ece ayhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ece ayhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2020 Cumartesi

hoş çakal hoş tilki...

ECE AYHAN          
HOŞ ÇAKAL HOŞ TİLKİ/MEKTUP/ÇOLPAN/2019/115 sayfa

Çolpan Kitabın 34. kitabı, 1. mektup kitabı; Ece Ayhan’dan Enis Batur’a gönderilen mektuplar. Mektuplar 1975-2002 yılları arasında gönderilmiş. Kitabı çok çabuk bitirdim.
Kitabın başında Enis Batur’un çok kısa bir önsözü var. Peşinen uyarıyor okuru: Beni yazmadığı mektuplardan ücret alıyor diye eleştirmeyin, peşinen söylüyorum maddi bir şey almadım…”
Enis Batur uzun yıllar dergi çıkardı, yayınevlerine danışmanlık ve editörlük yaptı. Bu yüzden onun çalışmış olduğu yayınevleriyle çalışan yazın insanı o yayınevinin editörüyle ilişkisini iyi tutmak zorundadır. İlla kitabının basılması için değilse de tanıtımı, kalitesi ve baskı sayısı için bile editörün seçiciliği önem kazanmaktadır. Bir ünlü yazardan, bir ünlü yazara yazılan mektuplar değildir bu mektuplar. Bir ünlü yazardan bir editöre, bir ünlü yazardan bir arkadaşa yazılan mektuplardır bu kitapta yer alanlar.
Kitabın alt başlığı Enis Batur’a Mektuplar 1975-2002. Hoş Çakal Hoş Tilki ise bir Ece Ayhan klasiğidir ve hoşçakaldan türemiştir. Enis Batur’a ilk mektup İsviçre’den gönderiliyor. Ece Ayhan, Gazi Yaşargil hocaya orada ameliyat olmuştu. Çok pahallıya çıkan bu ameliyat yüzünden yazar sıfırı tüketir. Birçok arkadaşıyla, dostuyla ters düşer. Bu konulardan da bahsetmektedir mektuplarında.
Bir de / en dikkat çekici olanı / Enis Batur’dan küçük büyük sürekli bir şeyler istemiş olması. Oofff! Demiş midir Enis Batur?

Taylan Köken

21 Mart 2013 Perşembe

kıyım...

bir tırnağı kırıldı diye
dokuz tırnağına kıyabilen bir kızın,
kalbi kırıldığında
neler yapabileceğini siz düşünün...
ece ayhan

taylan köken

30 Ocak 2013 Çarşamba

kendi kendisinin terzisi bir kambur...

‘EMİNE’ SEVGİ ÖZDAMAR
KENDİ KENDİSİNİN TERZİSİ BİR KAMBUR / ANLATI / YKY / 2007 / 106 sayfa


Sevgi Özdamar için Ece Ayhan’ın öğrencisi, arkadaşı, dostu, yoldaşı ve zor gün kurtarıcısı dememiz yanlış olmaz. Çok yönlü (az?) marjinal bir insan olan Sevgi Özdamar tiyatroculuk, ressamlık, sahne tasarımcılığı, oyun yazarlığı ve yazarlık gibi bir çok karpuzu koltuğunun altına sıkıştırmış bir sanatçıdır. Onu bu kitapla tanıdım ve öncelikle Hayat Bir Kervansaray isimli kitabı dahil diğer kitaplarını da ivedilikle temin edip okuyacağım.
Sevgi adının önüne Emine adını koyan Ece Ayhan’dır. Kitabın alt başlığı da kitabın içeriğini açıklar niteliktedir: Ece Ayhan’lı anılar, 1974 Zürih günlüğü, Ece Ayhan’ın mektupları
Gültekin Emre’ye Ece Ayhan’ın ölümü ile birlikte Sevgi Özdamar kitabı oluşturan dokümanları verir. Bu kitap oluşturulması için Gültekin Emre ve Sevgi Özdamar birlikte çalışır. 

Kitaptan almış olduğumuz kısa notlar ise şöyle;

“Bu fakir çocukları,” derdi, “orta ikiye kadar okurlar, orta ikiyi okumayıp okuldan kaçarlar. Orta iki bu çocukların çoğunun intihar yılıdır.”
“Her şeyi kurcala.”
“Evlilik sıhhate mugayirdir.”
“Bir kadınla bir erkek karşılaşırlar, önce aslanlar gibi sevişirler, sonra evlenirler. Kadın kadınlık maskesini takar yüzüne, adam da erkeklik maskesi. Sonra da birbirlerini yerler.” Sf:17
*
Ben yanlış tarafında yürürsem, “Bu kulağım sağır, canım, öbür tarafıma geç,” derdi. Bir gözü kör bir arkadaşı varmış. Durmadan yer değiştirirlermiş.  Arkadaşının kör gözüyle Ece’nin sağır kulağı yolda yürüdüklerinde yan yana düşermiş. O nedenle Ece ve arkadaşı birbirlerini görmek ve duymak için durmadan yer değiştirirlermiş. Sf:22
*
“Galatasaray’da duvardaki yazılara bak” derdi. “Buraya lütfen işemeyeniz.” Duvar yazısı çok kibar. Kasımpaşa’ya indikçe dil değişiyor: “Buraya işeyenin anasını avradını yedi sülalesini ecdadını si…?”
Ece’nin anlattıklarını hep kitaplarında bulurdum sonraları. Konuşuyor sanırdım, meğerse yazarmış. Yazmayacağı şeyi konuşmazdı. Sanki ağzından çıkan kelime nehirleri sonra kitaplarında denize dökülürdü. Sf:27-28
*
“Haklılığın inadı vardır. Sen yoluna kimseye sormadan devam et. Taşlayacaklar seni. Olsun. Aldırma. Dosdoğru git. Elmalı ağacı taşlarlar.” Sf:30
*
Kontrolleri yapılıyor. Hastanedeki bir asistan doktor Ece’ye “Kitabınızı okuyorum, 38. sayfadayım,” dedi. Ece de, ertesi gün ameliyat olacak, güldü, “Şiirin sayfası mı olur?” dedi. Sf:33
*
Ece’nin bir ara İlhan Berk’le arası bozuk. İlhan genç bir şairle haber göndermiş. “İlhan Bey dedi ki, Ece her şeyi iki kez tekrar etmesin. Gerek yok. Her kes anlar.” Ece’nin cevabı: “Bundan sonra üç kez tekrar edeceğim. O zaman İlhan’da anlayacak!” sf:38
*
“Ve belki de, Osmanlı İmparatorluğu, Bizans’ta bir sülale değişikliğidir temelde”… sf:100
*
“Dindarlar Atatürk’e belki de bir Luther olduğu için kızıyorlar. (Yani Selanik’li Luther!)” sf:101
*
“Esas duruş, mülkün temelidir” sf:103
        
Taylan Köken 

10 Mart 2012 Cumartesi

çanakkaleli melahat'a iki el mektup...

ece ayhan
çanakkaleli melahat'a iki el mektup ya da özel bir fuhuş tarihi / düzşiirler / korsan / 1994 / 85 sayfa

Çanakkale’li Melahat ünlü bir mamadır. 1940-1970 tarihleri arasında Beyoğlu’nda mekanlar işletmiştir. Ece Ayhan onun hikayesini oğlu olarak yazmak zorundaydı…

Kitaptan devam edelim:

Kısacası, tarihteki her olgunun, aranırsa, göstergesi şiirde bulunabilir. Sf:9
*
Beyoğlu’nda o zamanlar ‘azınlık’ çoğunluktaydı. Sf:16
*
Edip olacağına edepsiz ol daha iyi. Sf:18
*
Men sana hasretem senin yanında bile. Sf:21
*
Bir gün V.Mustafa sormuş “Sıfır nedir?” İçki ve sohbet meclisinde bulunan ‘müşekkel’ Hasan atılmış ve “Efendim” demiş “işte sizin karşınızda bendeniz” Sf:21
*
Tarihte de bir şey atlanmayınca bir şey anlatılamıyor! Sf:31
*
‘Mahzen’ sözcüğü ‘mağaza’dan geliyormuş! Ya da tersi. Sf:38
*
Çırılçıplak, başıbozuk ama uygarca! Sf:39
*
Evden anlamasınlar diye denize donsuz, ‘sivil’ giriyorsun! Sf:50
*
“Yaşamı bir kentte ıskalamışsan, başka kentlerde de ıskalarsın.” Kavafis sf:60
*
Her konuda ve her zaman gerçek ile söylenti arasında değil uçurum, uçurumlar vardır. Sf:72

taylan köken

9 Mart 2012 Cuma

defterler...

ece ayhan
defterler / günce, anı / tan / 1981 / 60 sayfa

Ece Ayhan’ın Ekim 1974 ile Ağustos 1976 yılları arasında Zürih’te geçirdiği beyin ameliyatı için kalmak zorunda kaldı. Burada kaldığı zaman için tuttuğu günlük notların bir bölümü...

Tarihte mutlu ölünür!
Her uzaklık, her uzaktan bakma belli bir yalın perspektif sağlar, sağlıyor. Gündelik yaşayışta ise derin ve gerçek perspektifi bulmak işte bu yüzden bulmak zor. S:37

Mektup atmadım ve gelmedi. S:38
Bazen yalnız olmak ister insan...

En ilerici öğretmenin bile yarısı gölgedir, yarısı düzenle; ne dese ne yapsa, böyledir bu, ister istemez; bunu aşabileceklerini de sanmam; hele çocuğu sınıfta bırakan, bir çocuğu bile sınıfta bırakmış öğretmende daha da belirgindir bu. Çocuk bu düzen de sınıfta bırakılmaz  ki! Öğretmen çocuğu sınıfta bırakırsa bırakıyorsa düpedüz olmuş bile değildir, ta kendisi olur farkına varmadan, farkına varmamış gözükerek demek gerekiyor daha doğrusu. Öğretmenin yolu gözlenir Anadolu’da. Hiç düşünüldü mü çocuğu ölçmeye ne hakkı var?.. s:57-58

‘Dünya vaktimi alıyor’ diye, tam tersini düşünürken niçin böyle yazmışım... s:59

Yalnız ölenler unutulur –sen ölmedin ki. S:59 

taylan köken

8 Mart 2012 Perşembe

son şiirler...

ece ayhan
son şiirler / şiir / yky / 1993 / 33 sayfa

Ece Ayhan’ın Son Şiirleri hem yayınlanan son şiirleri, hem de benim bildiğim son şiirler. Eğer başka bir yerlerden, başka bir şiiri çıkmamışsa. Kitapta 9 adet şiir bulunmaktadır. Bir Sivil Şairin Ölümü şiiri ile başlamaktadır kitap. Öyle de değil midir? O son şiir şairlerden biridir, öyle de ölmüştür.

Kitaptan devamla:

Ee. Sivil bir şair, kocayınca, Kemalistler ürürmüş! Derler. Sf:9
*
5.
Beyoğlu’nda. Sakızağacı Caddesi’nde, devletin hem dışında,
hem de karşısında olarak, bir pezevengin ve bir orospunun oğlu
olarak, biz de diyoruz ki:
“Şiir, şiirde kalmaz efendiler! Kalmamıştır da!
 Evet, bir şiirde dizgi yanlışı olabilir!
 Ama, baba düşüncede? Asla!” sf:13
*
Doğrusu, geçmişte tek kişilik bir bando, olarak. Sf:14

taylan köken

7 Mart 2012 Çarşamba

yalnız kardeşçe...

ece ayhan
yalnız kardeşçe / söyleşi, deneme / evrim sanat /1984 /128 sayfa

Ece Ayhan ile yapılan söyleşilerden bazıları, Ece Ayhan’ın bazı cevapları ve denemelerden oluşan bir kitap. Son söyleşisi ‘Hayalet Yargılanacaktır’ çok güzel... E.Ayhan yine şah fikirlerini otosansürsüz sunuyor bize... Selam olsun ona!

Gerçek kaynaklarım? Kimini sıralayayım; döküntüler, dışta bırakılmış her şey, düşürülenler, hal ve gidişi sıfır olanlar, yasaklananlar... s:92

taylan köken

11 Eylül 2011 Pazar

sivil denemeler kara...

ECE AYHAN
SİVİL DENEMELER KARA/DENEME/YKY/1998/82 sayfa

‘SİVİL DENEMELER KARA’ ÜZERİNE BİR DENEME

Başka hiçbir yazarın kitabında bu kadar iz bırakmıyorum. Bunu ben de bilmiyorum. Çok mu yakın Ece Ayhan. Şiiri değil. Ama düşünceleri, karşı olması, en çok da benim olamadığım olduğu için...


I.                   bab:
“Bizi buruşturmaları ise olanaksız! Zaten üzerimizden çocukluğumuzdan bu yana iktidar, okullar, aileler, anne baba, hükümetler... geçiyor, geçti. Yani düşüncenin üzerinden elbet tanklar geçmiş, geçecektir.

Bence ne çıkacaksa, sorumluluktan değil, sorumsuzluktan çıkar, çıkacaktır. Karışıklık, kötülük iyinin aynasıdır.”


II.                bab:
“Biz aslında ayrıntı’yız. Ayrıntı, bütünden büyük olabilir bizde.”


III.             bab:
“Zayıf ve uzun boylu çiroz gibi bir baloncu gecekondular arasında çocuklara renk renk balonlar satmaktadır. Birden balonlar havalanır adamla birlikte. Çevresindeki insanlar baloncuyu hemen yakalarlar ve ağzına ekmek tıkarlar. Açlıktanmış! (Ceplerine taş koymuyorlar.)


IV.             bab:
Cemal Süreya için şair şöyle diyor:

“Ortaokulda parasız yatılı olarak okurken orta ikideyken yoksulluktan bir karikatüre otuzbir çekmek zorunda kalmıştır... İşte bu yüzden iyi arkadaşlarına hangi elle otuzbir çektiğini sorardı. Orhan Veli’nin ‘Sol Elim’ şiirini düşünerek. Sol elin yanındaydı. Sol...”

Ergün Günçe’de şöyle buyurmuş mastürbasyon üzerine;

“Otuzbir çekerken el değiştirirsen başkasının eline vermiş gibi olursun.”



V.                bab:

“İş bitirici ve kesin noktayı koyuncaya dek de bir şiiri bitmiş saymayız biz. Şiir ve düşünce ya da düşünce ve şiir, birbirlerine sırılsıklam âşıklar gibi kenetlendirmişlerdir. Hele işe yeni başlamışlarsa ayırmak isteseniz bile ayıramazsınız.”



VI.             bab:

“Oğlan dönencesi”

 

Özel bir zaman parçasında, sıkı şiir aramanın yollarını dip yazılarından çıkarır şair.
Oradadır doğru şiir, arkalarda, diplerde, ayrıntıda... Tüm doğru şairler gerekeni yapmıştır; eğilmiş ve doğruyu yakalamışlardır...

“Anadolu’nun ilk şairi Sümerli Ludingirra çivi yazısı ile yazardı şiirlerini. Sonra da pişirirdi toprağı.”

Emek gerekli, yaşamın her anında. Okuyup, geçip gitmek değil, eğilmek, irdelemek, ıcığını cıcığını çıkarmak... Tam da şu an gibi, yapılan eylem gibi...

“Althusser ne demiş? ‘İnsanın temel niteliği tahmin edilemez oluşudur.”

Bir de “tatmin” edilemez oluşu...

VII.          bab:
“Ben öylesine sivilim ki, sivillerin sivili (bana bırakılsa, yanlış yana çekileceğini bile bile, sivilliğin yerine ‘başıbozuk’ derim) özel hayatımda da orospuların, ‘yol gösterici’lerin, yersiz yurtsuzların, surlarda ve parklarda barınanların, kimsesizlerin, sokaklarda yaşayanların, dışlanmışların, orta ikiden ayrılanların, ıssız park bekçilerinin, tek kişilik tramvay müzesi müdürlerinin, müştemilatta oturanların, fallokrat kabadayıların, berduşların... kısacası tarih dışına düşürülen lumpenlerin yanında rahat ediyorum ben.”

“Hayt be! Kapısının önünde geceleri kırık bir küp bulunan ve toprak zeminli bitirimhanelerde, gerçekten çukurda olan Çukur mahallesinde, Karanlık bakkal sokağında, ensiz, dar ve basık çıkıntı odalarda, kesinlikle ikiyüzlülük yoktur! Kalleşlik ise hiç olmaz!”

“Elbet katlanılması zor ama ben atın üzerinde, atımdan inmeden sevişirim. Ne olur ne olmaz! İner inmez kelle gidebilir. Ortazaman bence daha yeni başlıyor, hatta ilkçağ! Özellikle edebiyat çevrelerinde arkanı dönmeyeceksin! Dikkat!”

“Sözgelişi, içi geçmiş tarih hocalarının söylediklerinin aksine, gerçekte Yeniçeri Ocağı kapatılmamıştır. Esas duruş, yalnız kent değiştirdi o kadar. Şimdi esnaflığın, ticaretin daniskası yapılıyor. Üstelik Ocaklar’ın sayısı 2 oldu. E, iktidar denilen kuş, artı-değer’in paylaşılması üzerine kurulmuştur. Üleşmek, mülkün temelidir!”

“Bana yıllardan sonra bir dizgi yanlışını düzeltme imkanı verdiniz. Varolun!
‘Biz tüzüklerle tartışarak büyüdük kardeşim’ dizesindeki ‘t’ harfi ‘b’ olacaktır. 1970’den beri ‘t’ başıma bela olmuştu. ‘t’ yi boyuna kafama kakıyorlardı!”

İşte karşınızda Ece Ayhan...
                                                                                                                    
VIII.       bab:
“Benim yeni yetmeliğimle, Yahya Kemal, Rabia Hatun’un şiirlerinin anılan yüzyılda yazılmadığından ve Rabia Hatun’un bir kadın olup olmadığından kuşkulanmıştı. Ve biz de Zeyrek Orta öğrencileri olarak hemen hop! Birdenbire kadının eteklerini kaldırmıştık! Ve ortaya bir erkek çıkmıştı!”
   
IX.             bab:
“İnsanlar İstanbul’da ölüyor, ölür. Kuşlar da ölmek isterlerse doğru İstanbul’a gelirlermiş!”

“Sağır ve dilsizlerin dünyası görmeyenlerin dünyasından daha karanlıktır. Körler ses çıkarır çünkü ve sesi işitirler. Ses çıkarmak görmekten önemli. Bilimsel olarak söylemiyorum ama insan ses ve öfkeden ibarettir.”

X.                bab:
“Kültür Bakanlığının yapabileceği hiçbir şey yok. Ben ‘sosyal demokrat’ tabiri yerine ‘sosyal bürokrat’ diyorum. Kültür Bakanlığı kültür hayatına devlet adına katılır. Devlet ise vergi demektir. Bakın Çerkes Ethem’in dışlanmış oluşunun asıl nedeni düzenli orduya katılmayışından çok vergi toplamasıdır. Vergi toplamak devlet olma savı ileri sürmektir. Oysa bunlar vergi dahi toplayamıyorlar.”

“Foucault öldüğünde bir dergi şöyle yazmış ardından: ‘İktidarı sevmezdi.’ İktidar diye bir şey olmaz. Devrimle iktidar çelişir aslında. İktidara gelirsen devrim düşüncesi kalmaz. Çoğalmak erezyondur.”

“İktidar çekicidir.”

XI.             bab:
“Ben öğretmenleri sevmem. Çocukları sınıfta bırakırlar. Düzenle şu veya bu şekilde uyuşmadır bu. Mesela Köy Enstitüleri çıkışlılar sistemin dışında olduklarını söylerler ama, sistemin tam göbeğindedirler. Sistemin dışında olmakla karşı olmak farklıdır.”

XII.          bab:
“Tevfik Fikret öldüğünde cenazesindeki sekiz-on kişiden biri bir askerdir; Mustafa Kemal.”

“İki eliniz kanda olsa, okuyun.”

Ece Ayhan okumak özellikle. Bir öncelik ve öznellik.

taylan köken

9 Eylül 2011 Cuma

aynalı denemeler...

ECE AYHAN
AYNALI DENEMELER/DENEME/YKY/1995/86 sayfa
"AYNALI DENEMELER" KİTABI ÜZERİNE BİR DENEME
önsöz
Ece Ayhan'ın,son şiirlerini yazdığı
"Son Şiirler" kitabının arkasına not düşmüşüm;
"Ece Ayhan'ın şiirini 'Karaşın' yapanlara bin lanet!
O orospuların ve pezevenklerin generalidir ki; Sevmiştir hep şiiri." (28.10.1994)
şimdi,
bugün,
yine okuyorum,
Ece Ayhan'ı.
"Aynalı Denemeler" kitabını.
İşbu deneme,
bu "ki-bab"tan yola çıkılarak yazıldı.

4 Eylül 2011 Pazar

morötesi requiem...


ece ayhan
morötesi requiem / anlatı / yky / 1997 /104 sayfa

mor ötesi requiem benim için başka bir ece ayhan destanı. öyle yazıyor ki sanki, muhabbet ediyor. ece ayhan okunası bir adam, çünkü sorguluyor...

‘MORÖTESİ REQUİEM’ ÜZERİNE BİR DENEME

“Bir, hiç, bilge (derviş)
Gerçeğin bilinebilirliğini söylemez.”

I.                   bab:
Fuhşun, dünya, İskenderiye ve İstanbul kıyılarında durdukça duracak, anasına, sonsuz ve ölümsüz Çanakkaleli Melahat’a adanmıştır.

Evet, evet yaman ve taşaklı kadındı.

II.                bab:
Şimdiler, geçmişe bıçkın, çakırpençe ve bitirim günlerimi anarken; heyecandan zaman zaman ayağa kalkarak, beni tanıyanlarca biraz anlamsız kaçabilecek, bir biçimde ve birdenbire ‘Mor Orospu!’ diye sesleniyorum kendi kendime boşluğa doğru.
Benim ‘Mor Orospum’ ise, öyle bir kadındı ki, elle yapılan “adam sen de! Boşver!” işaretini kıçıyla yapardı. “Aldırma anam, hayat böyledir işte.”

Benim söyleyebileceklerim yetersiz kalacaktır...
Çünkü o çağa ilişkin söylenebilecek olanları söylemiş defaten...
Karınca kararınca, herkesin dinine küfür ederek ve sürekli arka bahçede top oynayıp, onca azara rağmen konu komşunun camlarını kırmaktan vaz-caymamıştır, Kral Ece Ayhan...
Orospular normal yaşamının bir parçası olmuş ki; anlamaktan ve anlatmaktan bıkmamış, uslanmamıştır. Ağzıbozuk bir minyatür olarak tasarlanmış bu kibabta, ben sadece altı çizilmiş bir yaşamın, altı çizilmiş parçalarını aktarabilirim sizlere...


III.             bab:
‘Fuhuş’ sözcüğü, bana göre, çarpıcı bir sözcüktür. (Söz-çük tür) Ayrıca bu sözcüğün bir albenisi de vardır. Sözcük, iş işlerken söylendiği gibi, ‘fahiş’le falan da ilgisi yoktur. Yeri gelince ucuz da olabilir. Ben ‘ucuz’ yerine ‘ekmeğin boyunca’ demeyi seçerim.


IV.             bab:
Sait Faik’li bir gece. Kadına ihtiyaç duyar S.Faik. Adrese gittiğinde;

“Hastayım” der. “Şoparlarla döşekte yatıyorum. Ayıptır söylemesi aybaşı olmuşum. Yok. A-anh. Şimdi olmaz!” der.
Böyle bir cevaptan Sait Faik’in kaşları iyice çatılmıştır. Kadın numara yapıyor sanıyordur.
“Höst! Hadi!”
Kadın, bürümcüğünün eteklerine yapışmış bir küçük kız çocuğuyladır.
“Valla abi, iki gözüm önüme aksın, hakikat konuşuyorum.”
Sait Faik’in başını iki yana sallamasından yine de inanmadığını anlayınca, apış arasından kanlı bir bez çıkararak gösterir:
“Nah!”


V.                bab:
“Hiç değilse tabutum uzun olsun” diyordu bir cüce.


VI.             bab:
Abdülbakiy Gölpınarlı Mezhepler ve Tarikatlar adlı sağlam ama çala kalem yazılmış araştırma kitabını yazıyordur;
Abdülbakiy, rakı içiyordur, Üsküdar, Toygartepe, üst kattaki odasında evde. Ramazan ayıdır da.
“Şey, der kekeleyerek ama gülümsemektedir.
Merdivenler çürüdü de, Ramazan çıkamadı! Hadi şerefe!”


VII.          bab:
Mydos=Eceabat
Ece=Ağabey
Ecebey=Eceabat
Ece baba...


VIII.       bab:
“Çift ücret verilince, bizim delikanlılar ne hikmetse kadınları bağırtarak, şakır şukur sevişirlerdi Büyük Ziba’da. Düzayak evler ve yer yatağı. Kerevette de ayrı yatak.

Dış duvarda bir yazı:
-          Dökersen, bacağımı sokayım!”


IX.             bab:
“- Sen, insanoğlunu öperek mi ele verirsin!”


X.                bab:
Kapıcı Manuk’un kızı Mari’yi terasa çıkardık. Terasta kırık bir su küpü vardı. Mari’yi sırt üstü üzerine yatırdık.
(En üst kat olduğu için bir yerden görülmezdi.)

Siyah göğüslükten yapılmış donunu aşağı indirdik sıyırdık. Nedense çoraplarını da. Orası, yukarıdan aşağıya bir çizgi olarak, bir porselen tabak gibi açılmak üzereydi. Mari, boyuna:

“Yapın ama içime işemeyin!”  diyordu.
(O içine işendiğini sanıyormuş. 12-13 yaşlarındaydı.)

Kemik problemi yüzünden boyu belli bir seviyede kalan Y. bizden 2-3 yaş kadar büyüktü. Yaptıklarını kimseler duymasın diye mahallenin arka bahçesinde, ballandırarak anlatırdı. Onun sitesinde oturan iki erkek çocuk vardı. Bu çocukları düzerdi. Daha zevkli olduğunu söylerdi! İşte böyle oluşuyor kopukluklar. Bedensel değil de, ruhsal bozukluklar üstüne kurulmuş çarpık cinsel ilişkiler, ömür boyu sürebilecek sorunların başlangıcını doğuruyor... Hem o çocuklara da kötü gözle bakardık. Y. ise, daha oluşmamış öz güvenimizin yanlış kahramanıydı... Yıllar sonra bu çarpıklığın anca farkında oluyorduk.
Ayrıca bunları yazabilmek bile, benim gibi biri için cesaret işi. Her şahsın böyle bir ‘gizli tarihi’  ‘mahrem tarihi’ vardır, yaşam adına. Bunları dillendirmemenin o kadar da önemli olmadığını çok sonraları anladım.... 


XI.             bab:
“Dağlardan çam ormanlardan Antalya’ya kendisine baktırmak için yaşlı bir Yörük kadını.
Doktor:
“Aç bakayım ağzını.. Aaa! De bakayım, bir nefes.”
Bu sefer Yörük kadını kalın sesiyle doktora soruyor:
“Karacaoğlan’dan mı?”


XII.          bab:
Orospular bir ağızdan karmakarışık şarkı söylüyorlar.
“-Biliyor musun? Unutamıyorum onu. Kendisi kantar idaresinde çalışırdı, beni güldürmek için şeyiyle beni kaldırırdı. Kıçıyla da, osurarak şarkı söylerdi.”

“-Amcıklar vergi ödemezler canikom!”


XIII.       bab:
“Gecenin bir vakti, Avcılar’dan Esenler’e doğru yürüyorum. Yolun kıyısında, birdenbire oldu bu, saçı başı dağılmış dağınık bir kadın gördüm. Bir ayağının çorabı yoktu. Çoraplı ayağının da iskarpini yoktu.

-Körolası ekmek parası, ekmek parası! Diye dövünüyordu: Körolası!


XIV.       bab:
Üstü kapalı kilise: (Meryemana Ermeni Katolik Kilisesi)
Arkadaşlar, oyun arkadaşları, sokak arkadaşları Yetvart, Delda, Kalyopi, Despina ve arkadaş olmayan ve biz çocukları altı kuruşa koyun kırkar gibi tıraş eden kırsaçlı Ermeni ihtiyar berber.”

Bakırköy’den taşınana kadar hep aynı berbere gittim. Refik’ti adı. Hasta derecesinde at yarışı oynardı. İyi berberdi. Bostancı’dan müşterisi gelirdi. Ama dükkanda bulursan tıraş olurdun. Arada babası gelirdi dükkana. Tesadüf böyle bir günde Refik dükkanda yok, yine yarışta tabi. Bir müşteri girdi içeri, Refiğin dükkanda olmadığını görünce şakayla karışık basıverdi küfrü: “Nerde lan bu orospu çocuğu!”
Babasını bir daha dükkanda gören olmamış...


Refik atları işinden de, arkadaşlarından da çok sevdi. Önce Osmaniye Yolu’nda bir dükkan açtı. Biz uzak olmasına rağmen oraya da gittik. Sonra atlar onu iyice çekti ve hipodromda bir dükkan açtığını duydum. Artık namaza gider gibi, her yarışta  dükkanı kapatıp yarışa koşuyordu. Hayat işte!


XV.          bab:
“Haydi hep birlikte Emniyet Amirliği’ne gidiş. Başkomiser Sait’in arkadaşı ya. Bir işlem yapılmaz, taraflar barıştırılmıştır. Orman birahanesinin sahibi ve garsonlar zaten boynu eğiktir, azınlık.”

Benim azınlıktan bir arkadaşım olmuştu. T. Erkekti.  Ben geçmediğim için benimle arkadaşlığı iyiydi. Evine girerdim. O da benim evime gelirdi. Çocuklukta çok az kişi çok az kişinin evini bilirdi. Sonra sebebini hatırlamadığım bir sebepten küsmüştüm... Çok kızdırmıştı beni. Bir daha hiç konuşmamıştım onunla... Sonra sonra öğrendim, Ermeniymiş... Boş ver demişti mahalle arkadaşlarım. Deymez demişlerdi. Oysa sürseydi dostluğumuz, bir azınlık arkadaşım olmuş olacaktı. Çok sonraları başka kişilerde arkadaşım oldu. Bunlar arasında Ermeniler de vardı. Onların dinsel sebeplerden dolayı yaşadığı zorlukları, açmazları gördüm, üzüldüm... Onların cinsel çıkmazlarını gördüm...


XVI.       bab:
“Üstelik de fuhuş modern şiirle çaktırmadan kucak kucağa idi, buyur ayır ayırabilirsen!”

“Yine dizlerini yumruklamaya başlar.

Amı seğirmek.

Buğday tenli delikanlının dudaklarını ve orasını görünce kadının amı seğirtiverdi. Bir aşağı bir yukarı bir kıpı. Bir göz kırpması gibi.

Erkekler babfingolarıyla genç kadınların bacaklarını zorla iki yana açarak kuş yuvasının (kuku) içlerine içlerine doğru tükürürlerdi. İki-üç kez atmık! Damar atar gibi yani.

Ve işkilli küçük am bir aşağı bir yukarı dingilder.

HİÇ BİRBİRİNE ÇARPAN KUŞ GÖRDÜN MÜ HAVADA.”



XVII.    bab:
“Otelden yanlışlıkla içeri giren küçük çocukları tokatlarlarmış diye duyardık mahallede. Tokatlıyan Oteli’nin adı oradan geliyormuş!”

Çocukluğumuzda akıl hastanesinin bahçesinde, hastaneye çukurlar vardı. Bu çukurlar insan elinden yapılmış dehlizlerdi. Biz onları korktuğumuz için mağara olarak görürdük. Ne hikayeler uydururduk. Bilinmezlik, çocukluk düşlerimizle, canavar olur, mağaranın ucu bucağı olmayan bir dehliz olur, onun içinde saçı sakalına karışmış bir deli yaşar... Oysa muhtemelen bir kanalizasyon dehliziydi, bizim çocukluk mağaramız...


XVIII. bab:
“O zamanlar ortalıkta piyasada şarkıcı olarak Akhisarlı bir Roman yoktu.

Beyoğlu’nda çıkıp (ya da çıkarıp) bana hep alışveriş yaptırırdı. Akşam Aksaray’a dönünce ise,
-Evde annem babam beni merak ederler, diyerek giderdi. Yani beni oyalardı.

Yine bir akşam, hava karamak üzeredir. Aksaray’da buluştuk kadınla. Şoför arkadaşla taksiyi ayarlamışız.

Kadını arabaya attık, olay öylesine birdenbire olmuştu ki bağırmadı bağıramadı bile. Biz üç arkadaştık. Yolda dört kişi daha aldık. Ver elini Edirnekapı mezarlıkları!

‘Vur Allah vur!’

‘Yer misin, yemez misin?’  “


XIX.       bab:
“  ‘Sakın ha!’ adlı Yeşilay’ın çıkardığı bir risale, bir broşür vardı, arasıra elimize geçerdi. Daha çok Darüşşafakalılar okurdu, parasız dağıtıldığı için alınıyor.

Otuzbir çekerseniz, kan gelebilirmiş diye bir korku salmak. Korku salmak o zamanlar her konuda en geçerli gözdağı vermekti eğitimin ve öğretimin. Zaten Talim ve Terbiye’de ‘talim’ sözcüğü bir kışla sözcüğü değil miydi?

Güngörmüş bir babaanne orta ikide okuyan küçük torunları için şu sözleri söylüyordu. Ayşe’den duydum:

‘Orta iki mi: O zaman bu çocuklar iplerle bağlamak gerekir.’ 

Tek söyleyeceğim; ben orta ikide, işin uzmanı olmuştum...



XX.          bab:
“Osmanoğullarının yalnız kamu mimarisi önemlidir.

Ortadoğu’da kubbe her şeydir; iktidarın en yetkin biçimde kim böyle anlatabilir, biz Kapıkullarına.”


XXI.       bab:
“İnsan tarihinin 1789 gibi bir deneyimi. Ren Düşüncesi Avrupa içindi.
 Ama  yarı-Asya’da kışlalarda uygulandı.


XXII.    bab:
“Hayalet Oğuz: “Yahu!” dedi “İnsan insanı yapar mı?” Ona bir türlü insanların düzüştüklerini anlatamazdık. O hep “Hayır!” derdi.”


XXIII. bab:
“A- İnsan kocayınca... namaza durur bir ufak halıyı ya da kilimi seccade kılarak.
 B- Kimi de gittikçe uzar.
 C- Kimi de kaşarlanmıştır.

İNSAN DENİZDE YÜZERKEN AĞLARSA gözleri kızarabilir ama AĞLADIĞI ANLAŞILMAZ. Öyleyse, ihtiyar, sen en iyisi denizde ağla olur mu?”

Bir röportajda eski zamanlardan kalma şık bir eski İstanbul beyi şöyle diyordu;
-          Bu yaştan sonra bize hışır karılar bakıyor...
(Başka bir arkadaş hığr-hışır demişti bir gün.)
-          Şimdiden sonra kaybeden aramaz, bulan da sevinmez...
-          İş bitti yani! deyince röportajı yapan çocuk...
Ona şöyle bir bakış atıp;
- İşe yaramazsa, keser atarım... Taşımam!


XXIV. bab:

“SİLGİLER, SİLERKEN SİLİNİRLER DE!”


Taylan Köken

19 Temmuz 2011 Salı

yeni defterler...


ece ayhan
yeni defterler / günce anı / tan / 1984 / 135 sayfa

defterler kitabının daha genişleştirilmiş hali. hem içinde ‘defterler’ kitabı da var.

mayakovski’nin yalnız kadınlar için kullandığı bir sesi varmış. doğru mu? doğrudur. sf:20

hüzün mü kokuyor acaba?

zekanın da, insan zihninin de ilerlemesinin bir göstergesi değil mi şiir? sf:56

ben dişlerimi gereğinden çok sıktım. geç konuşuyorum. geç konuşanlar! ey geç (vakit) konuşanlar! sf:57

bir şiirin, bir düşüncenin boyutlar kazanması, öyle ilerlemesi, aklı yorar, zorlar onu. bir kez 10 aldı türkçe’den; öğretmenin yerine tarihçi geldiğindendir o da. sf:71

eşitlik olmadan değişim; ortak bir ölçü ile ölçülebilirlik olmadan da eşitlik olamaz.
aristoteles. sf:76

 sahici bir atın, bir sabah uyanıldığında, önünde tahta bir troya  kenti! sf:86

taylan köken

17 Temmuz 2011 Pazar

hoşça kal...

ece ayhan
hoşça kal / mektup / yky / 2004 / 188 sayfa

hoşça kal ece ayhan’dan ilhan berk’e mektuplar kitabı. ece ayhan dostu, arkadaşı ve yoldaşı ilhan berk’e mektuplarında açıyor kendini. yazından çok, özel serzenişler, kişisel yargılar ve saydırmalar var mektuplarda. ilk mektup 7 ocak 1969, son mektup 18 aralık 1990 yılında gönderilmiş. bunlar seçilenler. ece ayhan 21 yıllık seçkide, hep benzer sıkıntıları yaşamış. genel mektup seçkisinde bu açık seçikken, altını çizdiğim satırlarda aynı sıkıntılar görülmeyebilir.

adalara, gemilerin binde bir uğradığı, insan ayağının binde bir bastığı adalara benzer ece ayhan.
aslında kapıları ardına kadar açık biridir o: beşiktaşlı kuşçular, kantocu peruz’lar, orta ikiden ayrılan çocuklar, mor külhaniler, pantolonları kostak delikanlılar, devlet derslerinde öldürülmüş öğrenciler, kendi kendisinin terzisi kamburlar, zumlun çocuk yurtları, fakir kuşlar, yeniyetmeler en yakın arkadaşları değil midir? sf:5 ilhan berk

hoş çakal, hoş tilki. arkadaşlıklar. sf:7

ben yine bildiğin gibi yalnızca ‘insanlarla’ görüşüyor ve konuşuyorum; kesinkes. sf:17
sen bodrum’a gideli ömrüm ortaköy’le büyükada arasında geçti diyebilirim. büyükada’da, yani eski adıyla kızıl ada, senin evliya çelebi’de ‘üsküdar’a yakındır’ diyedir geçiyor… sf:19

sıfır her anlamıyla çoktan tükenmişti zaten. oğlum ege’yi ankara’ya gönderince ver elini ister istemez köy, annemin yanı, bir oda. sf.25

insan kendisine çarpanları yansıtabiliyor. sf:32

benim de yanlışlarım olmuş geçmişte, sözgelimi hiçbir önlem almamışım her konuda. sf:33

bulabildiğin “aykırı dallar” var mı? eskide, yenide. o kadar az kitabım var ki benim; açılamıyorum. sf:55

akşam eve dönünce düşündüm bir; kurulda profesörler var bir kez (berke vardar gibi, tahsin yücel gibi), iki de yazar var (salah birsel, sami karaören gibi) bunların (…, …, …,…) yaratıklarından farkı olamaz dedim kendi kendime. ali de ‘güvenme’ demişti bunlara ‘vurdumduymaz görünmeye alışkındırlar’. sf:57

enis “verenler de alanlar da dörtbaşı ‘laik’tirler, sana vermezler” demişti bana. sf.60

ferman okunur ve ‘intihar’ sözcüğü yürürlüğe girer; daha önceki osmanlıca sözlüklerde bu sözcüğü hiç arama, çünkü yok! bence, toplum devlet ya da devlet toplum ikiliği gerçekte tanzimat’la başlıyor. sf:64

‘hurde nakış’mış ‘minyatür’ün karşılığı. sf:66

20-30 yıldır içimde (karşılıklarını bulamadığımdan) sakladığım sorular var. sf:68

kışa bir kitap daha hazırlarım diyorum, parasızlık bir yana, her bir şey iyi gidiyor nedense. evet, nedense. sf:106

belli bir dönem mektuplarında ilhan berk’e de kızar ece ayhan. kavgacıdır. ama gerçek dostluklar kolay yıkılmaz, yıkılmamalıdır.

sana bu mektubu öyle bir aceleyle filan yazmadım; iki üç kez okudum mektubunu, değer yargılarının çoğunu doğru bulmadım ben, sağlam ama kıytırı boktan şeylerdir bunlar. dikkat et, sarışınlaşıyorsun, sarılıkla başlar her şey önce. sarılık olmaktan çekineceksin.
yukardan yukardan konuşuyorum sanma sakın, boyumu bilirim ben. ama unutma ki şiirler yazılırken, kentler de geceleri, genişler. sf:114

atheke’nin yardımıyla epeios yapar tahta atı, troya.
asfodel çayı troya çevresinde.
tahta attan, atın içinden ağlıyarak inmek isteyen kim? sf:120
sıkışıklıktan sıkılan bir savaşçı…
                       
“edirne bizde mi?” sultan öküz reşat demiş derler bunu. sf:124

hiçbir kaygım yok, canım da sıkılmıyor hiç. kısacası iyiyim diyeceğim; yutulmaz bir lokmayım ve yenilmez. geçmişte belki sana yazmış olabilirim; benimle başa çıkılamaz çünkü sapına dek haklıyım! sf:158

yahudi züğürtleyince eski defterleri karıştırırmış derler (cemal bana yine ‘yahudi’ diyor, kendisine de kürt, ben de sana; sen olsan olsan benim gözümde ya hititli olursun ya mezopotamyalı.) sf:172

kimi kavramlar biraz yükleminden arındırılsın için ‘ideoloji’ sözcüğü yerine ‘işletilen yürürlük’ sözcüğünü kullandım. sf:181

taylan köken