inanıyorum. Dünya din, eğitim, askeri, teknoloji ve sosyal alanlarda hızla ilerlerken, bilimsel hamleleri hızla yaparken biz bu gelişmeleri 50-100 yıl arası geriden takip ettik. Dünyanın gelmiş olduğu teknolojik gelişimi 2015 senesinde halen kavrayamayarak üreten değil de, sömürülen bir ülke olmaya devam ediyoruz. İşin sırrı burada: Osmanlı’ya imparatorluğu kaybettiren sıkıntıları cumhuriyet döneminde de bir asıra yaklaşmamıza rağmen aşamadığımız inancındayım…

***
Osmanlı modernleşmesini hızlandıran etkenlerin başında ulusalcılık akımları ve hareketleri gelir ki, aynı zamanda imparatorluğun yıkımını da hazırlamışlardır. Ulusalcılık Balkanlarda Osmanlı egemenliğinin başından beri özü varolan ve zamanla gelişip, güçlenen bir olgudur. Sf:47
Osmanlı egemenliği, Yunan eğitiminin ve kültürünün yaşamasında engelleyici bir olay olmadı. Hatta 17. yüzyıldan beri ticaretle zenginleşen Rumlar sadece Mora ve Epir’de değil, Karadeniz kıyılarında, Batı Anadolu’da okullar açtılar.
Yunan aydınlanmasında Avrupa’nın olumlu katkıları sadece bu okullarla değil, erkenden Avrupa’da eğitim gören ticaret burjuvazisinin çocukları sayesinde de oldu. Ayrıca İonya adalarında Türk egemenliği olmadığından İtalya ve Fransa’nın kültürel etkisindeki bu yerlerde, klasik Yunan kültürü ve Yeniçağ hümanizmi yerli Rumlar tarafından daha kolay öğrenildi ve bu adalar bütün Osmanlı Rumları üzerinde kültürel etkide bulundular. Sf:51
Ayvalık Akademisi bu anlamda en başta gelen okullardan biridir. Bu okulda Midillili Benjamin ve onun öğrencisi Teofilo Kairis’in önderliğinde sayıları zaman zaman 600’ü bulan öğrenciye çağın en bilimsel dersleri, üniversite seviyesinde veriliyordu. Yunanistan’ın bağımsızlığı için çalışan ve ilk kurucu meclislerde aktif görevler alan bu hocalar, onların halkı için kahraman, bizim için ise koynumuzda beslediğimiz yılanlardır…
Rum tüccarların beslediği ayaklanmanın fikir hocaları, çalışmalarıyla, diğer Balkan uluslarını da harekete geçirecektir. Ortodoks unsurlar ayaklanmanın her safhasında, birliği sağlamaya çalışan merkez olmaya çalışacaktır. Bu misyonu sahiplenen ve tüm Ortodoksların manevi lideri olduğunu iddia eden kiliseyse Fener Rum Patrikhane’sidir.
Bulgar rahiplerinin Aynaroz’daki (Hagion Oros) Bulgar manastırlarında Yunan aydınlanma kültürüyle temasa geçtikleri açıktır. Balkanlarda yeni bir Helenizm kurumsallaşıyordu. Sf:52
Her toplum o karışık asırda, kendi inancını, kendi bağlı olduğu kiliseyi, kendi dilini ve kültürünü korumak istiyordu… Balkan toplumları hem Osmanlıyla bağımsızlıkları için savaşırken hem de kendi aralarında toprak ve egemenlik kavgası veriyordu.
Osmanlı egemenliğiyle Fener Rum Patrikhanesine verilen Ortodoks liderliği özellikle Slavları rahatsız etmiş ve onların Rusya’ya yanaşmasına sebep olmuştur. İlber Hoca tarih yazıcılarının bu yakınlaşmayı çok abarttığını belirtmektedir. 1774 Küçük Kaynarca anlaşmasıyla Rusya’nın Ortodoks Cemaatler üzerinde bir otorite kurduğu bir gerçektir. Rusya’nın tüm baskılarına rağmen Rum Ortodokslar kendi kaderlerini çizerken dönem dönem Rusya’dan yararlanmış, bazen de kendi bildiğini yapmıştır.
Slavların toprakları deniz kenarında olmadığından: Rusya’nın Balkan Slavları ile ilişkileri batı Avrupa’nın tersine ticaretle değil, kilise aracılığıyla olmuştur. Sf:54
Rusya’nın da etkisiyle Sırplar, Bulgarlar ve Romenler kendi kiliselerini özerkleştirecektir. Osmanlı bu bağlamda Rum Patrikliğini destekleyecek ve bu yıllar süren bir satranç oyununa dönecektir.
Dinsel ve ulusal anlamda gelişen bu hareketlerden Osmanlı’nın etkilenmemesi imkânsızdır. Osmanlı köklerini hatırlayacak ve ‘kaba’ ve ‘kıt’ olarak tanımladıkları Türkler Anadolu’da ve Bâb-ı Ali’de yavaş yavaş devlet yönetimini ele geçirecektir.
18. yüzyılın ünlü sadrazamları, vezirleri, komutanları daha çok Türk kökenlidir. Sf:57
Bu değişim, yönetim ve kültür hayatında hemen olmasa da zaman içinde Türk ulusçuluğunun temellerini atacaktır…
Osmanlı İmparatorluğunda ulusçu düşünceyle en geç tanışan unsurlardan birinin Türkler olduğu çok tekrarlanır ve bilinen gerçektir. Bugün Osmanlı İmparatorluğunun son birbuçuk yüzyılını kapsayan ulusalcı hareketi incelemek için ön planda Balkan dillerindeki yayınları, orijinal belgeleri ve Fener Patrikhanesindeki arşivi taramak gerekir. Osmanlı arşivlerindeki resmi Türkçe belgeler ve 19. yüzyıl sonuna kadarki Türkçe basılı malzeme tarihçi açısından ulusalcı hareketleri sadece betimleyen ve dar biçimde yorumlayan kaynaklardır. Sf:69

***
Tanzimat döneminin devlet adamları otoriter bir yönetimin temsilcileridir. Bu otoriter yöneticilerin demokrasi gibi bir ideale ve demokratik yönetime uzak davranışları oldukları açıktır. Ancak onların başlattıkları ve kısmen başardıkları reformlar, Osmanlı toplumunda siyasal modernleşmeyi de hazırladı. Sf:73
Türk toplumunda her zaman bir lider bulma, onun arkasından gitme eğilimi vardır. Tüm hareketlerde(!) liderin yaptıkları tartışılmaz, Türk siyasetinde çokça gördüğümüz gibi, yanlış yapan lider sıkışınca, “yaptıysam, ben yaptım” der ve tüm eleştiriler kesilir.
Tanzimat dönemi tek elden yönetilen imparatorluğun yeni açılımlar getirmesinin bir zorunluluk haline gelmesi üzerine doğmuştur. Daha önce başlayan hamlelerin bir şekilde yazılı hale getirilmiş şeklidir.
Başını alıp giden Batı, Osmanlı’ya gözünü dikmişti. Osmanlı içinde yaşayan gruplara yönelik birçok müdahale bulunmaktaydı. Aslında bu faaliyetler dışarıdan zorla dayatılan çalışmalar değildi. Aydınlanma dönemini okullarında öğrenen cemaatler, daha iyi eğitimler için batıya gittikçe oradaki ilerlemeyi gördüler, bu duruma ayak uydurmak için yeni yöntemleri, bilimsel gelişmeleri takip ettiler ve kısa zamanda adapte oldular. Bu gelişmeleri Osmanlı içine getirdiklerinde devlet kontrolünden uzak olan okullarda ders olarak okuttular. Bir devlet olarak Osmanlı bu gelişmeleri uzaktan izledi, karışamadı. Böylece Osmanlıyla cemaatleri arasında kopukluk başladı. Bilim o yıllarda İtalya ve Fransa’dan geliyordu. Fransız devrimi bu kopuşu hızlandıran, özellikle parası olan burjuva sınıfı üzerinde çok büyük etkisi olan bir hareketti… Çağa ayak uyduramayan Osmanlı kadroları durumu analiz ediyor, ufak tefek girişimleri yapıyor, fakat tüm bu çalışmalar düşük seviyede kalıyordu.
İşte tüm gelişmeler Hatt-ı Hümayun’un ilanını sağladı. Dar-ül İslam topraklarında artık tüm cemaatler söz hakkına sahiptir. Uzun yıllardır yaşayan gelenekler bir bir yıkılmaya başlamıştır.
1830’da Hıristiyan kölelerin özgürlüğünü veren bir ferman çıkarılmıştır. Bunun, daha çok savaş esirleri veya korsanlık faaliyeti sonucu özgürlüğünü kaybedenleri kapsadığı açıktır. Fakat Tanzimat döneminin asıl önemli hukuk belgesi, Şubat 1857’de Sultan Abdülmecid’in çıkardığı ve zenci köle ticaretini yasaklayan ünlü fermanıdır. Sf:74
Ferman Hicaz bölgesini bu hükmün dışında bırakmasına rağmen, Mekke şerifi ve Hicaz uleması bu fermana şiddetle karşı çıktı. Osmanlı’nın yeni düzenine din elden gidiyor yaklaşımları tesir etmeye başladı. Karma hükümete giren Hıristiyan cemaatler toplantılarda ağır hakaretlere uğradılar.
Her dinden tebaanın eşitliği ilkesi, mutaassıp Müslümanlar tepki göstermekte gecikmediler, hatta Mekke şerifi ve etrafındaki ulema Tanzimat bürokrasisini küfürle suçlayan fetva da çıkardılar. Sf:75
Laik yaklaşım yalnız Müslümanların tepkisini çekmiyordu. Ortodoks kiliseler de din elden gidiyor diyordu! Aslında yüzyıllarca kendi halinde yaşayan bu topluluklar, kilise tarafından örgütleniyor, yönetiliyordu. Güç kilisenin elindeydi. Ticaretle gelişen burjuvazi laik okullar açınca kilise de problemler çıkmaya başladı. Bir de üzerine Tanzimat karma meclislerine burjuvalar girince Kiliseler güç kaybettiklerini anlamaya ve buna itiraz etmeye başladı.
Tanzimat Fermanı okunduktan sonra torbasına konduğunda Rum patriğin <İnşallah bir daha o torbadan çıkmaz> dediği söylenir. Sf:93
Tanzimat döneminin getirmiş olduğu önemli bir değişim de iktisadı alanda meydana gelen gelişimlerdir. Osmanlı ve Tanzimat bürokrasisi yabancılara ticaretle ilgili vermiş olduğu imtiyazlarla ağır bir şekilde eleştirilmiştir.
İlber Hoca bu imtiyazların Kanuni döneminde değil, Yavuz Sultan Selim döneminde dahi verildiğini söylemektedir. Osmanlı için imtiyazlar ticareti teşvik edici bir seçenek olarak görülüyordu. Bir gerçek var ki; bir tarım ülkesi olan Osmanlı, tarım konusunda dahi Batıya ayak uyduramamıştır. Gelişen teknolojinin gerisinde kalmıştır. Osmanlı için ticaret, içinden vergisi alındığı sürece serbest bırakılan bir alandır!

***
Tanzimat dönemi asker ve sivil bürokrasiyi birbirinden ayırmıştır. Klasik dönemde yöneticilerin askeri ve mülki gücü bir elde tuttuğunu, daha doğrusu ilmiyenin ve destek grup olan kalemiyenin dışında sorumlu yöneticilerin askerlerden olduğunu biliyoruz. Sf:106 Yeni düzenlemelerle mülkiye sınıfı askerlerle aynı ölçüde rütbelere getirilmiş ve söz sahibi olmuşlardır.
Her alanda eğitim veren Batı benzeri laik eğitime yakın okullar açılmaya başladı. Bu okullar için dışarıdan hocalar getirildi. Bu düzenlemelerin en önemli hamlelerinden biri ilmiyye sınıfında yapılmıştır. Laik bir düzen, laik bir eğitim ilmiyye sınıfında yeni okulların açılmasına, yeni hukukçuların çıkmasını sağlayacaktır.
Tanzimat yönetimi ülkesinde dinsel reformlar yapmak istiyor, tekke ve medreseyi barıştırarak bir araya getirmek istiyordu. II. Mahmud, kanlı Bektaşi takibinden sonra İstanbul’da üçü dışında bütün Bektaşi tekkelerini kapattı. Rumeli ve Girit’teki bazıları dışında taşrada aynı işlem tekrarlandı ve tarikatler üzerindeki kontrol görevi için Nakşibendiler ve Mevleviler tercih edildi. Sf:109 İnsan sormadan edemiyor, ya tersi yapılsaydı, yani Nakşibendi ve Mevlevi tekkeleri kapatılıp, başına Bektaşiler getirilseydi ne olurdu?
Yine Tanzimat’ın getirdiği önemli bir yenilik, Merkeziyetçi bürokrasiye geçiştir. Her şeyin tek merkezden kontrol edildiği ve yönetildiği bir düzen… Meclis tek karar organıdır. Padişahın yetkileri sınırlıdır. Her kurum her sorumlu yönetici kanunlar içinde hareket etmek zorundaydı.
Tanzimat bürokrasisi terfi ve rütbelere standart bir kural ve sınıflama getirdi. Sf:113 Osmanlı’nın başlangıcında rütbe kapıkulu askeri için konuldu. Sonra mülkiye sınıfını, Kanuni devrinde ise ilmiyye sınıfını kapsamıştır. II. Mahmud devrinde Avrupa’da olan benzerleri gibi bir düzenleme getirilmiştir. Artık Osmanlı kurumlarında terfi için, liyakat ve çalışkanlık öne çıkıyordu.
Osmanlı kayıtları yenilenmiş, kayıt sisteminde memur alımlarında yetenekliler seçilmiştir. Gazete ve kitapların hayata girmesiyle Türkçe yazı ön plana çıkmış, yazışmaların daha sade ve anlaşılır olması sağlanmış ve Azeri dramaturg Mirza Fethali Ahundov Encümeni-i Danişe, Latin harflerinin kabulünü bile önermişti. Sf:114
Tanzimat’la birlikte devlet işleri 19. yüzyılda mekteb, hükümet ve mahkeme konağı, karakol gibi yapılarda görülmeye başlandı. Devlet teşkilatının kilit binalarının hepsi bu dönemde yapılmıştır ve günümüze kadar devam etmiştir. Binalarla birlikte düzenli arşiv oluşmaya ve her şey kayıt altına alınmaya başlamıştır. Merkezin ofisleri olarak düşünebileceğimiz bu yapılarda çalışanlar, yeni bürokrasi sınıfını da meydana çıkarmıştır.
Haberleşme için telgraf, kara yolları, deniz yolları, demir yolları hep Tanzimat döneminde ele alınmış, ciddi hamleler ilk bu dönemde gerçekleştirilmiştir.
Yenilenen eyalet sistemiyle birlikte ticaretle zenginleşen Balkanlarda, Mora ve Kıbrıs’da bazı şehirlere yarı özerklik niteliği sağlayan meclisler kurulmasına izin verilmiştir. Bu meclisler birer Belediye kuruluşu gibi çalışarak, halkına ve bölgesine hizmetler veriyordu.

***
Osmanlı devletinin toplumsal, idari ve siyasi düzeninin laik olup olmadığı çokça tartışılan bir konudur. Bu tartışmada gözden kaçırılan önemli bir nokta, 18-19. yüzyılları boyu imparatorluğun hukuk, yönetim ve toplum düzenindeki değişimlerin yarattığı düalist (ikili) yapıdır. Sf:133
Osmanlı devletinde ne Türkler ne de diğer cemaatler laik düzenle yönetilmemişlerdir. Dinler her kurumu düzenlemiş veya düzenlemeye çalışmış, hegemonyasının devamı için her yola başvurmuşlardır.
Tanzimat’ın çıkış sebebi, Avrupa’daki aydınlanma hareketleridir. Hukuk düzenlemeleriyle birlikte toplum düzeni ve laik düşünce oturmuş, her alanda dinin etkisinden kurtulan kurumlar hızlı adımlarla ilerlemeyi sağlamıştır. Bu düzeni sağlaması gereken kurum ise kuşkusuz devletin ta kendisidir…
Tüm toplumsal sınıflar için aynı hukuki mevzuatın uygulanması, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzeni diye tanımlanan laikliğin, merkeziyetçi modern toplum yapısıyla özdeş olduğu, ancak o sayede gerçekleşebileceği açıktır. Laiklik, bir yerde modern bir toplumun ön koşullarının gerçekleşmesine bağlıdır. Sf:136
Günümüzde dahi bu modernizme geçemeyen –geçmek istemeyen- Türkiye halkının büyük bir kesimi, neredeyse Tanzimat’tan beri aynı çıkmazları ve aynı tartışmaları yaşamaktadır.
Osmanlı devleti bir şeriat devleti miydi? Sorusuna İlber Hoca örnekler vererek olmadığını söylemektedir. Müslümanlara şerri hukuk uygulanırken, gayrimüslimlerin bundan ayrı tutulmasının Osmanlı’nın bir şeriat ülkesi olmadığının kanıtı olarak ortaya koymaktadır. Ayrıca hukuku işleten kadıların çoğu kez, şerri değil, geçmişten gelen örf ve adetlere göre hüküm verdiklerini de belirtmektedir…
Diğer önemli bir sorun eğitim meselesiydi: Tanzimat’tan önce eğitim düzeninde bir ikileşme başlamıştı. Merkeziyetçi modern bir devlet kendi ideolojisini aşılamak ve ihtiyacı olan bürokrat kadroları yetiştirmek için, en azından yurttaşların din ve inanç farkını pek dikkate almayan tarafsız eğitim veren bir sistem kurmak zorundadır. Sf:144
Diğer taraftaysa gelenekten gelen, artık çağ dışı kalmış eğitim sisteminin mevcudiyeti ve direnişi vardır. Gayrimüslimler de laik eğitime geçme ihtiyacını duydular ve bunu kilisenin denetim ve protestosuna rağmen yaptılar. Sf:145 Bunu başaran cemaatler artık Batıyla bütünleşmiş –düşünsel ve bilimsel anlamdaki- ticaret zenginleriydi. Burjuvanın desteklediği toplum çağın gerisinde kalmak istemiyordu. Fakat Ortodoks Kiliseleri gücü ve eğitimi elde tutmak istiyorlardı.
Osmanlı’da laik eğitim veren eğitim kurumları Tanzimat’la birlikte açılmaya başlamıştır. Türkler çoğu kez yeterli temel eğitimi veremeyen ilk öğretimden sonra yüksek eğitim düzeyinde programlanmış askeri ve teknik okullara geçiyorlardı. Bu konuda yapılan hamlelerin geniş bir özeti İlber Hoca’nın kitabında bulabilirsiniz…

***
Tanzimat reformların yetersiz kalmasının en önemli sebebi, bu değişimi sağlayacak iktisadi yapının düzgün olmamasıdır. Yeni binalar, yeni yatırımlar, yeni memurlar, yeni eğitim, yeni araç gereç, hep gelip para meselesine takılıyordu. Sürekli harp halinde olan Osmanlı zaten Batı için artık “Hasta bir adamdı”. Ekonomik olarak dışa bağımlı hale gelmişti. Elinde tutması gereken ticareti de özel nizamnameler ve fermanlarla Gayrimüslim cemaatlere ve dış ülkelere kaptırınca –veya kendi isteğiyle verince- bu iktisadi çöküş kaçınılmaz olmuştur.
Osmanlı’nın yapması gereken hamleler çok geriden geliyordu. Bu hamleleri topraklarımızda yaşayan Gayrimüslim cemaatler gerçekleştirdi ve onlar hızla varsıllaşırken, özellikle Anadolu halkı büyük sıkıntılar çekmiştir. Malların ülkemizde ne kadar ucuza alınıp ne kadar pahalıya satıldığını gösteren bir listedir.  
Ticaretle uğraşan Gayrimüslimlerin kazançlarını aşağıda listeden görebiliriz:
Pamuk(kg) Türkiye:0,33 İngiltere:19,00 Almanya:7,30 Fransa:7,00 İtalya:5,50
Şeker(kg) Türkiye:6,80 İngiltere:37,70 Almanya:19,10 Fransa:18,00 İtalya:4,90         
Pik Demir(kg) Türkiye:5,20 İngiltere:445,00 Almanya:539,00 Fransa:298,00 İtalya:58,00

***
Tanzimat yetkilisi hem içeriyle hem de dışarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır: Keçecizare Fuat Paşa’ya Bâb-ı Ali’ye parke döşenerek yapılan yol için bir muhalif genişleyen caddeyi över ve pek münasip bir iş yapıldığını söyler. Paşa da <<bize atılan taşlarla döşettik>> cevabını verir. Gerçekten de Tanzimat yöneticisine çok taşlar atılmış onlar da bu taşları bir devri inşa etmek için kullanmışlardır. Sf:179
Tanzimat döneminin dört paşası dönüşümü sağlamıştır. Mustafa Reşit Paşa, A. Cevdet Paşa, Ali ve Fuat Paşalar kendilerine göre daha tutucu ve görünüşte reformcu bir kadroyu tasfiye ederek dönüşümü sağlamışlardır. Bu dönüşüm kolay olmamıştır. İlber Hoca kitabının bu bölümünde meydana gelen gelişmeleri –çekişmeleri- ayrıntılarıyla aktarmaktadır.
Ayrıca kitabın bu bölümünde sözlü kültür, sosyal hayattaki değişimler, Batılaşmaya ayak uydurmaya çalışan taşra hayatının yaşamış olduğu zorluklar da ele alınır. Kadının toplum içindeki değişimine de uzunca değinilmiştir.
Geleneksel Osmanlı şehrindeki mahalle, henüz sınıf ve statü farkına göre biçimlenmiş bir mekân değildi. Sf:198 Sosyal statülere uygun mahalleler ve evler inşa edilmeye başlanmıştır. Bu yeni yapılar ve semtlerle birlikte özellikle başkent hızlı bir gelişime ve değişime uğramıştır. Yeni semtlerle birlikte, yeni modalar, yeni yaşam biçimleri doğacaktır. İlk romanlarını veren edebiyatımız hep bu değişimi anlatmaktadır…
Kültürel değişim her alanda olacaktır. Tüm sanat dallarında yeni gelişimler olacaktır. Tanzimat her alanda olduğu gibi kültürel bir değişimin de ilk adımlarını atmıştır…
Batı tarzı değişim ona adapte olabilen toplumlar için ilerlemeyi, adapte olamayanlar içinse geri gitmeyi veya yerinde saymayı sağlamıştır. Doğu toplumları derken, Rusya dahil bir çok Asya ve Arabistan ülkesi Batılaşma konusunda sıkıntı yaşayacak, sentezi sağlayamayacaktır.   
Tanzimatçı devlet adamlarının ilk kuşağının pragmatik reformculuğu, bir kuşak sonra siyasal ideolojiye, grup ve kişi çekişmesi programlı bir siyasal muhalefete dönüştü. Sf:205
Çağdaşlaşmanın getirdiği bunalım Rusya’daki kadar şiddetli olmasa da, Osmanlı toplumunda da tepki yarattı. İlk anda yöneticiler de muhalefetin rengini ve niteliğini anlayamadılar. Çünkü Osmanlı toplumundaki her olay ve kurum gibi, siyasal düşünce ve siyasal muhalefet de değişmişti. Sf:205

***
Türkiye’de Batı karşıtı muhalefet uzun yıllardır iktidardadır. İçeride Batı karşıtı, bilimsellikten uzak, dini duyguları öne çıkaran bir tutumla siyaset yaparak, halkın tercihini etkilemişlerdir. Öte yandan Batıya ve onların kurumlarına karşı gibi görünüp, gerektiğinde tam teslimiyetçi politikalar izlemeleri, yıllarca emperyalizmin yarattığı kısırdöngü problemleri memleket içinde çözememiş olmaları, çözmeye çalışan düşünceleri engellemeleri ve asla tam bağımsız bir ülke için çalışmamaları, aradan neredeyse iki asır geçmesine rağmen yeni bir Tanzimat dönemini zorunlu hale getirmiştir…
İlber Ortaylı hocanın “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” kitabını okuduğumda, bazı konularda hala Tanzimat döneminin dahi gerisinde kaldığımızı üzülerek tespit ettim.                    

Taylan Köken