öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2025 Cuma

kağnı-ses-esirler...

 

SABAHATTİN ALİ

KAĞNI-SES-ESİRLER / ÖYKÜ-OYUN / YKY / 2019 / 222 sayfa

 

Sabahattin Ali’nin YKY’de yayınlanan “karışık” bir kitabı. İki öykü, bir oyundan oluşuyor kitap. Kağnı ilk kez 1936, Ses ise 1937 yılında yayınlanmış. S. Ali’nin Esirler oyunu ise –sonradan bulunmuş olmalı ki- 1966 yılında yayınlanmış. Bu üç eser Sabahattin Ali Toplu Öyküleri-I olarak yine YKY’de 1997-2003 yıllarında sekiz baskı yapmış. Bu haliyle, yani üçü bir arada haliyle, ilk basım Ekim 2003 tarihinde gerçekleşmiş. Benim elimdeki nüsha ise Ocak 2019 tarihinde 21. baskı…

 

Sabahattin Ali’nin bu karma kitabında oyun için bir şey demeyeyim –beni çok sarmadı- ancak öykü kitaplarını hızla bitirmiştim. Benim en çok etkileyen öyküsü, Kağnı kitabındaki Düşman[ss.66-75] öyküsü oldu. Öykü kısaca şu şekildedir.

 

Polisten kaçan bir düşünce suçlusu[i] gece bir evin bahçesine gizlice sığınır. Sığındığı bahçenin ev sahibi eski bir arkadaşıdır. Arkadaşı varsıllaşmış ve rahat bir hayat sürmektedir artık. Zengin olanı kaçak olmasına rağmen arkadaşını eve alır. Aralarındaki muhabbet zaman geçtikçe kaçağın zengini sorgulamasına sebep olur ve gecenin geç saatlerine kadar konuşurlar. Sonrasında… yok yok, en iyisi siz kitabı alıp okuyun…

 

Bu kitap için, Sabahattin Ali’nin yaşamından kesitler sunan öyküler diyebilirim. S. Ali yaşamadığını yazmamış. Eğer kitaptan ve öykülerden daha fazla ayrıntı istiyorsanız, birazkitap.blogspot.com’un kitap özetlerinden faydalanabilirsiniz…  

Taylan Köken 


[i] Düşüncenin suçlusu mu olur, düşünmek suç mudur?


20 Ekim 2025 Pazartesi

yeni dünya...


SABAHATTİN ALİ

YENİ DÜNYA / ÖYKÜ / YKY / 2003 / 124 sayfa

 

Sabahattin Ali’nin ilk basımı 1943 senesinde gerçekleşen öykü kitabıdır. Kitabın YKY’daki macerası, Sabahattin Ali’nin Toplu Öyküleri-II serisinde başlamış ve 1997-2002 arasında altı basım bu şekilde olmuştur. Toplu öykülerden ayrılarak tek başına basımı bu nüsha ile gerçekleşmiştir.

 

Kitap, Asfalt Yol, Hanende Melek, Çaydanlık, Ayran, Isıtmak İçin, Uyku, Selam, Bir Mesleğin Başlangıcı, Bir Konferans, Yeni Dünya, İki Kadın, Sulfata ve Hasanboğuldu adlarından oluşan 13 öyküden oluşmaktadır.

 

Öyküler hakkında kısa bilgiler verelim:

 

Asfalt Yol öyküsünde; bir öğretmen uzak bir köye tayin olur. Köyün yolu çok bozuktur. Köyün yolunu yaptırmak için çok mücadele eden öğretmen bunu bir türlü başaramaz. Nihayet köye bir büyük adam gelir ve yolda sarsılınca alelacele köyün yolu yapılır. Hızla yapılan yolun ömrü de hızla tükenir ve bozulmaya başlayınca bu kez köylülerin kağnı arabalarıyla yolu kullanmalarından dolayı bozulma olduğu söylenir. Ceza köylülere verilir ve normal yolu değil de arka yolları, dağları tepeleri aşarak kasabaya varmak zorunda kalırlar. Bu kez köylüler öfkelidir ve dönüp öğretmene kızarlar, her şey senin yüzünden diye…   


Hanende Melek öyküsünde; bir handa şarkı söyleyen kadına evli barklı bir adam abayı yakar ve onunla birlikte olmak için neyi var neyi yok onun önüne serer… 

Çaydanlık öyküsünde; hapisteki bir adamın doktorun ikazına rağmen çok düşkün olduğu çayı içmeye devam eder… 

Ayran öyküsünde; Hasan iki kardeşi ve anasıyla yaşayan, zorla geçimini sağlayan bir köylüdür. Bir gün, kışın hava erkenden kararır ve soğuk havada eve dönmeye çalışan Hasan’ın etrafını kurtlar sarar… 

Isıtmak İçin öyküsünde; bir odada kiralık yaşayan adamın ev sahibesi olan kadın çok uyanıktır. Sürekli olarak sesi çıkmayan kiracısını kandırmaya çalışır… 

Selam öyküsünde; bir adam geziye çıktığı bir yerde tıraş olmak için berbere girer. Berber tıraşını yaparken küçük bir kız içeri girip berberden para alır ama bu kız berberin çocuğu değildir… 

Bir Mesleğin Başlangıcı öyküsünde anlatılan öykü, muhtemelen yazarın bir arkadaşının başından geçmiş olmalı diye düşündüm. Bir araştırma için yola çıkan arkadaşlar Koca Recep adında çalgı çengi işinde çalışan kadınları toplayan biriyle karşılaşırlar…   

Bir Konferans öyküsünde yaşanan olayın benzerini ben yaşamıştım. 1980 sonrasında Turgut Özal’ın siyasete atıldığı dönemde SİAR[Siyasi Araştırma] adına gittiğim Samsun ili, Vezirköprü ilçesi, Ağaçalan köyüne anket için yeni girmiştim ki ardımdan MDP[Darbe rejiminin desteklediği askeri parti] adayı köye girmiş, uzunca bir nutuk çekmişti. Köylüler ise oy vermeyeceklerini bile bile ayıp olmasın diye adayı hoş tutmuşlar, alkışlamışlardı… 

Yeni Dünya öyküsünde; köye düğün için gelen bir kadının [kadının adı Yeni dünya’dır] oynaması ile olaylar gelişir… 

İki Kadın öyküsü de Sabahattin Ali’nin köylerden derlemiş olduğu bir hikâye gibi duruyor. Kerim Ağa adında bir var yemezin hikâyesidir anlatılan… 

Sulfata öyküsünde; köylerde doktorun bulunmadığı, ilaca ulaşımınsa çok az olduğu dönemlerde, sıtma hastalığının tek çaresi olan kinin yani sulfata üzerine yazılmış bir öykü… 

Hasanboğuldu ise Kaz Dağlarının çok bilinen efsanelerinden biridir. Sabahattin Ali o zamanlar pek bilinmeyen bu öyküyü ülkemize tanıtmıştır. Belki efsanenin Hasanboğuldu olarak anılmasının sebebi de bu derleme olabilir, neden olmasın? 

Taylan Köken

29 Eylül 2025 Pazartesi

üç hikaye...

 

MEHMET RAUF

ÜÇ HİKÂYE / ÖYKÜ / BORDO-SİYAH / 2004 / 130 sayfa

 

Eylül romanıyla bilinen, Türk Edebiyatının öncü yazarlarından olan Mehmet Rauf’un uzun-öykü türende kaleme aldığı üç öyküsünün toplandığı kitap. Mehmet Rauf’un öykü sonlarındaki tarihlere göre ilk öykü 1913, diğer iki öykü 1915 yılında yazılmış. Üç öykünün kitap olarak yayın tarihi ise 1919 yılıdır.

 

Yazar üç öyküsünde, dönemin insanlarının, dolayısıyla toplumun, yaşama ve evlilik kurumuna bakışını eleştirdiği bir yaklaşımı görmekteyiz. İyimser Gerçekçilik ile yazılan bu üç öykünün, Osmanlı’nın son dönem aile yapısına ışık tutan, eleştirel dozu ayarında yapan bir yaklaşım içindedir.

 

Girdâb öyküsü toplum önünde yenilen, iç-meselesiyle kavgalı bir bireyin, o günün eleştirisini yapmasını ele alan bir yapıttır. Maddi imkânlarına rağmen kirasını alamadığı için zor durumda kalan bir genç ev sahibinin, başkaları gibi olup, el etek öpmeye, devleti soyanlardan olmaya, tefeci olmaya karar vermesinin hikâyesidir.   

 

Bir Hüsran Hikâyesi’nde ise 43 yaşına gelen ve artık evlenmesi gerektiğine zorla, kendi kendini ikna eden bir beyin kısmeti 18 yaşında bir tazenin aday olarak belirmesiyle birlikte karmaşık bir hal alır. Tek problem yaş farkı mıdır? Toplumun bu tür evliliklere yaklaşımı, ileriye doğru oluşabilecek zorluklar yazar tarafından irdelenir.

 

Hediyeler öyküsü diğer iki öyküye göre biraz daha uzun yazılmış bir öyküdür. Maddi imkânlarını zorlayarak Boğaz’da bir ev kiralayan orta gelirli bir ailenin evli olan küçük kızı, bir de yeni dul kalmış yaşı geçkin büyük bir kızı vardır. Evin reisi bir şekilde yan konakta oturan bir beyle tanışmıştır. Birbirine ikramlar yapmalar, gelip gitmeler sonucunda dul kız ile zengin komşu arasında bir ilişki doğar.  

Taylan Köken

28 Ağustos 2025 Perşembe

meşakk-ı hayat...

AHMET RASİM

MEŞAKK-I HAYAT / UZUN ÖYKÜ / BORDO-SİYAH / 2004 / 75 sayfa


Ahmet Rasim (1864-1932) devrini en iyi yansıtan yazarlardan biridir. Edebiyatımızın ilk klasiklerini yazanlardan biri olarak anılmaktadır. Ahmet Rasim’in erken dönem eserlerinden biri olan bu yapıt günümüzde uzun öykü türünde değerlendirilmektedir.

Tanzimat döneminden sonra Letâifnâme olarak isimlendirilen “hoş sözler”in toplandığı kitap türleri bir tür toplama yayın olarak edebiyat türleri arasında yer almıştır. Yazarlar daha sonra aktarmak istediklerini, ele aldıkları konuların içine yayarak, kahramanlarının başından geçenleri değerlendirerek okura verme gereğini duymuşlardır.


Meşakk-ı Hayat yani Hayatın Güçlükleri kitabını günümüz Türkçesine çeviren ve kitabı yayına hazırlayan Zeki Çakılalan’dır. Editör Kemal Bek ile birlikte kitap hakkında düşüncelerini aktardıkları bölümü kitaba başlamadan önce muhakkak okumalısınız. Bu uzun öykü ilk olarak 1891 yılında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilmiştir. 1892 yılında kitap olarak basılmıştır.

Ahmet Rasim bu kısa anlatısında konu; kocasını çirkin bulduğu için evi terk eden genç bir kadının uzun süre kalabileceği bir kapı bulamaması üzerinedir. Rasim yapıtını, dönemin söylemine, ahlak anlayışına uygun olarak, kadının toplumdaki yerini ve davranışlarını sorgulayan üslupla kaleme almıştır. Firdevs’in tercihleri, sığındığı kapılarda yaşadığı zorluklar, yanlış anlaşılmalar, kısa sürede “neden ben evimi ter ettim ki” sorusuna cevap aramaya dönüşür. Yazar, bu kısa yolculukta, -evini terk eden bu tür- kadınlara toplumun nasıl baktığını, kadınların nasıl pişman olduğunu bize aktarma gayretindedir.

Son bölümü sürprizli olan bu klasik yapıtı Ahmet Rasim ve klasik Türk Edebiyatı meraklılarına tavsiye ederim.

 

Taylan Köken

10 Şubat 2024 Cumartesi

kumrunun saklısından...

 

ESME ARAS

KUMRUNUN SAKLISINDAN/ÖYKÜ/MEDAKİTAP/2017/88 sayfa. 

Tespit: Ayvalık doğumlu yazarlar, kentlerini en iyi tasvir eden yazarlardır... Geçici/misafir ikameti olan yazarların yazıları ise nispeten cılız kalıyor; bence... Tat olarak eksik, duygu olarak arızalı, kurgu olarak -genellikle- tamam olamamış bir edebiyatı görüyoruz… Ben kim/mi oluyorum da böyle kanıya varıyorum: Uzun süredir Ayvalık ile ilgili her şeyi biriktiren, okuyan, tartışan, sonuçta bu kente ciddi mesai harcayan biri olarak bu yorumu yapıyorum…

Tahmin: Esme Aras da son dönemde okuduğum/yoğunlaştığım Ayvalık doğumlu yazarlar arasında kentin tasvirini yapan en iyi yazanlardan biri olduğunu bu eseriyle birlikte kulağıma fısıldayıverdi… Yanlış bilmiyorsam Ankara’da yaşayan Ayvalıklı yazarımız, kente geldikçe, sokaklarına dalıp yaşama karışınca; doğduğu topraklara daha farklı baktığını hissediyoruz yazdıklarından… Ayvalık gibi bir kente özlem duyulur, hasret-i bitmez, birçok kıyı kasabası gibi… Sanırım denizi olmayan -evet bir yerleşim için büyük eksik- bir İç Anadolu -kocaman- köyünde elbette Ege kıyılarına, Akdeniz’e özlem duyar insan ve bu özlemini de nispeten yakın konumdaki Karadeniz kıyılarında dindirmeye çalışır… Beklentilerini karşılayıp karşılamadıklarını sormak lazım bu özlemi duyanlara… Mesela Yahya Kemal Beyatlı için denizin mavisi Marmara mavisidir ve Ankara’nın en güzel yönünün İstanbul’a dönüşü olduğunu söylemiştir; dişlerinin arasından sinirle fısıldayarak… Esme Aras ise tüm özlemini adeta boca etmiş öykülerine, öykü kahramanlarına…

Terakki: Denemenin birinde okumuştum: Bir yapıtı okurken -sayfa sayısı ne olursa olsun- içinde size soru sorduran bir cümle, bir öneri, bir keşif, küçük bir heyecan yoksa o çalışamaya harcadığınız zamana üzülebilirsiniz… Bu yüzden olsa gerek, bir çalışma bana yeni sorular sordurmuyor, başka şeyler düşündürmüyorsa şakşakı hakketmiyordur… Esme Aras’ın öykü kitabı, küçük bir derleme olmasına rağmen sürüsüne bereket yeni soruyu not almamı sağladı, çok şükür… Tespit’te belirtmiştim tüm alakam Ayvalık üzerine olunca, merakım da sorularım da bu kent üzerine oluveriyor…

Esinti öyküsünde: Sülükçü, elindeki şıngır şıngır şişelerle tam zamanında girer sahneye. s.22. Şimdi göremiyoruz artık ancak, alternatif tıp deyince akla ilk gelen şey hacamattır sonra aynı -pis- kanı sülükle-re emdirerek sağaltımdır… Ayvalık’ta sülük ararsam bugün bulabilir miyim? Başka bir soru: Eskiden pazarda sülük satılır mıydı? Sülüklü Çeşme’de sülük var mı hala?..

Aynı öyküde: Narin duruşum, karaya vuruşum aldatmasın. Girit leblebisidir ruhum. Dikkat etmezsen dişini kırar adamın… s.23. Girit leblebisinin sertliği üzerine Prof. Dr. Elif Yılmaz’ın, Demirden Leblebi: Girit – Ayvalık’a Yerleşen Girit Mübadilleri makalesi konusuna en iyi göndermeyi yapan başlık olarak benim gönlümde ilk sırayı alıyor… Esme Aras’ın tanımı da hayli ilginç -hayli güzel tasniflemesine giriyor sanırım… Acaba Turgut da bir şiirinde Girit leblebisinin sertliğini dişlemiş midir? Muhakkak dokunmuştur bu konuya; sormak lazım…

Üzüm Salkımı öyküsü, Mehmetler’e ithaflı: Önce masaya vuruyorsun rakı kadehini, sonra birazını toprağa döküyor, ilk yudumu öyle alıyorsun. Anılarında, karanfilli damat çöreği sıcaklığınca gülümsüyorum sana. s.25 Ayvalık’ta rakı çoğunlukla deniz kenarında içiliyor ama hiç denize ilk yudumunu gönderen birini görmedim. Bu ritüel eskiden mi uygulanıyordu Ayvalık’ta? Karanfilli çörek tarifi var internet uzayında ama damat çöreği tanımı yok… Ayvalık enteresan ev uygulamalarıyla koca bir derya; eskiden damat-lar-a hazırlanıyor muydu bu çörekten acaba?

Küçük Orospu’da: Neymiş, kadını dövmezsen, saçının köküne şeytan yuva yapar-mış! s.40. Hiç duymadığım bu belirlemenin muhakkak ilkel proto-düşünce’si olmalı… Esme Hanımın meydana getirdiği bir tümceyse eğer, onun yazarlığı önünde saygıyla eğilmekten başka ne yapabiliriz gerçekten…

Çamdeli öyküsünde Ayvalık’taki çocukluğuna yolculuğa çıkan Esme Hanım araştırılması gereken Ayvalıkça’ya yeni sorular ekliyor: Babaannem her sabah “Poyraz bugün kalacak” diyor. [….] Meğer havanın kalması, rüzgârın azalması demekmiş. s.57 Ayvalık Görsel Arşivi’nde bu tür tabirler ara sıra karşımıza pattadanak çıkıverir; şaşayazardık… Beni bu konuya da dosya açtıran tabir Cihat Teker’den gelmişti: Deniz bugün tahta gibi… Şaşkınlığımı anlamış ve çarşaf/tahta arasında kalmış deniz -yüzeyi- hareketini izah etmişti, çarçabuk… Ayvalık’ta mesela usta kapı yapmaz; kapıcık yapar… Yazar, Kurbağaları Ürkütmek öyküsünde de tahta kapıları kapatmıyor; filliyor s.82Bu tabir de Anadolu’da rastladığımız bir tabir ama bir muhacir ve mübadil kenti olan Ayvalık’ta da kullanılmış mıydı?

Ne çok cevaplanması gereken soru var… Biliyorum; çünkü hep öyle oluyor; bu yeni sorulara cevap ararken muhakkak onlarcası daha ardıma düşecek, uykularımı huzursuz edecek…

 Bu kadar mı? Değil elbet; kitaptan bazı bölümler de bana kalsın… Başka yazarlardan yapılan alıntılar, yazarın kendi eksenini terk ederek; terki göze alarak oluşturduğu harika tespit cümleler de mevcut çalışmada… Merak kitap aldırır; merak iyidir bu anlamda…       

Tekâmül: Esme Aras -bence- bu kitabıyla rütbesini; yazar’lıktan yazariçe’liğe yükseltmiş… 

Tin: Ayvalık’ta bizim balkonumuza da konan kumrularımız var; güvercinlere tercih ettiğimiz… Sık sık değişseler de ne bizdeki isimleri ne de bir dişi ve bir erkekten fazlası olmuyor bizim balkonda… Patates-Soğan adındaki kumrularımız her yıl çiftleşiyor, çoğalıyor, sonra mevsimi geliyor ve bir bakıyoruz ki sadece bir çift kalmış yine bizim balkona konan… Farklı huyları olmasa, onları hep Patates ve Soğan diye bileceğiz. Bizim balkonun kumruları tıpkı hayatın ta kendisi; doğadaki sürekli devamlılığın ve rutin bir tekrarın ruhu adeta…      

Taylan Köken-2024


6 Kasım 2020 Cuma

yusuf atılgan'ın bütün öyküleri...

YUSUF ATILGAN 

BÜTÜN ÖYKÜLERİ / ÖYKÜ / YKY / 2002 / 121 sayfa

Yusuf Atılgan kesinlikle sıradışı bir yazar. Yazmış olduğu tüm eserlerde bir bütünlük görmek mümkün. 1921 yılında Manisa’da doğan Atılgan ilköğretimi Manisa’da, liseyi Balıkesir’de, üniversiteyi İÜ Edebiyat fakültesinde tamamladıktan sonra 1945 yılında Akşehir’de bulunan Maltepe Askeri Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak bir yıl çalışır ve 1946 yılında Manisa Hacırahmanlı köyünde çiftçilik yapmaya başlar. Bu uğraşı 30 yıl kadar sürer ve 1976 yılında İstanbul’a gelir. 1980 yılında Milliyet’e bağlı Karacan Yayınlarında danışmanlık ve çevirmenlik görevlerinde bulunur. Can yayınlarında çok kısa bir süre düzeltmen olarak çalışır. Sonra eseri olan Canistan üzerinde çalışırken Moda’daki evinde vefat eder.

Aylak Adam romanını 1959, Bodur Minareden Öte öykü kitabını 1960 ve baş eseri Anayurt otelini 1973 yılında yayınlayacaktır.

Elimizdeki kitap Yapı Kredi Yayınevi tarafından 2000 yılında ilk baskısı yapılan toplanmış öykü kitapları olmasına rağmen o kadar da hacimli bir kitap değildir. Aylak Adam ve Anayurt Oteli için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Yusuf Atılgan söylemesi gerekeni çok dolandırmadan söyleyebilen, yaratmış olduğu kişiliklerin psikolojik analizini, yalnızlıklarını, aykırılıklarını çok iyi yansıtabilen bir yazın insanıdır. Onu farklı kılan bu dili benzersiz kılan insana bakış açısıdır. İnsanın içindeki, gözlerinin arkasındaki gizi, kimi zaman sapkınlığa varan başkalaşımları sadece ortaya koymaz: Zaman zaman bu durumun derinine inmeye, o kişiliği –sapkınlığı- çözümlemeye çalışır. Ancak gayet naif, sıradan ve doğal bir anlatımla yapar bu geçişleri, araştırmaları veya analizleri. Fark buradadır…

Başyapıtı olan (Genel Yusuf Atılgan değerlendirmelerinde böyledir) Anayurt Oteli, Ömer Kavur tarafından çok başarılı bir uyarlamayla film olarak çekilmiştir. Filimle birlikte yazarın ünü bir kez daha katmerlenmiş ve daha geniş bir kitle tarafından tanınır olmuştur…     

Taylan Köken

5 Mart 2015 Perşembe

yanık saraylar...

SEVİM BURAK
YANIK SARAYLAR / ÖYKÜ / Y.K.Y. / 2004 / 92 sayfa

Yanık Saraylar, Sevim Burak’ın 1965 yılında yayınladığı ilk öykü kitabıdır. Yapı Kredi Yayınları 2004 yılında tekrar basımını yapmıştır.
Yanık Saraylar'da anlamı ikinci plana iten, dili zorlayan ve o günün koşullarında çok değişik gelen öyküler toplamı olarak karşımıza çıkmıştır. Zaman içinde kapalı öykünün öncülüğünü yapan bir tarz doğmuştur. Sevim Burak bu kitaptan sonra uzun yıllar ortada görünmeyecektir. 1982 yılında Afrika Dansı isimli öykü kitabı basılacaktır. 17 yıllık bir zamanın geçmesini Sevim Burak bir mektubunda “Türk Halkını Protesto Ettim” diyerek açıklayacaktır. Nedenini bilmiyorum ama tahminim “Böyle saçma, anlamsız öykü mü olur” serzenişlerine kızmıştır.
Sanatta anlam aramak en büyük sıkıntımız değil midir?
Bildiğimiz bir gerçekte de Sevim Burak’ın bu kitabı aşabilecek yeni bir eser(!) yaratamamış olmasıdır.     

Taylan Köken 

27 Nisan 2014 Pazar

uçurtmalar...

ILIAS VENEZİS
UÇURTMALAR / ÖYKÜ / BELGE / 2009 / 160 sayfa

İlias Venezis Ayvalıkta doğmuş hemşerimiz. O artık Yunan topraklarında ebedi uykusunda. Tıpkı Dido Sotiriyu gibi Anadolu’dan savaş zamanında Yunan topraklarına geçmiş ve orada yazarlık serüvenine atılmış. İlias Venezis 1904 doğumludur. Yayınladığı kitaplarla kısa sürede dünyaca tanınmasına rağmen Türkiye’de kitabının yayınlanmamasının sebebi 1931 yılında yayınladığı ilk kitabı “31328 Numara”dır. Kurtuluş Savaşında ele geçen Venezis Türk kuvvetlerine esir düşer ve 1,5 yıl tutuklu kalır. Bu tutukluluğundaki numarasıdır 31328…
Venezis’in sade, naif dili gerçekten insanı etkiliyor. Bu topraklardan karşıya götürdüğü efsaneler, anlatılar, yaşanmışlıklar Venezis’in yol göstericisidir…
Uçurtmalar Kitabı iki kitaptan oluşmaktadır. 1946 yılında ilk basımı yapılan Savaş Saati iki ana bölüme ayrılır. Savaşa Dair bölümünde Yunan Adalarında İkinci Dünya Savaşında yaşanan sıkıntılar aktarılır. İkinci bölüm Anna’nın Kitabı’nda ise yine efsane ile masallar kol kola girmektedir.
Takımadalar Kitabı 1969 yılında basılmıştır. Hikayeler birinci bölümün adı ve iki uzun öykü vardır bu bölümde. Tiyatro Sahnesi –Alevlerin Üzerinde bölümünde ise Ege Hikayeleri kitabında yer alan bir öykünün tiyatrolaşmış halidir.
      
Taylan Köken 

26 Nisan 2014 Cumartesi

ege hikayeleri...

ILIAS VENEZİS
EGE HİKAYELERİ / ÖYKÜ / BELGE / 2008 / 136 sayfa

İlias Venezis Ayvalıkta doğmuş hemşerimiz. O artık Yunan topraklarında ebedi uykusunda. Tıpkı Dido Sotiriyu gibi Anadolu’dan savaş zamanında Yunan topraklarına geçmiş ve orada yazarlık serüvenine atılmış. İlias Venezis 1904 doğumludur. Yayınladığı kitaplarla kısa sürede dünyaca tanınmasına rağmen Türkiye’de kitabının geç yayınlanmasının sebebi 1931 yılında yayınladığı ilk kitabı “31328 Numara”dır. Kurtuluş Savaşında ele geçen Venezis Türk kuvvetlerine esir düşer ve 1,5 yıl tutuklu kalır. Bu tutuklulukta üzerine vurulan numaradır 31328…
Venezis bence Yunanistan’ın Sait Faik’idir. Bize yakın olmasının sebebiyse iki toplumun ortak yönleri ve Anadolu’dan oralara taşımış olduğu yaşanmışlıklar. Efsanevi bir dili var. Bazı betimlemelerde Yaşar Kemalvari bir anlatıma kaçmakta, ama bunu Yaşar Kemal kadar uzatmadan, sade, naif ve vurucu olarak bitirmektedir. Kitaplarında özellikle bu şiirsel kısımlar çok etkileyici.
Ege Hikayeleri kitabı Ege adıyla 1941 yılında ilk baskısını yapmıştır. Bu öykü kitabı iki bölüme ayrılır: Dünya Temaları adlı birinci bölümde, Midilli Adasındaki yaşamdan söz eder. Buradaki Türkler, ailesi ve adalıların sade yaşamları hikayelerin ana temasıdır. Rüya Temaları bölümünde masalımsı öyküler yer almaktadır.
    
Kitaptan kısa notları buraya aktaralım:
Midilli Adası’ndaki Yera Körfezi büyük bir göle benzer, onu denize bağlayan küçük boğaz, etrafını kuşatan dağların arasında kaybolmuş gibidir. Dağların çoğu zeytin ağaçları ile kaplıdır, huzur veren bir görünüşü vardır, bu yaşlı ağaçların; akşam olunca gölgeleri denize kadar uzanır. Bu manzarayı bozan hiçbir keskin hat ya da çarpıcı renk yoktur çevrede. Körfezin derinliklerinde Ege’nin eski deniz tanrıları dinlenir. Uzun yıllar uyuduktan sonra, aysız bir gecede yeryüzüne çıkarlar. Kıyıda, kendileri kadar eski ağaçların altına toplanır, Yunan ormanlarında yeni bir şey olup olmadığını öğrenmek ister. Pan’la, satirleri sorarlar onlara. O zaman ağaçların yaprakları hafifçe hışırdar, “Hayır, yeni bir şey yok” diye yanıtlarlar bu soruyu. “Acaba hayattalar mı?” diye tekrar sorar deniz tanrıları kaygıyla. “Elbette hayattalar, onlar ölmez ki”, der zeytinler kararlılıkla. Sf:41
*
Bir vahşi kuşun gökyüzünde çizdiği bu mavi çember acaba ne kadar çok şeyi geçmişe bağlıyor? Annem, Anadolu’nun bir köşesinde geçirdiği kendi çocukluğunu hatırlıyor olmalı, yüzyıllık ağaçları, yörenin yüksek dağlarını, Kimintenia’yı. Sf:68
      
Taylan Köken

8 Ocak 2014 Çarşamba

ilkyaz devrimi...

OKTAY AKBAL
İLKYAZ DEVRİMİ / ÖYKÜ / CAN / 1999 / 111 sayfa

Oktay Akbal Türkçemizin temel yazarlarından biridir. Sade, duru diliyle sıkmayan tarzıyla harika bir yazardır Oktay Akbal. Benim tarafımdan sevilmesindeki sır onun kısa, net cümlelerle anlatmasıdır. Sanırım bir de kendi yaşamından, izlenimlerinden aktardığı için etkilidir yazıları.
Oktay Akbal öykülerinde hayal gücüne bol bol başvurur. Hayalleri yönlendirir düşüncelerini, yaptıklarını. O her öyküsünde hayal gücünden gerçeğe bir geçiş yaptırır… “Gidiyoruz Hep Birlikte” öyküsü çok güzel…
Kitaptan kısa notlara gelirsek:
Kıyamet ne zaman kopar? Nedir kıyamet dediğimiz? Düşsel bir şey bu. Kişinin hayal gücünü aşan. Oysa nice kıyametler her an kopmakta. İçte dışta. Çoğunu anlamayız bile. Sf:15
*
Kimse mutlu anlarını anlatmıyordu. Yaşamış, tatmış olsa bile mutluluğu. Sevinçlerini kimse, başkasına vermiyordu. Yalnız üzüntüler: Bırakılmışlıklar, kötülükler, yenilgiler, yenen tokatlar. Herkes böyleydi demek. Sf:17
*
Ben mi yazdım, bir başkası mı? O içimdeki sayısız kişilerden biri yazıyor. Yazar olanı. Sf:18
*
“Ben, bir başkasıdır.” André Gide sf:34
*
Yer değiştirmekle, bir anlığına başka birinin katına çıkmakla, kendi gibi olanlara tepeden bakmakla mutlu olan nice nice insan vardı yeryüzünde, özellikle az gelişmiş toplumlarda… En acımasızlar, en hainler, tehlikeliler bunlardan çıkıyordu. Ezenler, kıyanlar, vuranlar, öldürenler hep ‘kraldan çok kralcı’ olanlardı. Sf:51
*
Aşk ile ölüm niye iç içedir? Sf:52
*
“Doğan gün yalnız senin değildir, yalnız benim de değil” Sofokles sf:53
*
Yaşam türlü acılar duyurur bize. Kişilerin, zamanın elinde paramparça olmalarını, yozlaşmalarını görmek en başındadır bu acıların. Ne bıçak yarasına, ne kurşun izine benzer. Tanımı yoktur, olsa olsa yitik dost acısı denir bunun adını. Sf:70
(Gençlik biter, masumiyet biter… TK)
*
“Yaşamı anlamak için yaş kırka gelmeli, derlerdi, işte geldim geçtim, yine yaşamı anlayamadım.” Eric Satie sf:85
*
Herkes çağının insanıdır. Sf:89

Taylan Köken 

7 Ocak 2014 Salı

bizans definesi...

OKTAY AKBAL
BİZANS DEFİNESİ / ÖYKÜ / CAN / 1990 / 96 sayfa

Oktay Akbal’ın ilk kitaplarından biridir. İlk basımı Yeditepe Yayınlarında 1953 yılında yayınlanmıştır. Öyküler ilk gençlik yıllarından süzülen anılardır, yaşanmışlıklardır.
Öyküler için aldığımız notlar şöyledir:
Bizans Definesi: Çocukluğumuzun gizli kalmış hayalleri, güçlü duyguları, hırsları anlatan bir öykü.
Kızkıran Haydar: İlk gençlik dönemlerinin zamparası. Hayaller içinde yaşayan, elde edemediği kızların hayalleriyle yaşayan bir zampara.
Ester ile Roza: Yeni kurulacak İsrail için hayalleri olan iki İstanbullu Musevi’nin hangi gözle görüldüğüne ilişkin çarpıcı bir hikaye.
Cambazlar: Yine gençlik tutkularının sarıldığı hayaller, yalanlar, yanlış anlamalar.
Gar: Çoğu seyahat için değil, zorunluluktan göç edenler ve fakirliğin gözleri.
İlk Gençlik Sevdaları: Kanın deli aktığı dönemde ilk arzular ve dünyaya farklı bir bakış.
Parktaki Kanepe: Yine hayaller üzerine bir hikaye. Öykü kahramanının hayalleri parktaki kanepe üzerinde, yazarın hayalleriyle çakışır.
Havuzlu Ev: Yaşamımızla, mahallemizde izlediğimiz ilgi duyduğumuz yaşamlar ve beklemediğimiz sürprizler.
Sonra Tren Kalktı: Tren istasyonundaki trençkotlu gizemli adamın düşündükleri.
Keçi: Çocukluk çağından çıkarken eve gelen bir keçinin yazar üzerinde yaratmış olduğu iz düşümler. Keçi bir yan nesne, önemli olan onun yaratmış olduğu olaylar. Daha ortaokula giden ağabeyin evden kaçarak iç güveyi olarak sevgilisinin evine sığınması. İlk sevdalar ve hayatın gerçekleri üzerine başa gelenler.

Kitaptan kısa notlara gelirsek:
Ama yol boyunca o iki genç kızın şu koskoca dünya içindeki didinmelerini, çırpınmalarını, insanlara, onların kötülüğüne karşı, gece gündüz çarpışarak, arzuladıkları bir mutluluğun ardı sıra koşuşmalarını düşünüyordum. Bir daha ne Roza’yı ne Ester’i görebilirdim. Sf:33
*
Hayallerimle gerçek hep böyle uygun sürüp gidecek sandım. Oysaki hep aldandığımı unutmamalıydım. Böyle kolay, yalın görünüşlere kendimi kaptırmamalıydım. Ama olan oldu. Hayallere gerçekten ötede bir anlam ve değer vermek alışkanlığım beni öteden beri tatsız kırgınlıklara, acı bezginliklere sürüklemişti. Bu defa da böyle olacağını nasıl bilemedim! Belki de bilmek, anlamak istemedim. Sf:68

Taylan Köken 

29 Kasım 2013 Cuma

lord arthur savile'nin suçu...

OSCAR WILDE
LORD ARTHUR SAVILE’İN SUÇU / ÖYKÜ / BORDO-SİYAH / 2004 / 119 sayfa

Oscar Wilde’ın üç uzun öyküden oluşan hikaye kitabı. Çeviri Sevil Cerit tarafından yapılmıştır.
Birinci öykü Lord Arthur Sevile’in Suçu öyküsü için aldığımız notlar şöyledir: Hayal ettiklerimiz, yaşamımızla ne kadar çakışırsa o kadar mutlu oluruz. Hislerimiz değil, olmuş olanın yaratmış olduğu duygular insanı mutlu eder…
İkinci öykü Canterville Hortlağı öyküsü için aldığımız notlar ise şöyledir: Perili bir eve taşınan diplomat ve ailesinin hayaletle birlikte yaşaması. Evin küçük kızı, perinin yüzyıllarca süren ızdırabını sonlandırıp, öbür dünyaya huzur içinde gitmesine yardım eder…
Üçüncü öykü Model Milyoner öyküsü için aldığımız not şöyledir: Gördüklerinin yarısına, işittiklerinin tamamına inanma demişler. Bu öykü tam da bu ana fikri vermektedir.
Kitaptan kısa birkaç not aktaralım:
Eğer bir kadın hatalarını çekici yapmazsa, o gerçek bir kadın sayılmaz. sf:12
*
Bir evliliğin en mükemmel temeli yanlış anlamadır. Sf:13
*
Bizler görünmez bir güç tarafından hareket ettirilen satranç taşlarından, çömlekçinin keyfine göre şeref veya utanç dolu bir hayat için biçimlendirdiği kaplardan başak bir şey değil miydik? Sf:17-18
*
Erkek ve kadınların çoğu yeterli olmadıkları rolleri oynamaya zorlanırlar. Dünya bir sahnedir, ama rol dağıtımı iyi yapılmamıştır. Sf:18
*
Kadınlar sevilmek içindir, anlaşılmak için değil. Sf:102

Taylan Köken 

16 Kasım 2013 Cumartesi

on bir futbol öyküsü...

CAMILO JOSE CELA
ON BİR FUTBOL ÖYKÜSÜ / ÖYKÜ / CAN / 1994 /92 sayfa

1989 Nobel Ödülü sahibi İspanyol yazar Cervantes’den sonra İspanya’nın yetiştirmiş olduğu en önemli yazın adamı olarak anılmaktadır. 100’ü geçkin kitap yayınlayan yazarın futbol hakkında yayınlamış olduğu onbir öyküden oluşan bir kitap.
Kitaptan almış olduğumuz alıntılar şöyledir:
Gerçekten genç olan kişi ömür boyu genç kalır. Picasso sf:11
*
Serbest mübadele kuramsal bir ilke değil, bir uzlaşmadır. Disraeli sf:15
*
Bilinen tüm zengin olma yöntemleri arasında en hızlı olanı ticarettir. Panchatantra sf:21
*
Benim için gözüpek olan
Başka erdemler de sahiptir,
Çünkü cesaret ruha vergidir
Çeviklik de vücuda. Sf:22
*
Bu öyküden sonra kimse bana hayvanların akıllı olmadıklarını söylemesin! La Fontaine sf:27
*
Serseriler talih getiren zara Tarafé ya da Juan Tarafé derler. Zarlarda yapılacak en iyi şey, bilindiği gibi, zar atmamak ( ve böylece bir başka kötülükten sakınmaktır) sf:35
*
Çok mektup yazmak, az mektup yazmak kadar kaybettirir. Cervantes sf:49
*
Gerçeğe çok aşığım, ama kurban olmaya asla. Voltaire sf:69
*
Bilgeler ölürler, ancak aptallar geberirler. Baltasar Gracian sf:77
*
Ölüm yaşlıları evlerinin kapısında bekler. Gençleriyse pusuda. San Bernardo sf:83

Taylan Köken

7 Mayıs 2013 Salı

alleben öyküleri...


ÜLKÜ TAMER
ALLEBEN ÖYKÜLERİ / ÖYKÜ / YKY / 2002 / 58 sayfa

Alleben Deresi Gaziantep’in içinden geçmektedir. Tıpkı bu dere gibi Ülkü Tamer’in Sitti Zeynep, Çete İsmail, Şekerci Asım ve Macı Hüseyin’i Gaziantep’in bağrından çok iyi bir kurguyla bu kitapta bize ulaşmıştır.
Ülkü Tamer keşke başka kişileri de katarak, o naif diliyle bize aktarsaydı. Kitap çok kısa ama dopdolu ve Gaziantep’in dilini, folklorunu çok güzel aktarmaktadır.
Kitaptan not aktarmayacağım. Okunmasına inandığım bir kitap.   
  
Taylan Köken

6 Mayıs 2013 Pazartesi

ay gözetleme komitesi...


MAHİR ÖZTAŞ
AY GÖZETLEME KOMİTESİ / ÖYKÜ / YKY / 2002 / 141 sayfa

Ay Gözetleme Komitesi ilk olarak 1987 yılında Çizgi Yayınları tarafından basılmıştır. 1988 yılında Sait Faik Hikaye Armağanını kazanmıştır. Mahir Öztaş’ın ilk düzyazı edebiyat ürünüdür. Öyküleri Balkonda, Ay Gözetleme Komitesi, Bütün Saatlerde Gün Batımı, Geçen Yaz Hüzünle, La Machine Infernale ve Yolun Vahşi Kıyısı adlarından oluşmaktadır.
Kitaptan notlarla devam edelim:
Balkonda öyküsünde iki edebiyat adamının yazın üzerine konuşması. Opera kavramını irdeleyen bir öykü.
Ay Gözetleme Komitesi öyküsünde Ramazan ayının doğru başlamasını tespit için bazı ülkelerde kurulan ve din ulemalarından oluşan komitedir. Din’in, İslam’ın, Çöl’ün yaşamımızı, evlerimizi nasıl etkilediğine dair bir hikaye…
Bütün Saatlerde Gün Batımı öyküsünde iki arkadaş –biri genç yazar- yaşlı bir yazarı ziyaret ederler. Yaşlı, münzevi yazar onlara gezilerinin hikayesini anlatır. Aslında oralara hiç gitmemiştir. Gezi, yolculuk, zaman ve yazarlık üzerine bir öykü…
Geçen Yaz Hüzünle öyküsünde yazar ve arkadaşı, kadınlar ile ilişki üzerine tartışır. Yazar geride bırakılmış bir yaz mevsiminden yaşananlardan örnekler vererek konuyu açar.
Yolun Vahşi Kıyısı öyküsü kitabın hem en uzun öyküsü, hem de şah öyküsüdür. Naz bir genç kadındır. Onun ilk sevgilisi Mete ve sonra hayatına giren ikinci erkek Taner. Yazar tüm ilişkilerin şahidi, hakimi ve kaçkını… Naz’a olan tutkusu; ona ulaşmaya çalışan başka bir erkeğin çırpınışı…

Her şey anımsadığımız kadarıyla var sf:19
*
“Seni tanıdıktan sonra kendimi yolun vahşi kıyısında buluyorum. Her türlü değerin, alçalmanın, ölümün ve aşkın iç içe girdiği bir kıyıda. Ne öyküden vazgeçebiliyorum, ne de senden. Yazdıkça seni yitiriyorum, daha çok özlüyor ve sonsuza dek görememek düşüncesinden ürküyorum. Seni sevdiğimi söylemek istiyorum, bu denli yalın, sözlerden bıktım, ama ya düşlerde olduğu gibi sesim hiç çıkmıyor ya da haykırıyorum yazının o dilsiz yüreğiyle, sesim yolun vahşi kıyısının o cehennemi gürültüsü içinde kaynayıp gidiyor.” Sf:73
*
Bir kadının arzu ve düşlerinin sınırlarını kim bilebilir? Bu sınırları sözcüklerle anlatmaya çalışmak sonuçsuz bir çaba. Erkekler bir kadının düşleminde doğup ölen tanrılar gibidir. Sf:130
*
Tuhaf olan, geçmişle ilgili anımsadıklarım, neredeyse bir tek bu yazıyla sınırlı, onun dışında her şey neredeyse belleğimden silinip gitmiş. Sf:133
         
Taylan Köken

18 Mart 2013 Pazartesi

bir gemide...


FERİT EDGÜ
BİR GEMİDE / ÖYKÜ / YKY / 1997 / 80 sayfa

Bir Gemide 1978 yılında Ada Yayınlarında basılır. 1979 yılı Sait Faik Hikaye Armağanını kazanır. Kitaptaki öykülerin Ferit Edgü’nün ilk yazım evresinin özelliklerini taşıması yönünden, hem de Sait Faik öykücülüğüne yakın çağrışımlar göstermesi açısından dikkat çekici. Ferid Edgü beğendiğim bir yazar. Sade, kılçıksız dili ve anlatımındaki tane tane’lik beni hep etkilemiştir.
Kitap sekiz öyküden oluşuyor. Öykülerine kısaca bakarsak;
Kaza öyküsünde otobüste mi, yoksa bir uçakta mı seyahat ettiği belli olmayan bir adamın başına gelenler var.
Kentin Üzerindeki Dayanılmaz Koku öyküsünde hassas burunlu şahıs eve, kente bulaşmış olan pis kokuları algılayan, bu kokudan –kokuşmuşluktan- rahatsız olan tek kişidir.
Bir Gemide öyküsünde hangi limana, ne zaman varacağını bilmeyen, içindeki yolcuların ne yaşadığını bilmediği, belki hiçbir yere varılmayacak bir yolculuk… Tıpkı yaşamımız gibi ve bu yaşamda bize yön verenlerin ne yaptığını bilmemesi gibi…
Kanca öyküsünde geçmişimizde, en arkada, en ulaşılmaz yerde bıraktığımız –sandığımız- hatalar, acılar ve anılar anlatılıyor. Herkesin bir –veya birkaç- gizi vardır…
Dönüş: Bir adadan dönüş her zaman zor olur. Bir adada hep gidecekmiş gibi yaşanır…
Seksek öyküsünde yazar tam bir Sait Faik öykücülüğü yakalamış. Toplumun içinde her şeyden sıyrılmak isteyen, önce kendi kendinden kaçan insanı anlatıyor.
Olanak-siz bir anlatı. Niçin yazıyorum sorusuna bir temrin cevap…
Melek Cici bir öykü değil. Bir senaryo, daha çok bir senaryonun öykü taslağı. Eski bir yalıda eski, yalnız bir hayat… Melek Cici bir kitap adı olacak kadar güzel, ama Bir Gemide kitabın bütünündeki hikayelerin anlamını taşıyan bir kitap adı… 

Taylan Köken

29 Ağustos 2012 Çarşamba

çalış osman çiftlik senin...

RIFAT ILGAZ
ÇALIŞ OSMAN ÇİFTLİK SENİN / ÖYKÜ / ÇINAR / 1988 / 152 sayfa

Hababam Sınıfının yaramaz öğrencisi Rıfat Ilgaz’ın Anadolu’dan derlemiş olduğu öykülerden oluşmakta kitap. Kısa kısa yazılan öyküler, anı devam ettirmeyen; aynı yaşamın sıradan, biz istesek de istemesek da devam etmesi gibi hayatın devam etmesine vurgulayan, fakat anlatmak istediğini kısaca kesen bir türde yazılmış.
Naif anlatım, yöresel diller, tanımlamalar ve genel halk tarzı etkileyici. Humor ise harika! Rıfat Ilgaz’ın tüm eserlerinde, yazdıklarında o Hababam Sınıfının bizden yaramaz çocuğunun sesini; çizgisini görürsünüz.

Kitaptan birkaç kısa notla devam edelim:

Biliyordu, bugün iki yüz binlik kredisini çekeceğini. Bunun tek kuruşu çiftliğe yatırılacak değildi. Serbest sermaye piyasasında değerlendirilecekti, her kuruşu. Sf:12
*
Çıkacaksın arkadaş! Bu heriflere eyvallah ettin mi binerler dalına! Al atını diyeceksin, satmışım tımarını! Sf:31
*
Bütün gün çay, kahve, altmışaltı, soloz! Sf:38
*
Eğer yargıç suçumu bahışlamış olsaydı, bir ömür boyu sürecek girip çıkmalara nasıl alışacaktım. Tam bir “hapishaneci” olabilmek için böyle kısa süreli antrenmanlardan geçmem gerekiyormuş demek. Sf:48
*
“Ankara’da okuyor muşsun öyle mi? Çok güzel! Ne çıkar sizin mektepten?”
“Adamına göre! Hiç bi şey çıkmazsa öğretmen çıkar.” Sf:49
*
Saat ikibuçuğa doğru Karaköy’deki yazıhanesini kapatır, Almanya’dan biçimleyip de, çuvaldızdan makara ipliğe geçirir gibi gümrükten kolayca geçirdiği Opel’ine atlardı. Sf:61
*
“Bugünlerde gazete falan okuduğum yok. Neme lazım…” sf:78
*
Bokun adını, badi sabâ koymuşlar… sf:100
*
Varlıkta da mı açlık çekeceğim be!... Ben açken, kimse çare düşünmemişti açlığıma benim! Param varken de kimse karışmasın, yediğime! Sf:110
*
Markopaşa’nın bütün işlerinin üzerimde olduğu günlerdeydi. Yazılarımı, yazdım, dizdirdim, sayfalarını bağlatıp verdim baskıya. Genel dağıtıcıya teslim ettiğim zaman sabah olmuştu. Osmanbey matbaasının en karışık günleriydi. İşinin başında durmayan, iş alamıyordu basımevinden. Sf:117
*
“Aman Suzan’cığım, ne yılışık şey o herif! Senin yanında sürtünür de sürtünür. Erkek dediğin biraz ağırbaşlı olmalı canım! Sf:120
*
“Türk’üm. Türk olmasına Türküm ama, bizde gazeteci diye bir şey olmadığı gibi, gazete diye de bir şey yoktur. Sf:129           

Taylan Köken

22 Temmuz 2012 Pazar

leyal-i ıztırab...

AHMET RASİM
LEYÂL-İ IZTIRÂB / ÖYKÜ / BORDO-SİYAH / 2004 / 74 sayfa


Ahmet Rasim (1864-1932) devrini en iyi yansıtan yazarlardan biridir. Edebiyatımızın baş köşelerinden birini de ona vermeliyiz.

1883 yılında Darüşşafaka’yı birincilikle bitirdikten sonra, topu topu 15 aylık memuriyetten ayrılarak kendini tamamen yazarlığa veren Ahmet Rasim’in çeşitli gazetelerde yayınladığı uzun öyküleri onun ünlenmesini sağlamıştır. Özellikle İstanbul’u ayrıntılı anlattığı yazılar dönemi günümüze getiren birer fotoğraf niteliğindedir.

Leyâl-i Iztırâb yani Acı Dolu Geceler’i günümüz Türkçesine çeviren ve kitabı yayına hazırlayan Zeki Çakılalan’dır.

 

Bu uzun öykü ilk olarak 1891 yılında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilmiştir. Gülistan ve Şevket adındaki iki gencin dönemin katı ahlak koşullarında tanışması ve başlarına gelen ilginç bir olayın sonuçlarını aktaran ve yazarca analizi yapılan ilk dönem eserlerindendir.   

Kitaptan birkaç kısa not aktaralım;


Felsefe manevi hastalıkları tedavi etmekle görevlidir. Her manevi hastalığın da, etki ya da duygu denen bir yayılma aracı vardır. felsefenin amacı da, manevi hastalıkları doğuracak etkileri gidermektir. 
Sf: 25

*

Gülmek ağlamakla anlamdaşmış. Sf:31

*

Gelecekle ilgili emellerini düşünüyor. Gelecek, heveslerle değil, sağduyu ile düşünülür. Heveslerin ne geçmişi, ne geleceği vardır. Sağduyu, iffet, insana şimdiyi düşündürür. Sf:41

*

Bencillik insanın ikinci doğasıdır; bencil olmayan, hayatın tadını bilemez. Sf:58


Taylan Köken

15 Temmuz 2012 Pazar

rüzgar geri getirirse...

MEHMET ZAMAN SAÇLIOĞLU
RÜZGAR GERİ GETİRİRSE / ÖYKÜ / İŞ B.Y. / 2002 / 136 sayfa

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun tüm kitaplarını tavsiye edebilirim. Az ama öz yazan bir yazar. Kitabın alt başlığı “eşikli öyküler”…
Kitabın son öyküsü olan “Topaç” ile yazar 1998 yılı Milliyet Haldun Taner Öykü ödülünü almıştır. Çok güzel bir öykü. Çocukluktan çıkışın hikayesini, ergenliğin başını bir imge ile aktaran gerçek bir baş yapıt…

Kitaptan birkaç kısa alıntı yapalım:

Şair Baba şiiri burada buluyormuş. O yüzden ben buraya şiirin evi diyorum.  Sf:20
*
Bir cinayeti önlemek hem kurbanı, hem katili kurtarmaz mı? Sf:23
*
Aynı suda iki kez yıkandım böylelikle. Çocukluğumun suyunda. Korkumun, umudumun, heyecanımın suyunda… sf:55
*
O zaman balıkların kuş, kuşların balık olduğunu; suyun hava, havanın su olduğunu; ışığın karanlık, karanlığın ışık olduğunu; ölümün yaşam, yaşamın ölüm olduğunu anladım. Sf:121-122

Taylan Köken

14 Temmuz 2012 Cumartesi

yeditepe öyküleri...

ABİDİN DİNO
YEDİTEPE ÖYKÜLERİ / ÖYKÜ / İŞ B.Y. / 2002 / 107 sayfa

Abidin Dino’nun yıllarca önce yayınlanmış olduğu beş öyküden ve yayınlanmamış üç kısa film senaryodan oluşan bir kitap. Abidin Dino’nun dili Yaşar Kemal’in diline çok yakın. Genç yaşta kendini ressam olarak niteleyen ve kabul ettiren Abidin Dino’nun dili çok temiz.

Ferit Edgü’nün önsözü kitabın başka bir sürprizi.

Taylan Köken