tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2025 Pazar

türkleşmek islamlaşmak muâsırlaşmak...

 

ZİYA GÖKALP

TÜRKLEŞMEK İSLAMLAŞMAK MUASIRLAŞMAK / ARAŞTIRMA / BORDO-SİYAH / 2004 / 109 sayfa

 

Ziya Gökalp’ın toplumbilim üzerine yazmış olduğu üç araştırma kitabından sonra kaleme aldığı inceleme kitabıdır. 1918 yılında yayınlanan kitaptaki düşünceleri, 1923 yılında yayınladığı –meşhur eseri- Türkçülüğün Esasları kitabından farklılık arzetmektedir.

 

20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti dağılıp, son günlerini yaşarken, toplumun ileri(ci) kısımları, Batılı değer yargılarını kabullenmiş ve benimsemiş görünmektedir. Özümseme meselesi bu satırları konusu değildir. İslamcılar/ümmetçiler ise Ulusçu düşünceleri kökten reddetmektedirler. Türkler/Türkçüler ise yeniden var olmanın tek koşulu olarak Ulusal Devlet olmanın tek koşul olduğunu savunmaktadır.

 

Ziya Gökalp, -halen birbiriyle kanlı bıçaklı olan- bu görüşlerin çağdaşlaşma için bir araya geleceğini savunan çalışmasını kaleme almıştır. 1923 yılına geldiği zaman yazar Türkçülüğün Esasları kitabında tek çıkar yolun, “Türk” kavramı üzerinde dil, eğitim ve siyasi birliğin sağlanarak Ulus Devletin ancak bu şekilde var olacağını savunmuştur.

 

Gökalp, önce Üç Düşünce Akımı bölümünde kitabın başlığında yer alan; Türkçülük, İslam ve Çağdaşlaşma kavramını basit bir dille açıklıyor. [Bu arada kitabın tamamı, çok sade, kısa cümlelerle, konuşur gibi kaleme alınmıştır.]

Dil başlığında, Ulusçuluk, Ümmetçilik ve Çağdaşçılık akımları artık dil bütünlüğünün önemini kavramıştır demektedir.

Gelenek ve Kural bölümünde ise Osmanlı’nın kurumlarında bir bütünlük olmadığı ifade etmektedir.

Gelişmeden doğan kurumlarımızın tarihsel bağlantılarını sağlayarak canlı gelenekler durumuna getireceğimize, bunları bir yana atarak her ülkeden “tarih”siz, “gelenek”siz kurallar biçiminde kurumlar almışız.

İngilizler kuralsız bir ulustur; ama tarihsel bağlantılar, gelişme bakımından bilinen gelenekler, en çok İngilizlerde görülür. İngilizleri geliştiren, gelenikçiliktir.

Biz Türkler kuralcı, ama geleneksiz bir ulusuz. s.41.

 

Kültür Topluluğu, Uygarlık Topluluğu bölümünde, konu toplumbilimsel açıdan incelenirken, Fransız bilim insanlarından örnekler vererek tartışılmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki tüm bu fikirler yazıldığı dönemin tartışmaları ve bilimsel çalışmalarıyla değerlendirilmelidir.

 

Biz Türkler, çağdaş uygarlığın akıl ve bilimiyle donanmış olduğumuz halde bir “Türk-İslam” kültürü yaratmaya çalışmalıyız. s.55.

  

Ziya Gökalp, 100 yıl önce bunları yazarken, günümüzün erklerinin Abdülhamid’in eteğinde dolaşmaları ne kadar ironiktir.

 

Gökalp, Türklüğün Başına Gelenler bölümünde, Osmanlı’nın kurucusu olan Türklerin, devlet büyüdükçe nasıl itildiğini, hor görüldüğünü, yok farz edildiğini belirtirken, dilimize yerleşen Türklükle ilgili hakaret cümlelerinden bazılarını sıralar. Osmanlı içinde filizlenen birçok ulusalcı akımların dayandığı en büyük düşünce ve akımların ortak noktası; Türk düşmanlığıdır. Kim kendi milliyetçiliğini övüyorsa, önceliğine Türkleri almakta ve onları hor görerek işe başlamaktadır. İstanbul, Saray sanki Türk değildir…

 

Türk asıllı olan birçok genç Arnavutlukla, Araplıkla ya da Kürtlükle övünüyorlardı. Türklükle övünen tek bir kişi yoktu. “Türk” sözcüğünü ayıplı sıfatlar gibi kimse üzerine almıyordu. “Türk” Doğu Anadolu’da “Kızılbaş”; İstanbul’da “kaba ve köylü” anlamlarına geliyordu… s.60  

 

Ziya Gökalp, bir ülkenin kurucusu olan milletin, o ülkenin diğer tüm unsurları tarafından dışlanarak, hakarete uğramasının, dünyada hiçbir ülkede örneğinin bulunmadığını belirtirken, çözümü; Çağdaş bir İslam Türklüğü(s.66) olarak belirtmesi ilginçtir…

 

Eğitim bölümünde İslami eğitimin çağdaş olabileceğini tüm iyimserliği ile düşünmekte ve savunmaktadır…

 

Ülkü bölümünde ise yazar, ulusal bir kimlik olarak konuya bakmaktadır. Bir ulusun ülküsü zor günde ortaya çıkar, gerektiğinde o toplumun kurtarıcısı olur.

 

Bir ulus tehlikede kaldığı zaman, onu bireyler kurtaramaz; ulus, kendi kendisinin kurtarıcısı olur. s.77         

 

Türk Ulusu ve Türan bölümünde Gökalp;

 

Türan, Türklerin tümünü içine alan ve Türk olmayanları dışta bırakan ülküsel yurttur. Türan, Türklerin oturduğu, Türkçe’nin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır. s.90

Kitap, Ulus ve Yurt, Ulus Ülküsü, Ulusallık ve İslamlık bölümleriyle devam eder.

Yazarın Ulusallık ve Ümmetçiliği aynı potada eritmeye çalışması ise; 100 yıldır konuyu tartışan, tartışa tartışa suyunu çıkaran ve bir adım ileri gitmediği gibi, ne ümmet ne de ulus ol(a)mayan, her kurumu, her siyasi ile emperyalizmin emrinde olan bir devlet olabileceğini öngörememiştir. Bu düşüncelerin halen savunulması ise bizim başımıza özellikle musallat edilen sözde düşünce akımlarıdır.

 

Oysa Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ithaf edilen basit bir söz uygulanabilseydi, bu canım ülkem halen muasırlaşmak için çaba göstermezdi: Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin…

 

Taylan Köken

1 Eylül 2025 Pazartesi

abdülhamit devrinde sansür...

 

CEVDET KUDRET

ABDÜLHAMİT DEVRİNDE SANSÜR / ARAŞTIRMA / MİLLİYET / 1977 / 128 sayfa

 

Cevdet Kudret, Türk Yazını üzerine değerli bir külliyat oluşturacak kadar eser üretmiş, çalışkan bir yazarımızdır. Bu kadar edebiyat üzerine düşünüp, yazınca elbet konu bir gün sansüre gelecekti. Üstat bu konuyu da ıskalamamış ve özellikle kitabın sonuna eklediği Basın Nizamnameleri bu çalışmasını hayli kıymetli hale getirmektedir.

 

Cevdet Kudret, sansür konusuna şu cümleyle giriş yapar: “Türkiye’de basın üzerinde baskı ve sansür denince akla hemen Abdülhamit devri gelir” s.5

Sultanı sevenler ise 33 yıllık istibdat döneminde hemen hemen her il merkezinde basın şubesinin kurulduğunu, kitap, gazete ve dergi yayınlarında azalma değil çok fazla artış olduğunu dile getirirler. Dönemin edebiyat üreten, yani siyasi, ekonomik bir yazı değil, roman ve öykü yazanlar bile bu dönemde yazdıklarının yarıdan fazlası sansürden geçmediği için artık yazmaz olmuştur. Sansür kurulları işsiz kalınca görevlerine son vermesinler diye bu sefer de saraya jurnal üretmekteydiler. Bugünün Abdülhamit severleri ise jurnalciliğini; devletin bekası için bir zorunluluk olarak naif bir hoşgörü ile yaklaşmaktadır…

Sultan, 1876-1909 yılları arasındaki 33 yıllık istibdat yönetimi ile tarihe geçmiştir. Oysa bu dönemden önce, Osmanlı Yönetimi sansür konusunda çok yol kat etmiştir. Abdülhamit almış olduğu sansür mirasının üzerine koyarak ilerlemiş, akla gelmeyecek yeni yöntemler ve baskılarla dozajı o kadar arttırmıştır ki tüm başarısızlığına rağmen tahtta kalmayı başarmış bir padişahtır.

 Abdülhamit tahta çıkışının dördüncü ayında yayınlanan “Kanun-i Esasi” maddelerini bahane göstererek meclisi fesih etmiş ve tüm yetkileri üzerine almıştır. Vekiller Heyeti’nin 2 Ocak 1877 günü çıkarmış olduğu kanunnamenin 6. maddesine göre:

“Askeri hükümet, gerekli görülen kişilerin gece ve gündüz evlerini aramağa; şüpheli ve sabıkalı güruhundan olup hükümetçe tutuklananları, sıkıyönetim altına alınan yerde konutları olmayan kişileri başka bir yere uzaklaştırmağa; … zihinleri karıştıracak yayın yapan gazeteleri hemen kapamağa ve her türlü cemiyetleri (toplantılar, kurullar, dernekler) yasaklamağa yetkilidir.” s.17

Baskı mekanizmasının ilk kurbanlarından biri, olacakları önceden sezen Teodor Kasap Efendi olmuştur. Gazetelerin birçoğunun övdüğü Kanun-i Esasi maddelerini eleştirmiş, İstikbal adındaki gazetesinde; “halka hak verilmez, hak alınır” düşüncesini yazdığı yazının ardından, Hayal adındaki ünlü mizah dergisindeki karikatürünün yayınlanmasından sonra üç yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir. s.17-18

Dönemin baskısına, yalnız dergi ve gazeteler maruz kalmaz. Ülkemizde basılan kitapların tetkiki yanında yabancı basından gelen kitapların ülkeye girişi de sıkı tedbirlere bağlanmıştı: Abdülhamit Döneminin meşhur Matbaalar Nizamnamesi uzun süre(1888 yılına kadar) yürürlükte kalmış, kitapların denetleme işi ise “Meclis-i Maarif”ten alınıp, yine Maarif Nezareti’ne bağlı “Encümen-i Teftiş ve Muayene” kuruluna devredilerek daha sistemli bir hale getirilmiştir. Bu kurulun görevleri arasında:

“Türkiye’ye girecek yabancı basının içeriğinin sakıncalı olup olmadığının gümrük ve postahanelerdeki özel(!) memurlar tarafından kestirilemeyen kitap ve sâirenin incelenmesi” yer almaktadır. s.20

 

Abdülhamit döneminde sadece iç basın değil dış basın da sıkı sansür tedbirlerine tabiidir. Kendi hakkında yazılan övgülerin haricinde ülkenin problemlerini ortaya koyan hiçbir basılı eser piyasaya sürülemezken, yabancı basının ürettiği eserler elini kolunu sallayarak ülkemize giremezdi elbette. Basını kontrol eden müdür konumunda bulunan Hüseyin Cahit Yalçın’ın postane müdürlüklerine “gizlidir” kaydıyla göndermiş olduğu bir “emirname” genel konumuz hakkında bazı ibretlik maddeleri içermektedir.   

 

1. Postalar açıldığı zaman şüpheli görünen mektup ve paketlere el konulup hemen saraya gönderilecektir.

2. Beyoğlu ve Galata postahanelerine, mektuplarını almak üzere sık sık gelen kişilerin şekillerini saptamak yararlıdır.

4. Post-restant olarak gelen mektuplar ve başka eşya birinci derecede şüphe çekici göründüğünden, bunları alacak olanlar Türkiye uyruklu ise ve gerekirse kendilerine teslim edilmemeli.

6. Üzerlerinde özellikle durulmak üzere adları evvelce bildirilen yüksek memurlar adına gelen mektuplar ayrıcalıksız Mâbeyin’e gönderilmelidir.

7. Yabancı memleketlerden gelen yolcuların İstanbul ahalisinden ve zararlı fikir sahiplerinden bazı kişiler adına mektup, paket, kitap v.b. getirmelerine meydan verilmemek üzere iskelelerde sıkı tedbirler alınmalıdır. s.32.

 

Sadece yukarıdaki maddeler dönemin şartlarını göstermesi açısından ibret vericidir. Cevdet Kudret, kitabın ilerleyen bölümlerinde yasaklanan kelimeler ve yasaklaya yasaklaya yazarların yazacak kelime bulamamaktan artık yazmaktan vazgeçtiklerini, dönemin üretemeyen yazarlarının anıları üzerinden aktarmaktır.  

 

 Taylan Köken

6 Şubat 2024 Salı

tarih - yazıcılık üzerine...

 

İLBER ORTAYLI    

TARİH - YAZICILIK ÜZERİNE/ARAŞTIRMA/CEDİT/2009/232 sayfa

Prof. Dr. İlber Ortaylı tarih ve özellikle Osmanlı Tarihi üzerine birçok kitap yazdığı gibi tarih nasıl yazılır sorusuna cevap olarak yazmış olduğu çalışmalar da mevcuttur. Metodoloji üzerine Giriş/Kaynak niteliğinde bir kitap.

İlber hoca, Tarih nedir? Sorusuyla başlıyor kitabına ve devamla; Yunan ve Roma geleneğinde tarih yazıcılığı, Helenistik devirde tarihçilik, tarih ve sosyoloji, Türkiye’de klasik çağın algılanması, Osmanlı tarih yazıcılığının evrilmesi üzerine, Tarih üzerine mülâkat, İstanbul’un fethi ve üçüncü Roma nazariyesi, menkıbe, Türk tarihçiliğinde biyografi inşası ve biyografik malzeme sorunsalı, Cumhuriyet devri tarih yazıcılığının umumi görünümü, Genç okuyuculara -Tarih üzerine-, Türkoloji ve var olmayan bir dal: Oksidentalistik, Cevdet Paşa ve Avrupa tarihi, Osmanlı Kançılaryasında Reform: Tanzimat Devri Osmanlı Diplomatikasının bazı yönleri, Balkanlar ve Batıdan Osmanlı tarihiyle ilgili arşivler ile Rusya tarihi ve arşivleri bölümleriyle devam ediyor…

Gelelim tarih denilince en çok tartışılan konuya; Resmi Tarih’e İlber Ortaylı şu şekilde yaklaşmaktadır:

"Resmi tarih" denen yorum ve tabular dar bir bürokratik kadronun yorum ve terimi değildir. Aksine sokaktaki insanın, yönetilenin tavır ve görüşünün de yansımasıdır. Bir tür mütearife haline gelen, hatta, akide haline getirilen görüşler varsa (ki bunlar yakın tarihe değil eski dönemlere de ait olabilir; ama her zaman ve her yerde yakın tarihte daha çoktur.) bürokrasinin ceberrut yönetiminden çok, vatandaşın bağnazlığına, inatçılığına veya kutsallık anlayışına da bağlıdır. Bu nedenle yakın tarihçi kendisi de bu atmosferin dışına çıkamaz; şayet mutedil bir üslupla tezini savunmazsa gayri ilmi ve hatta ahlak ve şecaat düşkünü bir kalem olarak damgalanır; çok kimse tarafından beğenilen bir yazarın çok da muarızı olabilir,

ama vesikanın gerçeğine bağlı kalana da o nisbette çok itibar edilir. İyi yakın tarihçi eksiksiz tasvir yapandır; bu tasviri şerhle yorumlamaktan çok, seçtiği olayları yan yana getirerek mizansenini (sahneye koyuculuğunu) gürültüsüzce tamamlayan yazar da tutunur. s.143-144.

 Taylan Köken

14 Ocak 2021 Perşembe

eski yunan...

 

THOMAS R. MARTIN     

ESKİ YUNAN / TARİH / SAY / 2012 / 407 sayfa

Martin’in kitabı, Eski Yunan tarihini Yunan’ın Avrupa’nın tarihöncesindeki yerinden Büyük İskender’in MÖ.323 yılındaki ölümüyle başlayıp Roma Dönemine kadar geçen süreci incelemektedir. Eski Yunan tarih yazımında kullanılan çan eğrisi yöntemini benimsemiştir anlatıcı. Başlangıç ve bitişten ziyade öykünün ortası ağırlık merkezine daha fazla yer almaktadır. Bu yüzden Yunan kent-devletinin MÖ7. yüzyıldan MÖ 4. yüzyıla kadar olan bölümü kitabın ana konusudur. Günümüze ulaşan antik dönem verilerine gör Klasik Dönem (MÖ 500-MÖ 323) Atina’sı kitapta kayda değer yer tutmaktadır.

Thomas R. Martin Amerikalı olup, Yunan ve Roma tarihi konularında uzmanlaşmıştır. Helenizm ve Roma İmparatorluğu üzerin dersler veren yazarın, kitabın çevirisi Ümit Hüsrev Yolsal tarafından yapılmıştır. Kitabın orijinali Yale Üniversitesi tarafından 1996 yılında yayınlanmıştır.

            Taylan Köken

9 Ocak 2021 Cumartesi

ayvalık...

 

SERAP TAŞDEMİR

AYVALIK / ARAŞTIRMA / A-KİTAP / 2020 / 215 sayfa

Prof. Dr. Serap Taşdemir hocamızı Ayvalık’a yapmış olduğu bir ziyarette tanımıştım. Rahmetli Cihat Teker ile daha önce tanışıklığı olması sebebiyle bir araya geldik ve her bir araya geldiğimizde de ortak konumuz her zaman Ayvalık olmuştur. Serap Hocamız gerçek bir Ayvalık sevdalısıdır. Yazlarında, çok kısa zamanlarda veya seminerlerde ziyaret ettiği Ayvalık’ı araştırmaktan, yazmaktan ve tanıtmaktan vazgeçmedi.

Bu yüzden Serap Hocamızın yeni kitabı yine Ayvalık üzerine oldu. Bugüne kadar değişik dergilerde yayınlamış olduğu değerli makalelerle, Ayvalık'ın 1923-1950 yılları arasında tek parti dönemini, resmi kurumlar, dernekler, uygulamalar ve önemli olayları bizlere aktarmıştı. Bu çalışmalara internet ortamında PDF dosyası olarak rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Bu araştırmaların toplamının yer aldığı bir kitabı hocamızdan beklerken o bize bir sürpriz yapıp Osmanlı Dönemi Ayvalık'ı hakkında güzel bir çalışma çıkarmış oldu. Temmuz Ayının sonunda piyasa sürülen kitabını dört ana başlıkta toplamıştır:

1.Mora İsyanına Kadar Ayvalık

2.Mora İsyanı Sonrası Ayvalık

3.Rum Hayalleri İçin Sonun Başlangıcı veya Türklerin Milli Uyanışı

4.Milli Mücadele veya Türk Süngüsünün İmzaladığı Barışa Doğru.

Kitabı edinir edinmez okudum. Benim gibi tarih ve Ayvalık meraklıları için gayet akıcı bir dille yazılmış kitap. Akademik olarak da Ayvalık Tarihi hakkında şimdiye kadar yazılan diğer kitaplardan farklı bir yöntem izlenilmiş ve neredeyse tüm konular detaylı kaynakçalar üzerinden aktarılmış. Bu bakımdan kitabın kurgusunu ve özellikle siyasi ve iktisadi analizlerini çok başarılı bulduğumu belirtmeliyim.

Prof. Dr. Serap Taşdemir'in Kutsal Ağacın Bekçilerinden AYVALIK kitabının Ayvalık’a hayırlı olması dileğiyle...

Taylan Köken

29 Aralık 2020 Salı

coğrafya...

 

STRABON

COĞRAFYA / TARİH / ARKEOLOJİ VE SANAT / 1991 / 296 sayfa

Coğrafya denilince akla ilk gelen antik dönem yazarı Amasyalı hemşerimiz, coğrafyacı ve tarihçi Strabon’dur. Tüm çağları aşarak günümüze ulaşan Geographika eseri tarih ve arkeoloji biliminde çalışan veya meraklılarının kütüphanesinde başköşede durması gereken kitaptır. On yedi kitaptan oluşan bu külliyatın ülkemizi ilgilendiren kısmı, Anadolu alt başlığıyla, sayın Prof.Dr. Adnan Pekman tarafından dilimize kazandırılmıştır. Strabon’un 12. 13. ve 14. Kitapları Anadolu coğrafyasını anlatmakta ve kitabın içeriğini oluşturmaktadır.

Strabon bilgileri, uzun yıllar yabancı kaynaklardan yararlanılarak kullanılmıştır. Bu bakımdan yetkin ellerin çevirisiyle meraklıların ilgisine sunulması çok önemlidir. Nezih Başgelen’in sahibi olduğu Arkeoloji ve Sanat Yayınlarını bu çalışmasından ötürü kutlamak gerekiyor.

Üzerinde oturmuş olduğumuz toprakların, tarih öncesi dönemden günümüze gelene dek taşımış olduğu kültürel mirasın önemini kavramak için, bu tür antik yayınlardan faydalanmak oldukça önemlidir. İnsanın varoluşuyla birlikte tarih başlar ve tüm uygarlıklar kültürel birikimlerini ve etkileşimlerini kuşaktan kuşağa aktarır. Anadolu coğrafyasının taşımış olduğu bu çok değerli mirasın bir kısmını reddederek ve/veya bir kısmına sahiplenerek bir yere varamayız. Siz sahip çıkmaz, bu mirası tanımaz iseniz, başkaları gelip sizin yerinizi alıverir.

Strabon geniş külliyatında, batıda Atlas Okyanusundan başlayıp, doğuda İndus nehri ile sonlanan bir coğrafyanın bilgisini aktarmaktadır. Eserinin önemi sadece coğrafi bilgiler vermez; ele aldığı bölgeyi aktarırken oranın tarihçesini de bize aktarır. Bu alanda günümüze kadar gelmeyen 47 ciltlik ayrı bir çalışması da vardır. MÖ.64-63 yıllarında Amaseia’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğan Strabon, imkânları sayesinde bolca geziler yapmıştır. Roma döneminde yaşayan vatandaşımızın, antik dönemi en iyi yansıtan eserlerden birini kaleme almış olması ve bu eserin günümüze dek ulaşması sanırım en büyük şansımız.           

Taylan Köken

27 Aralık 2020 Pazar

assos...

 

NURETTİN ARSLAN-BEATE BÖHLENDORF ARSLAN

ASSOS / ARKEOLOJİ / HOMER / 2010 / 180 sayfa

Assos, Kuzey Ege tarihindeki en önemli kentlerden biridir. Edremit körfezine bakan stratejik konumu, bölgede bulunan madenlerin varlığı ve felsefeye vermiş olduğu önem sebebiyle tarihteki yerini almış bir kenttir.

Biga yarımadasının güneyinde, antik Troas bölgesinin ucunda yer alan bu kent, Truva’dan sonra bölgenin ikincil önemdeki en büyük kentidir. Behram köyünün yanında, doğal güzellikleri, eski kalıntıları, taş evleri ve Midilli’yi gözleyen nefis deniz manzarasıyla ziyaretçilerini memnun eden bir turizm alanıdır.

Assos’ta 1881-1883 yıllarında Amerikan Arkeoloji Enstitüsü tarafından başlatılan kazılar, 1981-2005 yılları arasında Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu başkanlığında devam etmiş ve 2006 yılında kitabın yazarı tarafından kazılar devir alınarak günümüze dek devam etmiştir.

Prof.Dr. Nurettin Arslan’ın kazıları, İÇDAŞ’ın desteğiyle yılın on iki ayında devam eden kazılar statüsünde geçmektedir. Bir yıla yayılan kazılarda öncelikli hedef gelen ziyaretçilerin bütün şehri dolaşmasını sağlayan yolların tamamlanmasıdır. Önce bu sağlanırsa hem daha çok ziyaretçi hem de kazılara gelip gidişler daha organize bir hale geliyor.

Kitaba; Ulaşım ve Yakın Çevre başlığıyla giriş yapılıyor. Assos etrafındaki diğer antik yerleşimlerden bahsedilmesi bu kentin çevresiyle olan ilişkisini belirlemek açısından önemli buluyorum. Sonraki bölümler; Assos Tarihi, Antik Kalıntılar, Nekropol, Liman ve Su Kaynakları, Bizans Çağı’nda Assos, Osmanlı Dönemi Kalıntıları ve Seçilmiş Kaynakça ve Sözlük başlıklarından oluşuyor. Elinizdeki bu kitapla kentin tarihine hakim olarak gezip dolaşabilirsiniz. 

Taylan Köken

25 Aralık 2020 Cuma

küçükkuyu...

 

KARMA      

KÜÇÜKKUYU/ ARAŞTIRMA / Ç.O.M.Ü. / 2008 / 136 sayfa

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öncülüğünde, değişik disiplinlerde ilçe ilçe yapılan çalışmaların derlenip toparlandığı, önce sempozyumlar yapılarak sonra da kitabı yayınlanarak, bilim çevrelerine sunulan bu çalışmaları çok önemsiyorum.

Küçükkuyu ilçesi çalışmaları 30 Ağustos 2008 tarihinde gerçekleşen sempozyumda sunuldu ve aynı yıl elimizdeki çalışma yayınlandı. Bu çalışmada Küçükkuyu ilçesinin tarihi, arkeolojik değerleri, sosyolojisi, mübadele araştırmaları, zirai yapısı ve turizmi ile ilgili çalışmalar yer almaktadır. Çanakkale ilinin güneyinde kalan ve Balıkesir ili ile sınırı oluşturan bu ilçenin konumu, antik dönemden bugünlere devam eden tarihi açısından ilgi çekici çalışmaların yer aldığı bir kitap.   

Taylan Köken

22 Aralık 2020 Salı

bozcaada...

 

KARMA      

BOZCAADA / ARAŞTIRMA / Ç.O.M.Ü. / 2008 / 215 sayfa

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öncülüğünde, değişik disiplinlerde ilçe ilçe yapılan çalışmaların derlenip toparlandığı, önce sempozyumlar yapılarak sonra da kitabı yayınlanarak, bilim çevrelerine sunulan bu çalışmaları çok önemsiyorum.

Bozcaada ilçesi çalışmaları 25-26 Ağustos 2008 tarihlerinde gerçekleşen sempozyumda sunuldu ve aynı yıl elimizdeki çalışma yayınlandı. Bu çalışmada Küçükkuyu ilçesinin tarihi, arkeolojik değerleri, sosyolojisi, üzüm araştırmaları, zirai yapısı, halk hekimliği, coğrafi ve jeolojik yapısı, biyolojik değerlendirmesi ve turizmi ile ilgili çalışmalar yer almaktadır. Çanakkale ilinin batısında kalan, ilin Gökçeada’dan sonra ikinci büyük adası olan ilçenin konumu, antik dönemden bugünlere devam eden tarihi açısından ilgi çekici çalışmaların yer aldığı bir kitap.   

Taylan Köken

21 Aralık 2020 Pazartesi

ayvacık...


             KARMA      

AYVACIK / ARAŞTIRMA / Ç.O.M.Ü. / 2008 / 341 sayfa

 Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öncülüğünde, değişik disiplinlerde ilçe ilçe yapılan çalışmaların derlenip toparlandığı, önce sempozyumlar yapılarak sonra da kitabı yayınlanarak, bilim çevrelerine sunulan bu çalışmaları çok önemsiyorum.

Ayvacık ilçesi çalışmaları, 25-31 Ağustos 2008 tarihlerinde gerçekleşen sempozyumda sunuldu ve aynı yıl elimizdeki çalışma yayınlandı. Bu çalışmada Ayvacık ilçesinin tarihi, arkeolojik değerleri, kazıları, eğitim araştırmaları, zirai yapısı, turizmi, el sanatları ve biyolojisi ile ilgili çalışmalar yer almaktadır. Çanakkale ilinin güneyinde kalan bu ilçenin konumu, antik dönemden bugünlere devam tarihi açısından ilgi çekici çalışmaların yer aldığı bir kitap. Serinin diğer çalışmaları gibi bu kitap da bilgi açısından sizi tatmin edecektir.  

Taylan Köken 

15 Aralık 2020 Salı

anadolu'da persler...

            

            SEVGİ SARIKAYA          

ANADOLU’DA PERSLER/TARİH/ARKEOLOJİ VE SANAT/2018/579 sayfa

Sevgi Sarıkaya’nın kitabı Anadolu tarihinde çok az işlenen ve genellikle matbu bilgilerle geçilen bir dönem olarak anılmaktadır. Açıkçası bu konuda –benim gördüğüm- rastlamış olduğum en kapsamlı çalışma diyebiliriz. Sevgi hanımın kitabının tam adı Anadolu’da Persler Daskyleion Satraplığı’dır. Yazar sadece Pers dönemini aktarmaz. Bölgemize (Adramytteion Körfezi) hükmeden Daskyleion (Bandırma-Ergili Köyü) Antik Kenti merkezli bir Pers Satraplık merkezidir.

Kitabın nüvesi Sevgi Sarıkaya’nın 2015 yılında Akdeniz Üniversitesinde vermiş olduğu doktora çalışmasıdır. Dört yıllık bir çalışmayla, Pers Sistemi Perspektifinde Bir Satraplık Merkezi Daskyleion doktorasını verir. 2017 yılında Oxford Üniversitesi kütüphanesinde altı ay kadar süren çalışmalar sonrası kronoloji tamamlanmış ve kitap yayına hazır hale gelmiştir.

Klasik Dönem Anadolu’sunda Doğu ve Batı arasındaki iktidar ilişkilerini çok yönlü mercek altına almaya çalışan kitap, Pers/Akhaimenid Tarihi ve Pers eyalet sistemi üzerine detaylı bir çalışma olması amaçlanmıştır.

Bu geniş tutulmuş detaylı çalışmanın, araştırmacılar için kılavuz niteliği taşıyacağı ve kaynak kitap listelerinde yer alması gerektiğini düşünüyorum.     

Taylan Köken

9 Kasım 2020 Pazartesi

milli mücadele yıllarında balıkesir cepheleri...

ZEKERİYA ÖZDEMİR     

MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA BALIKESİR CEPHELERİ / ARAŞTIRMA / BALIKESİR BEL. YAY  / 2001 / 384 sayfa

Zekeriye Özdemir hocamız belediyelerle işbirliği yaparak, Balıkesir ve ilçeleri üzerine tarihi belgelerin ve bilgilerin toparlandığı çok güzel çalışmalar ortaya koymaktadır. Anlamlı çalışmalarına bir örnek de Kurtuluş Savaşı esnasında Balıkesir’de kurulan cepheleri araştırdığı bu kitaptır. Elimizdeki kitabın haricinde aynı döneme ilişkin başka kitaplar da yayınlamıştır. Özellikle Balıkesir’in Milli Mücadele kahramanları üzerine yayını da en az bu yapıt kadar değerli bulmaktayım.

Dönemin şartlarında işgalin en baskın olduğu dönemde binbir zorlukla basılan Karesi, Ses ve İzmir’e Doğru gazeteleri ve Balıkesir’de İzmir işgalinin ardından kurulan kongrelerde alınan kararların işlendiği Heyet-i Merkeziye Karar Defteri en önemli kaynakçalardır. Müellifin yararlandığı birçok savaş anısı, sözlü ve yazılı belgeler ve Harp Tarihi Vesikaları Dergisinin sayıları diğer kaynaklardır.

Zekeriye Özdemir hocamız aslında bu çalışmasını Yüksek Lisans Tezi olarak hazırlamıştır. Kitabın önsözünde bu tez için iki yıl yoğun emekle uğraştıktan sonra sağlığının dahi bozulduğunu belirtmektedir.

Bu kitap, Türk Ulusunun yazmış olduğu bir destanı dile getirmesi, hiçbir şeyin asla kolayca elde edilmediğini göstermesi açısından çok önemlidir. Cephede canıyla, kanıyla mücadele edenler, cephe gerisinde mücadeleye destek verenler kuşkusuz hepsi vatanımıza hizmet etmişlerdir. Bu vatan varlığını onlara borçludur. Ancak dedeleri bu mücadelenin içinde olanlar, bugün ahfadıyla gurur duyanlar asla unutmalılar ki; asıl kahramanlar bu mücadele esnasında şehit düşünler yani bedeli canıyla ödeyenlerdir… Gerçek kahramanlar onlardır…  

Taylan Köken

4 Ekim 2020 Pazar

midilli'nin işgal günlüğü - 1912

İDRİS BOSTAN      

MİDİLLİ’NİN İŞGAL GÜNLÜĞÜ -1912- /ARAŞTIRMA/KÜRE/2010/126 sayfa

 Prof. Dr. İdris Bostan hocanın, yazmış olduğu kitaplar neredeyse alanının tek tarih ve araştırma kitaplarıdır. Osmanlı Denizciliği, deniz savaşları ve adalar tarihleri üzerine çok değerli çalışmalar kaleme almıştır.

Midilli Adası 1462 yılında İstanbul’un fethinden sonra çok kısa bir çarpışmayla ele geçirilmiş ve uzun yıllar Osmanlı hâkimiyetinde kalmış, adeta Çanakkale girişinden önce Ege Denizini kollayan bir liman/kale görevini görmüştür.

1912 yılına gelindiğinde ise sürekli toprak kaybeden ve etrafındaki tüm ülkelerle uzun yıllardır savaş halinde olan, yetmezmiş gibi Batı’nın diğer büyükbaşlarıyla çarpışan bir ülke konumundadır. Osmanlı dünyanın en önemli kilit noktalarından biri olan, Anadolu’nun üzerinde oturmuş, etrafında bulunan her toprak parçasına kendi emniyeti için bir önem ve anlam yükleyerek, dönemin en büyük güç sisteminin gerektirdiği şekilde yaklaşmıştır. Ancak zaman için çıkarların niteliği değiştiğinde, güç odakları ve kontroller başkalarının eline geçtiğinde, dünyanın en büyük emperyali dahi olsanız işler sizin için hızla değişmeye başlar. İşte Midilli’nin elimizden çıkışı kısaca böyle özetlenebilir.

Midilli Adası elimizden çıkarken, toplumun en çok zarar kısmı reaya olacaktır. Devletin çoğu zaman büyük çıkarlarından haberi dahi olmayan, günlük yaşam telaşı içinde çoğu kez karın tokluğuna çalışan bu kesimin evleri yakılıp yıkılacak, diğer bir vatandaş gurubumuz olan Gayrimüslim Rum tebaa tarafından kıyıma uğrayacaktır. Kitapta işgalin uluslararası antlaşmalara ve verilen sözlere rağmen nasıl gerçekleştiği okunabilir.

Midilli Adasının Anadolu’daki kolu bacağı olan Ayvalık ile olan bağlantısı ve işgal için yapmış oldukları işbirliği ayrıca farklı okumaları gerekten tarafıdır.        

Taylan Köken

17 Eylül 2020 Perşembe

antikçağda anadolu...

ELMAR SCHWERTHEIM

ANTİKÇAĞDA ANADOLU/ARAŞTIRMA/KİTAP/2009/117 sayfa

Elmar Schwertheim’in her biri ayrı birer kitap olabilecek konuları özetleyerek vermesi takdir edilmesi gerekiyor. Hakikaten anlam kayması yapmadan, geniş alana yayılan konuları özetlemek çok zor.

1943 Almanya doğumlu E.S. tarih ve arkeoloji eğitimi almıştır. 1982 yılında ülkemize gelerek Kyzikos ve çevresinde epigrafik çalışmalar gerçekleştirdi. 1988-2008 yılları arasında üniversitede eğitim vermiş, 1990 yılından sonra Küçük Asya Araştırma Biriminin başkanlığını yürütmüştür. Troas bölgesindeki Aleksandria Troas kentindeki kazılara 1995 yılında dahil olur. 1999 yılında Tarih/Felsefe Bölümü dekanı olarak seçilir. 2004 yılına kadar bu görevini sürdürür.

E.S. antik epigrafi, antik Anadolu tarihi ve kültürü, Roma İmparatorluğu dönemi oryantal kültlere odaklanan çalışmaları vardır.

Yazar kitabında Anadolu tarihini Neolitik dönemden alıp, Bizans’ın kuruluşuna kadar getirmektedir. Meraklısına ekstra bilgi vermeyen ancak bir ders kitabı niteliğinde özetlenmiş bilgilerdir. Kısa zamanda okudum. 

Taylan Köken

27 Ağustos 2020 Perşembe

geç ortaçağ döneminde pamfilya, pisidya ve likya'nın tarihi ve coğrafyası...

BARBARA FLEMMING

GEÇ ORTAÇAĞ DÖNEMİ’NDE PAMFİLYA, PİSİDYA VE LİKYA’NIN TARİHİ VE COĞRAFYASI / ARAŞTIRMA / T.T.K. / 2018 / 246 sayfa 

Alman Barbara Fleming’in çalışmasının ön söz için verilen tarih 1963 yılı olması sebebiyle kitabın ilk yayının 1963’de yayınlandığını söylemek yanlış olmaz. Çevirmen Hüseyin Turan Bağçeci ve Prof. Dr. Abdurrahman Uzunaslan ile Prof. Dr. Mehmet Ali Çakmak kitabı inceleyerek yayına hazırlamışlardır.

Kitap altı ana başlıkla hazırlanmıştır: Anadolu Selçukluları Yönetiminde Güneybatı Anadolu, Moğollar Döneminde Güneybatı Anadolu, Beylikler Dönemi: Hamidoğulları, Teke İli, Restorasyon ve Nihai Fetih, İnceleme: Osmanlı Kaynaklarına Dair Notlar.

Yazar kitabın girişinde kitabın alanını şöyle belirlemektedir: Bu çalışma, Türkler tarafından fethedilmesinden itibaren kesin olarak Osmanlı İmparatorluğuna katılıncaya kadar Pamfilya, Pisidya ve Likya’nın antik coğrafyasının tarihini gösteren bir deneme niteliğindedir. Bu bölge için Antalya’nın kuzey kesimini yani Torosları ve arkasını da alan geniş bir sahadır. Yer yer çok zor bir coğrafyadır.

Kitapta birçok antik dönem ismi verilmektedir. Bazen bir yer için birkaç değişik isim de kullanıldığını görmekteyiz. Bol miktarda çalışma malzemesi veren bu etimolojik materyalin haricinde kitaptan bazı dikkat çekici notları aktarmak istiyorum:   

Diğer bütün kaynaklar gibi İbni Said de Türkleri haydut olarak ve hatta açıklamasında onları özellikli de Hristiyan çocuklarını çalarak köle tüccarlarına satan haydutlar olarak nitelendirilir. Sf.3

*

Sinop’un fethinden (Aralık 1214) itibaren “karanın ve her iki denizin efendisi” olarak anılan Selçuklu Sultanı… Sf.7

*

Birbirlerini gönülsüz olarak karşılıklı tanımalarına rağmen Selçuklu ve Karamanlılar arasındaki ilişkiler neredeyse devamlı düşmanca idi, bundan dolayı Selçuklu Sultanları zaten oldukça bağımsız olan çevrelerindeki beylerin bir dizisini de büyük ölçüde Selçuklu hanedanına sadık tutmuşlardır. Sf.44

*

Genel olarak, zor ulaşılabilir bölgeler, ormanlar ve dağlar Türkmenlerin yerleşim alanları olarak nitelendirilebilir. Sf.59

*

Mevlana Celaleddin Rumi (ölm. 1273), onun tarafından nakledilen hikmetli sözlerinde göçebe Türkleri genelde tamamen yıkıcı unsurlar olarak damgalayarak, tüm çağdaşları içinde en katı değerlendirmeyi yapmıştır. Bu anlamda on yıl sonra oğlu Sultan Veled, asi Türkmenlerin acımasız bir şekilde imha edilmesini istemiştir. Sf.61

*

Bir Türkmen(Tahtacılar) grubu ve bunların ve ayrıca bir başka Türkmen grubunun misafirlerine kızlarını, kadınlarını veya kız kardeşlerini bahşettiklerine dair bilgileri gibi özel bilgilere pek rastlanmamaktadır. Sf.62

*

Karamanlı birlikleri gücü hakkında El Makrizi’den bir fikir edinilebilir. 1277 yılı Mayıs ayında 20.000 atlı ve 30.000 zırhlı piyadeden bahsedilir. Sf.63

*

Germiyan Beyliğinde olduğu gibi, ya bu dervişlerin öğretilerini ve dini ilahilerini dikkatlice dinlemeyi ihmal etmişler ya da Mevlevilerin, göçebeliği küçümseme ve göçebelikten ikrah etmelerinde bir nefret unsuru olması gereken kendi Türk kökenli şeyhlerinin veya babalarının etkisi altında kalmışlardır. Sf.113

*

Kendisini sonradan zamanın mehdisi ilan eden ve son derece gayretli bir Müslüman olan Timurtaş, ilk başlarda Moğolların geleneksel düşmanları olan Karamanlılarla işbirliği de yaparak… (1314) sf.114

*

Antalya ve Kıbrıslı tüccarların ekseriyetle aradığı canlı bir ticaret trafiği oluştu. Bundan başka, Venedikliler, Cenevizliler ve Floransalılar burada Fransız bezi ticareti yaptılar ve karşılığında bal mumu, meşe palamudu, kitre ve şap satın aldılar. Şap 15 günlük bir yolculukla Kütahya’dan gelmekteydi. Sf.127

*

Antalya emirinin, Süleyman mührü denilen bir altı köşeli yıldızı(heksagram) amblem olarak kendi bayrağında kullanmıştır. Sf.139

*

Beş köşeli yıldız (pentagram) ve altı köşeli yıldız (heksagram), Doğu Akdeniz ülkelerinde eskiden beri, bilhassa Kıptiler ve Yahudiler aracılığıyla erken dönemde İslam’a giriş imkanı bulmuştur. Küçük Asya’daki Müslüman Türklerde de altı köşeli yıldız ve Süleyman’ın mührü oldukça yaygındır. Sf.140

Taylan Köken

29 Eylül 2015 Salı

izmir 1922...

MURAT KÖYLÜ
İZMİR 1922 / ARAŞTIRMA / KRİPTO KİTAPLAR / 2010 / 160 sayfa

Kitabın tam adı “Küllerinden Doğan Şehir İzmir 1922”dir. Kitabın konusu ise İzmir İşgalinin bittiği günlerde kenti kimin yakıp yıktığıdır.
Sonucu en baştan belirtelim: Yazar resmi tarihimizde anıldığı gibi Yunan askerlerinin İzmir’i terk ederken bir yangın çıkarmaları ve rüzgarın da etkisiyle İzmir’in baştan aşağı yanarak büyük tahribata uğramasıdır… Sayın Köylü bu gerçeği belgeleriyle ortaya koymakta ve belgelerin orijinallerini kitabın sonuna eklemektedir.
Bilinen gerçeklerin aksine Batı hem suçludur hem de (muhtemelen tazminattan kaçmak için) şehri Türkler yaktı yalanını ortaya atmışlar ve günümüze kadar aslı astarı olmayan belgelerle bu tezlerini savunmuşlardır. Türkiye yöneticileri uyanık olmak zorundadır. Kıbrıs konusunda da, Ermeni meselesinde de benzeri tavırları sergileyenlere karşı tezlerini ortaya koymak ve haklı olduğu(!) yönleri savunmak zorundadır. İşte Türklerin tarihi tezini ortaya koyması açısından harika bir çalışmadır bu.
Kitaba dönersek konu “İşgale giden yolda, Yunanistan” başlığı ile başlamaktadır.
1821 Yunan isyanı ile başlayan olaylar, 1829’da bağımsız Yunanistan’ın kurulmasıyla sonlanacaktır. Bu isyanın fikir babalarının hayali geniştir ve Anadolu Rumlarını organize ederek topraklarını büyütme sevdasındadırlar. Yunanistan, Müttefik Devletlerinin de desteğiyle, 1910 yılında Venizelos’un iktidarı ele geçirmesiyle yönünü Anadolu’ya ve Ege Adalarına çevirecektir. İlk hedef ise İzmir’dir.
Sonraki bölüm “Yunan İşgali ve Nedenleri”ni irdelemektedir.
Sürekli olarak işgali haklı çıkarmak için, işgal öncesi ve sonrası İzmir’in Rumlara ve Ermenilere ait olduğuna yönelik propaganda yapılmaktaydı. Tüm bunlara rağmen olayları izleyen yabancıların kayıtlarında ve resmi Osmanlı kayıtlarına göre İzmir’de Rumlar azınlıktır. Rumlara göre ise kentin çoğunluğu Rum’dur. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkan Yunan ordusu sözde Rumların can ve mal güvenliğini korumak amacıyla önlerine çıkan her Türkü katletmekten çekinmediler. Oysa Osmanlı’nın emriyle elleri kolları bağlı Türk askerleri geri çekilmiş, şehri Yunan askerlerine direnmeden teslim etmişlerdi. Yapılan tespitlere göre ilk 48 saatte 2.000’den fazla Türk katledilmiştir. Mezalim ve katliamlar işgal boyunca devam etmiştir.
Sadrazam vekili Mustafa Sabri’nin Paris’te yapılan toplantıda Yunan mezaliminin araştırılması için bir komisyon kurulmasını rica eder. Bu başvuru üzerine İngiliz, Fransız, Amerikan ve İtalyan temsilcileri tarafından kurulan komisyonun raporu kitaptadır. Yapılan mezalimin (ki bu ülkelerin hepsi ülkemizi işgal eden ülkelerdir) boyutları tüm gerçekleri ortaya koymaktadır…
Kitabın bu bölümünün başlığı ise: “Yangın Gerçeği: Yangın, Sakarya’da Başladı” adını taşır.
Yunan ordusu için İzmir Anadolu’nun kapısıdır. Türkler için ise Batı’ya Akdeniz’e açılan bir merkez, tarihi stratejik önemini bir yana bırakırsak, Kurtuluş Savaşı’nın son noktasıdır. Bu kapıdan yabancı güçleri denize dökmüş ve savaş sona ermiştir…
Basit bir mantıkla bile düşününce Türklerin bu şehri yakmasının bir amacının olamayacağını düşünüyorum. Çünkü, şehir zaten bizim ve ele geçirmişiz, zaten uzun yıllardır da bizimdi, neden yakalım ki… Ama Yunan Ordusunun oluşturmuş olduğu bir imha birliğinin kayıtları var. Bunu biliyoruz. Bir de yalnız İzmir’i yakmadılar ki: Kaçarken, geri dönerlerken bu birlik birçok şehrimizi aynı şekilde ateşe verdi… Bu bilgilerin hepsi kayıtlarda mevcut. Neden İzmir’i bizim yaktığımızı iddia ediyorlar. Çünkü, onlar suç bastırıyorlar. Muhtemelen tazminat ödememek için bu savları ortaya atmışlardır. İşgal sırasına yapmış oldukları mezalim müttefikler tarafından bile raporlara yansımışken kim inanırdı onlara? Ama Batı istediği gerçeği kabul eder, istemediğini inkâr eder. Bu durum bugün bile böyledir…
Sonraki bölüm, “İşgalin Son Günleri: İzmir” adını taşımakta olayların gelişimi ayrıntılarıyla aktarılmaktadır.
Bu bölümde Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok’un anılarından aktarılan bir diyalog hayli ilginçtir. İngiliz Donanması Komutanı Amiral Sir Hanry Lamb İzmir’e girince Mustafa Kemal’in ziyaretine gelir. Yukarıdan bakan bir edası vardır. Atatürk’e Rumlarla ilgili telkinler bulunacak ve Ata vermiş olduğu cevaplarla Amirali aldan ala, mordan mora sokacaktır. Bu kısa bölümde anlatılanlarla onun ne kadar büyük bir adam olduğu bir kez daha teyit edilmektedir…
Murat Köylü karşı iddiaları da kitabına alacaktır: “Karşı İddialar: İzmir’i Türkler Yaktı”.
Bu konudaki tezleri, hatta günümüzde gazetecilik yapan ve bu ülkenin ekmeğini yiyip, aynı zihniyetle arkadan vurmaya devam eden, sözde bilimsel şahsiyetler de savunmaktadır. Bu savunmaları ve iddiaları Sayın Köylü derli toplu cevaplarıyla susturmaktadır. Ama Batı ve işbirlikçileri susmaz! Yaşasın dezenformasyon!
Sonraki bölüm bu iddialara cevap niteliğindedir: “Tarihi Gerçekler: Belge ve Tanıklıklarla İzmir Yangını.”
Bu bölümde yazar yine belgeler üzerinden yola çıkmaktadır. Yabancı kaynakları çok iyi kullanmıştır. Bizim belgelerimiz sanki belge değilmiş gibi. Ama yazarın yöntemi akıllıcadır. Gözden uzak tutulan ve kasıtlı bir biçimde ele alınmayan belgeleri ortaya koyarak konuyu çözümlemektedir.
Sonraki bölüm ise kitabın başlığında da anılan bir rapordur. Raporun orijinali de kitabın sonuna eklenmektedir. Başlık şöyledir: “Mösyö Grescovich, İzmir Sigortaları ve İtfaiyesi Komutanı ‘İzmir Yangını Hakkındaki Raporu’.”
Bir Ermeni Kilisesinde başlayan yangın rüzgârın şiddetiyle hızla yayılmış ve raporda açıkça yazıldığına göre Rum ve Ermeniler tarafından yangına müdahale eden itfaiye erlerine bile söndürmesin diye ateş açılmıştır.
Sonraki bölümlerin başlıkları şöyledir: “İzmir Sonrası Gerçekler”, “Fransız Kaynaklarının Işığında 1922 İzmir Yangını”, “Mustafa Kemal ve İzmir Yangını” ve “Sonuç” bölümüdür.
İzmir Yunan İsyanının ve Yunan İşgalinin önemli bir kentidir. İzmir’i elde edemeyenler, sık sık dile getirdiklerini gerçekleştirmişler ve giderken yakıp yıkmışlardır. Bu acı gerçeği belgeleriyle ortaya koyan Murat Köylü’nün kitabını ilgilenenlere tavsiye ederim.              

Taylan Köken

20 Eylül 2015 Pazar

imparatorluğun en uzun yüzyılı...

İLBER ORTAYLI
İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI / TARİH / HİL Y./ 1987 / 236 sayfa

Osmanlı’da Batılılaşma akımları 18. yüzyıldan beri vardır. Avrupa Aydınlanma Çağına koşut, özellikle imparatorluk başkentinde Dimitri Cantimir öncülüğünde bir grubun organizasyonuyla az sayıda da olsa bir çaba vardır. Bu çabalar Tanzimat Fermanıyla birlikte gelişen olaylar izleyecek, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ve Türkiye’nin kuruluşuyla sonlanacaktır. Tüm süreçte Batılılaşma kavramı tartışmaların odağında olacaktır.  
İlber Hoca kitabında Osmanlı’nın en zor günlerini, o tarihte yaşanan gelişmeleri akıcı bir üslupla, tarihi kitaplardan hoşlanmayanların dahi dikkatini çekecek sadelikte aktarmakta.
Kitap içinde bizi ilgilendiren birçok önemli nokta olduğu için geniş bir özetle kitabı değerlendirmeye çalışacağız.

***
Osmanlı insanı 18. yüzyıldan beri bulunduğu mekânı ve zaman çizgisini başka bilinçle görmeye, dünya tarihini ve coğrafyasını tanımaya başladı. 18. yüzyılın Osmanlı okuryazarları arasında artık bir tür aydın zümre doğmuştu. Sf:13
18. yüzyılda bu aydın zümrenin ortaya koyduğu, tartışmaya açtığı “Batılılaşma” kavramı II. Meşrutiyet’ten günümüze kadar tartışılmaktadır. Bu konu tarihçilerin, aydınların, yarı aydınların kafalarında, kendi tanımını yaptığı bir konudur. İnsanlar istediği şekilde, siyasiler ise kendi ideolojilerine göre konuyu çekip çevirmekte ve malzeme yapmaktadırlar. Batı yalnızca Hıristiyanların oluşturduğu bir din birliği midir, dil birliği midir? Yoksa ortak yaşanan bir tarih ve kurumlar çerçevesinde şekillenmiş bir uygarlık mıdır?
Batı uygarlığı denen bir uygarlık var; değişik dil konuşan, aynı kıta ve hatta aynı kıta üstünde değişik iklimlerde yaşayan bu grupların ortak başat özellikleri var. Sf:15
Osmanlı kendi topraklarına Dar’ul İslam yabancı topraklara ise Dar’ul harb derdi. Kendi topraklarında yaşayan yabancılara ise Zımmi denirdi. Zımmiler ehl-i kitaptır, yani Hz. İbrahim’in öğretisinden kaynaklanan dinlerden birine mensup olmalıdırlar. Sf:17 Zımmiler arasına tanımlayamadıkları zümreleri de katmışlardır. Örneğin, Zerdüştiler, yine Harran’daki Sabian (Sabiyyun) cemaati gibi. Sabian’lar yıldızlara tapınan astrolojik bir dinin üyeleridir…
Düşünürler Dar’ul İslam içinde yaşanan uygarlığı bir İslam Medeniyeti olarak değerlendirmez. Kaadi Ahmed el Andalusi’ye göre medeniyeti yaratan kavimler şunlardır: Arablar, Hindliler, İranlılar, Kaldaniler, İbraniler, Yunanlılar, Mısırlılar, Romalılar (Batı Roma ve Bizans), Türkler ve Çinliler. Batı toplumları da, kendi dinlerini öne çıkararak benzer uygarlıkları medeniyetin temsilcileri olarak öne çıkaracaktır.
Osmanlı topraklarında Batılaşma hamleleri aslında adı konulmadan başlamıştır. Özellikle Osmanlı Rumları daha en başından Batı ile ilişkiye geçerek, İonya adalarında kurdukları okullarda Eski Yunanca, Latince ve Batı dillerinde eğitim vermekteydi. Öğrenciler Batı’ya gönderilerek daha nitelikli eğitim almaları sağlanıyordu.
Hali vakti yerinde olan Yunanlı, çocuğunu orada okuturdu. Yunanlılar Avrupa dünyasına gidip gelen, yerleşip yaşayan bir gruptu. Fenerli Rum aristokrasisi batı kültürüne açıktı. Sf:19
Cevdet Paşa’yla birlikte Osmanlı’da Batılılaşma hamlelerini bir program dâhilinde değerlendirecektir. İlber Hoca Osmanlı’nın Batılılaşma hamlelerinin dışarıdan gelen baskılarla olmadığını, bu konuda yapılan yorumların yetersiz belgelerle yapıldığını belirtmektedir…
19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı düşünürü bu gelişmelerin sonucu olarak; daha demokrat ve özgür bir rejim istemektedir; aile ve toplum hayatı, eğitim ve yönetimde daha özgür, daha katılmacı hedefleri vardır. Batı toplumunun kurumları ve yaşamı bu düşünürleri etkilemiştir. Sf:20
1839 yılı Kasım ayında Gülhane’de okunan Hatt-ı Hümayun çağın getirdiği bir zorunluluktur. Sırp ve Yunan ayaklanmaları, Mısır olayı, tek taraflı iktisadi zafiyetler, Osmanlı’nın tebaasında gelişen ve desteklenen diğer ayrılıkçı faaliyetler Hatt-ı Hümayunu zorunlu kılmıştır…

Osmanlı’dan kalan mirası Türkiye kullanacaktır. Fermanlarla gelen Batılılaşma kadrolarını genç Türkiye kullanırken, Osmanlı’nın son döneminde yapılan tartışmaları da radikal Cumhuriyet kadroları, siyasal-sosyal kurumlarda oluşan kutuplaşmalarla günümüze kadar taşımışlardır.

***
Yunan ayaklanmasında yeniçerilerin herkesin gözünden düşecek kadar beceriksiz ve dağınık olduğu bir kere daha görüldü. Sf:31
Değişik kaynaklardan aktarılan bilgilere göre özellikle başkentte oluşan havaya göre Yeniçerilerden nefret ediliyordu. Bu da askeri anlamda bir yenilemenin doğal olarak yapıldığını ve geliştiğini göstermektedir. Hiçbir şey ‘hadi yapalım’ diyerek olmamıştır. Osmanlı’da Batılılaşma hamleleri her alanda zamanın koşullarına göre, konuşularak, tartışılarak gerçekleştirilmiştir.
Osmanlı’da reformlar yavaş yavaş yapılırken başta Rumlar olmak üzere, tebaasında bulunan diğer zümreler hak iddialarında bulunarak isyanlar çıkaracaktır. Rum veya Yunan İsyanı Osmanlı’yı parçalanmaya kadar götürecek ilk ayaklanma olması açısından önemlidir.
Restorasyon Avrupasında Yunan ihtilalini liberal düşünceli, klasik dünyanın hayranı romantik ulusalcılar desteklerken; devlet adamları sadece huzursuz oldular ve bir müddet sonra Yunanlıların sorunu uluslararası bir sorun haline getirildi. Sf:40
Çarın yaveri olan Aleksandr Ypsilantis’in Boğdan’da başlattığı Mart 1821 tarihli ilk ayaklanma girişimi destek bulamayınca başarısız olur. Şubat 1821 tarihinde Mora’da başlayan ayaklanma ise Yunanlılar tarafından gerçekleştirişmiş ve destek almıştır. Uzun süredir Avrupa’nın her yerine giderek gemileriyle ticari faaliyetlerinde bulunan Yunanlıların maddi destekleri bu ayaklanmanın başarılı olmasını sağlamıştır. Ortodoks Kilisesi ise Fransız İhtilalinden esinlenen bu ayaklanmaya önceleri kuşkuyla bakmış ama sonra işin içine aktif olarak katılmıştır. Patrik Gregorios ihtilali aforoz etmişti, ama ihtilalcilerle gizlice haberleştiği ileri sürülerek Patrikhanede idam edildi. Bu olay sonradan Avrupa’nın müdahalesini haklı çıkarmak için kullanılacaktır. Sf:41
Yunan Ayaklanması Osmanlı’ya her alanda modernleşmesinin gerekli olduğunu göstermiştir. Eski düzenin temel kurumları kaldırılmasına rağmen, bölgesel ayaklanmalar dış destekli olduğu için ayaklanmaların çoğu başarıya ulaşmış, bu da Batılaşmanın o kadar da gerekli olmadığı fikrinin yayılmasına sebep olmuştur. Bu fikir başka bir boyutta ülkemizde halen tartışılmaktadır… Yunanlıların, Romenlerin, Bulgarların bağımsızlığı kaçınılmaz tarihi bir sonuçtu. Sf:45
Ben kendi adıma çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiğine inanıyorum. Dünya din, eğitim, askeri, teknoloji ve sosyal alanlarda hızla ilerlerken, bilimsel hamleleri hızla yaparken biz bu gelişmeleri 50-100 yıl arası geriden takip ettik. Dünyanın gelmiş olduğu teknolojik gelişimi 2015 senesinde halen kavrayamayarak üreten değil de, sömürülen bir ülke olmaya devam ediyoruz. İşin sırrı burada: Osmanlı’ya imparatorluğu kaybettiren sıkıntıları cumhuriyet döneminde de bir asıra yaklaşmamıza rağmen aşamadığımız inancındayım…

***
Osmanlı modernleşmesini hızlandıran etkenlerin başında ulusalcılık akımları ve hareketleri gelir ki, aynı zamanda imparatorluğun yıkımını da hazırlamışlardır. Ulusalcılık Balkanlarda Osmanlı egemenliğinin başından beri özü varolan ve zamanla gelişip, güçlenen bir olgudur. Sf:47
Osmanlı egemenliği, Yunan eğitiminin ve kültürünün yaşamasında engelleyici bir olay olmadı. Hatta 17. yüzyıldan beri ticaretle zenginleşen Rumlar sadece Mora ve Epir’de değil, Karadeniz kıyılarında, Batı Anadolu’da okullar açtılar.
Yunan aydınlanmasında Avrupa’nın olumlu katkıları sadece bu okullarla değil, erkenden Avrupa’da eğitim gören ticaret burjuvazisinin çocukları sayesinde de oldu. Ayrıca İonya adalarında Türk egemenliği olmadığından İtalya ve Fransa’nın kültürel etkisindeki bu yerlerde, klasik Yunan kültürü ve Yeniçağ hümanizmi yerli Rumlar tarafından daha kolay öğrenildi ve bu adalar bütün Osmanlı Rumları üzerinde kültürel etkide bulundular. Sf:51
Ayvalık Akademisi bu anlamda en başta gelen okullardan biridir. Bu okulda Midillili Benjamin ve onun öğrencisi Teofilo Kairis’in önderliğinde sayıları zaman zaman 600’ü bulan öğrenciye çağın en bilimsel dersleri, üniversite seviyesinde veriliyordu. Yunanistan’ın bağımsızlığı için çalışan ve ilk kurucu meclislerde aktif görevler alan bu hocalar, onların halkı için kahraman, bizim için ise koynumuzda beslediğimiz yılanlardır…
Rum tüccarların beslediği ayaklanmanın fikir hocaları, çalışmalarıyla, diğer Balkan uluslarını da harekete geçirecektir. Ortodoks unsurlar ayaklanmanın her safhasında, birliği sağlamaya çalışan merkez olmaya çalışacaktır. Bu misyonu sahiplenen ve tüm Ortodoksların manevi lideri olduğunu iddia eden kiliseyse Fener Rum Patrikhane’sidir.
Bulgar rahiplerinin Aynaroz’daki (Hagion Oros) Bulgar manastırlarında Yunan aydınlanma kültürüyle temasa geçtikleri açıktır. Balkanlarda yeni bir Helenizm kurumsallaşıyordu. Sf:52
Her toplum o karışık asırda, kendi inancını, kendi bağlı olduğu kiliseyi, kendi dilini ve kültürünü korumak istiyordu… Balkan toplumları hem Osmanlıyla bağımsızlıkları için savaşırken hem de kendi aralarında toprak ve egemenlik kavgası veriyordu.
Osmanlı egemenliğiyle Fener Rum Patrikhanesine verilen Ortodoks liderliği özellikle Slavları rahatsız etmiş ve onların Rusya’ya yanaşmasına sebep olmuştur. İlber Hoca tarih yazıcılarının bu yakınlaşmayı çok abarttığını belirtmektedir. 1774 Küçük Kaynarca anlaşmasıyla Rusya’nın Ortodoks Cemaatler üzerinde bir otorite kurduğu bir gerçektir. Rusya’nın tüm baskılarına rağmen Rum Ortodokslar kendi kaderlerini çizerken dönem dönem Rusya’dan yararlanmış, bazen de kendi bildiğini yapmıştır.
Slavların toprakları deniz kenarında olmadığından: Rusya’nın Balkan Slavları ile ilişkileri batı Avrupa’nın tersine ticaretle değil, kilise aracılığıyla olmuştur. Sf:54
Rusya’nın da etkisiyle Sırplar, Bulgarlar ve Romenler kendi kiliselerini özerkleştirecektir. Osmanlı bu bağlamda Rum Patrikliğini destekleyecek ve bu yıllar süren bir satranç oyununa dönecektir.
Dinsel ve ulusal anlamda gelişen bu hareketlerden Osmanlı’nın etkilenmemesi imkânsızdır. Osmanlı köklerini hatırlayacak ve ‘kaba’ ve ‘kıt’ olarak tanımladıkları Türkler Anadolu’da ve Bâb-ı Ali’de yavaş yavaş devlet yönetimini ele geçirecektir.
18. yüzyılın ünlü sadrazamları, vezirleri, komutanları daha çok Türk kökenlidir. Sf:57
Bu değişim, yönetim ve kültür hayatında hemen olmasa da zaman içinde Türk ulusçuluğunun temellerini atacaktır…
Osmanlı İmparatorluğunda ulusçu düşünceyle en geç tanışan unsurlardan birinin Türkler olduğu çok tekrarlanır ve bilinen gerçektir. Bugün Osmanlı İmparatorluğunun son birbuçuk yüzyılını kapsayan ulusalcı hareketi incelemek için ön planda Balkan dillerindeki yayınları, orijinal belgeleri ve Fener Patrikhanesindeki arşivi taramak gerekir. Osmanlı arşivlerindeki resmi Türkçe belgeler ve 19. yüzyıl sonuna kadarki Türkçe basılı malzeme tarihçi açısından ulusalcı hareketleri sadece betimleyen ve dar biçimde yorumlayan kaynaklardır. Sf:69

***
Tanzimat döneminin devlet adamları otoriter bir yönetimin temsilcileridir. Bu otoriter yöneticilerin demokrasi gibi bir ideale ve demokratik yönetime uzak davranışları oldukları açıktır. Ancak onların başlattıkları ve kısmen başardıkları reformlar, Osmanlı toplumunda siyasal modernleşmeyi de hazırladı. Sf:73
Türk toplumunda her zaman bir lider bulma, onun arkasından gitme eğilimi vardır. Tüm hareketlerde(!) liderin yaptıkları tartışılmaz, Türk siyasetinde çokça gördüğümüz gibi, yanlış yapan lider sıkışınca, “yaptıysam, ben yaptım” der ve tüm eleştiriler kesilir.
Tanzimat dönemi tek elden yönetilen imparatorluğun yeni açılımlar getirmesinin bir zorunluluk haline gelmesi üzerine doğmuştur. Daha önce başlayan hamlelerin bir şekilde yazılı hale getirilmiş şeklidir.
Başını alıp giden Batı, Osmanlı’ya gözünü dikmişti. Osmanlı içinde yaşayan gruplara yönelik birçok müdahale bulunmaktaydı. Aslında bu faaliyetler dışarıdan zorla dayatılan çalışmalar değildi. Aydınlanma dönemini okullarında öğrenen cemaatler, daha iyi eğitimler için batıya gittikçe oradaki ilerlemeyi gördüler, bu duruma ayak uydurmak için yeni yöntemleri, bilimsel gelişmeleri takip ettiler ve kısa zamanda adapte oldular. Bu gelişmeleri Osmanlı içine getirdiklerinde devlet kontrolünden uzak olan okullarda ders olarak okuttular. Bir devlet olarak Osmanlı bu gelişmeleri uzaktan izledi, karışamadı. Böylece Osmanlıyla cemaatleri arasında kopukluk başladı. Bilim o yıllarda İtalya ve Fransa’dan geliyordu. Fransız devrimi bu kopuşu hızlandıran, özellikle parası olan burjuva sınıfı üzerinde çok büyük etkisi olan bir hareketti… Çağa ayak uyduramayan Osmanlı kadroları durumu analiz ediyor, ufak tefek girişimleri yapıyor, fakat tüm bu çalışmalar düşük seviyede kalıyordu.
İşte tüm gelişmeler Hatt-ı Hümayun’un ilanını sağladı. Dar-ül İslam topraklarında artık tüm cemaatler söz hakkına sahiptir. Uzun yıllardır yaşayan gelenekler bir bir yıkılmaya başlamıştır.
1830’da Hıristiyan kölelerin özgürlüğünü veren bir ferman çıkarılmıştır. Bunun, daha çok savaş esirleri veya korsanlık faaliyeti sonucu özgürlüğünü kaybedenleri kapsadığı açıktır. Fakat Tanzimat döneminin asıl önemli hukuk belgesi, Şubat 1857’de Sultan Abdülmecid’in çıkardığı ve zenci köle ticaretini yasaklayan ünlü fermanıdır. Sf:74
Ferman Hicaz bölgesini bu hükmün dışında bırakmasına rağmen, Mekke şerifi ve Hicaz uleması bu fermana şiddetle karşı çıktı. Osmanlı’nın yeni düzenine din elden gidiyor yaklaşımları tesir etmeye başladı. Karma hükümete giren Hıristiyan cemaatler toplantılarda ağır hakaretlere uğradılar.
Her dinden tebaanın eşitliği ilkesi, mutaassıp Müslümanlar tepki göstermekte gecikmediler, hatta Mekke şerifi ve etrafındaki ulema Tanzimat bürokrasisini küfürle suçlayan fetva da çıkardılar. Sf:75
Laik yaklaşım yalnız Müslümanların tepkisini çekmiyordu. Ortodoks kiliseler de din elden gidiyor diyordu! Aslında yüzyıllarca kendi halinde yaşayan bu topluluklar, kilise tarafından örgütleniyor, yönetiliyordu. Güç kilisenin elindeydi. Ticaretle gelişen burjuvazi laik okullar açınca kilise de problemler çıkmaya başladı. Bir de üzerine Tanzimat karma meclislerine burjuvalar girince Kiliseler güç kaybettiklerini anlamaya ve buna itiraz etmeye başladı.
Tanzimat Fermanı okunduktan sonra torbasına konduğunda Rum patriğin <İnşallah bir daha o torbadan çıkmaz> dediği söylenir. Sf:93
Tanzimat döneminin getirmiş olduğu önemli bir değişim de iktisadı alanda meydana gelen gelişimlerdir. Osmanlı ve Tanzimat bürokrasisi yabancılara ticaretle ilgili vermiş olduğu imtiyazlarla ağır bir şekilde eleştirilmiştir.
İlber Hoca bu imtiyazların Kanuni döneminde değil, Yavuz Sultan Selim döneminde dahi verildiğini söylemektedir. Osmanlı için imtiyazlar ticareti teşvik edici bir seçenek olarak görülüyordu. Bir gerçek var ki; bir tarım ülkesi olan Osmanlı, tarım konusunda dahi Batıya ayak uyduramamıştır. Gelişen teknolojinin gerisinde kalmıştır. Osmanlı için ticaret, içinden vergisi alındığı sürece serbest bırakılan bir alandır!

***
Tanzimat dönemi asker ve sivil bürokrasiyi birbirinden ayırmıştır. Klasik dönemde yöneticilerin askeri ve mülki gücü bir elde tuttuğunu, daha doğrusu ilmiyenin ve destek grup olan kalemiyenin dışında sorumlu yöneticilerin askerlerden olduğunu biliyoruz. Sf:106 Yeni düzenlemelerle mülkiye sınıfı askerlerle aynı ölçüde rütbelere getirilmiş ve söz sahibi olmuşlardır.
Her alanda eğitim veren Batı benzeri laik eğitime yakın okullar açılmaya başladı. Bu okullar için dışarıdan hocalar getirildi. Bu düzenlemelerin en önemli hamlelerinden biri ilmiyye sınıfında yapılmıştır. Laik bir düzen, laik bir eğitim ilmiyye sınıfında yeni okulların açılmasına, yeni hukukçuların çıkmasını sağlayacaktır.
Tanzimat yönetimi ülkesinde dinsel reformlar yapmak istiyor, tekke ve medreseyi barıştırarak bir araya getirmek istiyordu. II. Mahmud, kanlı Bektaşi takibinden sonra İstanbul’da üçü dışında bütün Bektaşi tekkelerini kapattı. Rumeli ve Girit’teki bazıları dışında taşrada aynı işlem tekrarlandı ve tarikatler üzerindeki kontrol görevi için Nakşibendiler ve Mevleviler tercih edildi. Sf:109 İnsan sormadan edemiyor, ya tersi yapılsaydı, yani Nakşibendi ve Mevlevi tekkeleri kapatılıp, başına Bektaşiler getirilseydi ne olurdu?
Yine Tanzimat’ın getirdiği önemli bir yenilik, Merkeziyetçi bürokrasiye geçiştir. Her şeyin tek merkezden kontrol edildiği ve yönetildiği bir düzen… Meclis tek karar organıdır. Padişahın yetkileri sınırlıdır. Her kurum her sorumlu yönetici kanunlar içinde hareket etmek zorundaydı.
Tanzimat bürokrasisi terfi ve rütbelere standart bir kural ve sınıflama getirdi. Sf:113 Osmanlı’nın başlangıcında rütbe kapıkulu askeri için konuldu. Sonra mülkiye sınıfını, Kanuni devrinde ise ilmiyye sınıfını kapsamıştır. II. Mahmud devrinde Avrupa’da olan benzerleri gibi bir düzenleme getirilmiştir. Artık Osmanlı kurumlarında terfi için, liyakat ve çalışkanlık öne çıkıyordu.
Osmanlı kayıtları yenilenmiş, kayıt sisteminde memur alımlarında yetenekliler seçilmiştir. Gazete ve kitapların hayata girmesiyle Türkçe yazı ön plana çıkmış, yazışmaların daha sade ve anlaşılır olması sağlanmış ve Azeri dramaturg Mirza Fethali Ahundov Encümeni-i Danişe, Latin harflerinin kabulünü bile önermişti. Sf:114
Tanzimat’la birlikte devlet işleri 19. yüzyılda mekteb, hükümet ve mahkeme konağı, karakol gibi yapılarda görülmeye başlandı. Devlet teşkilatının kilit binalarının hepsi bu dönemde yapılmıştır ve günümüze kadar devam etmiştir. Binalarla birlikte düzenli arşiv oluşmaya ve her şey kayıt altına alınmaya başlamıştır. Merkezin ofisleri olarak düşünebileceğimiz bu yapılarda çalışanlar, yeni bürokrasi sınıfını da meydana çıkarmıştır.
Haberleşme için telgraf, kara yolları, deniz yolları, demir yolları hep Tanzimat döneminde ele alınmış, ciddi hamleler ilk bu dönemde gerçekleştirilmiştir.
Yenilenen eyalet sistemiyle birlikte ticaretle zenginleşen Balkanlarda, Mora ve Kıbrıs’da bazı şehirlere yarı özerklik niteliği sağlayan meclisler kurulmasına izin verilmiştir. Bu meclisler birer Belediye kuruluşu gibi çalışarak, halkına ve bölgesine hizmetler veriyordu.

***
Osmanlı devletinin toplumsal, idari ve siyasi düzeninin laik olup olmadığı çokça tartışılan bir konudur. Bu tartışmada gözden kaçırılan önemli bir nokta, 18-19. yüzyılları boyu imparatorluğun hukuk, yönetim ve toplum düzenindeki değişimlerin yarattığı düalist (ikili) yapıdır. Sf:133
Osmanlı devletinde ne Türkler ne de diğer cemaatler laik düzenle yönetilmemişlerdir. Dinler her kurumu düzenlemiş veya düzenlemeye çalışmış, hegemonyasının devamı için her yola başvurmuşlardır.
Tanzimat’ın çıkış sebebi, Avrupa’daki aydınlanma hareketleridir. Hukuk düzenlemeleriyle birlikte toplum düzeni ve laik düşünce oturmuş, her alanda dinin etkisinden kurtulan kurumlar hızlı adımlarla ilerlemeyi sağlamıştır. Bu düzeni sağlaması gereken kurum ise kuşkusuz devletin ta kendisidir…
Tüm toplumsal sınıflar için aynı hukuki mevzuatın uygulanması, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzeni diye tanımlanan laikliğin, merkeziyetçi modern toplum yapısıyla özdeş olduğu, ancak o sayede gerçekleşebileceği açıktır. Laiklik, bir yerde modern bir toplumun ön koşullarının gerçekleşmesine bağlıdır. Sf:136
Günümüzde dahi bu modernizme geçemeyen –geçmek istemeyen- Türkiye halkının büyük bir kesimi, neredeyse Tanzimat’tan beri aynı çıkmazları ve aynı tartışmaları yaşamaktadır.
Osmanlı devleti bir şeriat devleti miydi? Sorusuna İlber Hoca örnekler vererek olmadığını söylemektedir. Müslümanlara şerri hukuk uygulanırken, gayrimüslimlerin bundan ayrı tutulmasının Osmanlı’nın bir şeriat ülkesi olmadığının kanıtı olarak ortaya koymaktadır. Ayrıca hukuku işleten kadıların çoğu kez, şerri değil, geçmişten gelen örf ve adetlere göre hüküm verdiklerini de belirtmektedir…
Diğer önemli bir sorun eğitim meselesiydi: Tanzimat’tan önce eğitim düzeninde bir ikileşme başlamıştı. Merkeziyetçi modern bir devlet kendi ideolojisini aşılamak ve ihtiyacı olan bürokrat kadroları yetiştirmek için, en azından yurttaşların din ve inanç farkını pek dikkate almayan tarafsız eğitim veren bir sistem kurmak zorundadır. Sf:144
Diğer taraftaysa gelenekten gelen, artık çağ dışı kalmış eğitim sisteminin mevcudiyeti ve direnişi vardır. Gayrimüslimler de laik eğitime geçme ihtiyacını duydular ve bunu kilisenin denetim ve protestosuna rağmen yaptılar. Sf:145 Bunu başaran cemaatler artık Batıyla bütünleşmiş –düşünsel ve bilimsel anlamdaki- ticaret zenginleriydi. Burjuvanın desteklediği toplum çağın gerisinde kalmak istemiyordu. Fakat Ortodoks Kiliseleri gücü ve eğitimi elde tutmak istiyorlardı.
Osmanlı’da laik eğitim veren eğitim kurumları Tanzimat’la birlikte açılmaya başlamıştır. Türkler çoğu kez yeterli temel eğitimi veremeyen ilk öğretimden sonra yüksek eğitim düzeyinde programlanmış askeri ve teknik okullara geçiyorlardı. Bu konuda yapılan hamlelerin geniş bir özeti İlber Hoca’nın kitabında bulabilirsiniz…

***
Tanzimat reformların yetersiz kalmasının en önemli sebebi, bu değişimi sağlayacak iktisadi yapının düzgün olmamasıdır. Yeni binalar, yeni yatırımlar, yeni memurlar, yeni eğitim, yeni araç gereç, hep gelip para meselesine takılıyordu. Sürekli harp halinde olan Osmanlı zaten Batı için artık “Hasta bir adamdı”. Ekonomik olarak dışa bağımlı hale gelmişti. Elinde tutması gereken ticareti de özel nizamnameler ve fermanlarla Gayrimüslim cemaatlere ve dış ülkelere kaptırınca –veya kendi isteğiyle verince- bu iktisadi çöküş kaçınılmaz olmuştur.
Osmanlı’nın yapması gereken hamleler çok geriden geliyordu. Bu hamleleri topraklarımızda yaşayan Gayrimüslim cemaatler gerçekleştirdi ve onlar hızla varsıllaşırken, özellikle Anadolu halkı büyük sıkıntılar çekmiştir. Malların ülkemizde ne kadar ucuza alınıp ne kadar pahalıya satıldığını gösteren bir listedir.  
Ticaretle uğraşan Gayrimüslimlerin kazançlarını aşağıda listeden görebiliriz:
Pamuk(kg) Türkiye:0,33 İngiltere:19,00 Almanya:7,30 Fransa:7,00 İtalya:5,50
Şeker(kg) Türkiye:6,80 İngiltere:37,70 Almanya:19,10 Fransa:18,00 İtalya:4,90         
Pik Demir(kg) Türkiye:5,20 İngiltere:445,00 Almanya:539,00 Fransa:298,00 İtalya:58,00

***
Tanzimat yetkilisi hem içeriyle hem de dışarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır: Keçecizare Fuat Paşa’ya Bâb-ı Ali’ye parke döşenerek yapılan yol için bir muhalif genişleyen caddeyi över ve pek münasip bir iş yapıldığını söyler. Paşa da <<bize atılan taşlarla döşettik>> cevabını verir. Gerçekten de Tanzimat yöneticisine çok taşlar atılmış onlar da bu taşları bir devri inşa etmek için kullanmışlardır. Sf:179
Tanzimat döneminin dört paşası dönüşümü sağlamıştır. Mustafa Reşit Paşa, A. Cevdet Paşa, Ali ve Fuat Paşalar kendilerine göre daha tutucu ve görünüşte reformcu bir kadroyu tasfiye ederek dönüşümü sağlamışlardır. Bu dönüşüm kolay olmamıştır. İlber Hoca kitabının bu bölümünde meydana gelen gelişmeleri –çekişmeleri- ayrıntılarıyla aktarmaktadır.
Ayrıca kitabın bu bölümünde sözlü kültür, sosyal hayattaki değişimler, Batılaşmaya ayak uydurmaya çalışan taşra hayatının yaşamış olduğu zorluklar da ele alınır. Kadının toplum içindeki değişimine de uzunca değinilmiştir.
Geleneksel Osmanlı şehrindeki mahalle, henüz sınıf ve statü farkına göre biçimlenmiş bir mekân değildi. Sf:198 Sosyal statülere uygun mahalleler ve evler inşa edilmeye başlanmıştır. Bu yeni yapılar ve semtlerle birlikte özellikle başkent hızlı bir gelişime ve değişime uğramıştır. Yeni semtlerle birlikte, yeni modalar, yeni yaşam biçimleri doğacaktır. İlk romanlarını veren edebiyatımız hep bu değişimi anlatmaktadır…
Kültürel değişim her alanda olacaktır. Tüm sanat dallarında yeni gelişimler olacaktır. Tanzimat her alanda olduğu gibi kültürel bir değişimin de ilk adımlarını atmıştır…
Batı tarzı değişim ona adapte olabilen toplumlar için ilerlemeyi, adapte olamayanlar içinse geri gitmeyi veya yerinde saymayı sağlamıştır. Doğu toplumları derken, Rusya dahil bir çok Asya ve Arabistan ülkesi Batılaşma konusunda sıkıntı yaşayacak, sentezi sağlayamayacaktır.   
Tanzimatçı devlet adamlarının ilk kuşağının pragmatik reformculuğu, bir kuşak sonra siyasal ideolojiye, grup ve kişi çekişmesi programlı bir siyasal muhalefete dönüştü. Sf:205
Çağdaşlaşmanın getirdiği bunalım Rusya’daki kadar şiddetli olmasa da, Osmanlı toplumunda da tepki yarattı. İlk anda yöneticiler de muhalefetin rengini ve niteliğini anlayamadılar. Çünkü Osmanlı toplumundaki her olay ve kurum gibi, siyasal düşünce ve siyasal muhalefet de değişmişti. Sf:205

***
Türkiye’de Batı karşıtı muhalefet uzun yıllardır iktidardadır. İçeride Batı karşıtı, bilimsellikten uzak, dini duyguları öne çıkaran bir tutumla siyaset yaparak, halkın tercihini etkilemişlerdir. Öte yandan Batıya ve onların kurumlarına karşı gibi görünüp, gerektiğinde tam teslimiyetçi politikalar izlemeleri, yıllarca emperyalizmin yarattığı kısırdöngü problemleri memleket içinde çözememiş olmaları, çözmeye çalışan düşünceleri engellemeleri ve asla tam bağımsız bir ülke için çalışmamaları, aradan neredeyse iki asır geçmesine rağmen yeni bir Tanzimat dönemini zorunlu hale getirmiştir…
İlber Ortaylı hocanın “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” kitabını okuduğumda, bazı konularda hala Tanzimat döneminin dahi gerisinde kaldığımızı üzülerek tespit ettim.                    

Taylan Köken