ah beyoğlu vah beyoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ah beyoğlu vah beyoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2014 Pazar

taksim bahçesi...

Tepebaşı Bahçesi’nden sonra bölgedeki ikinci bahçe ise Taksim Bahçesi’dir. 40 para giriş ücreti olan bahçede iki bahçıvan sürekli olarak dolaşır. Kışın dahi bu bahçe boş kalmaz. Erkekler paltoları, kadınlar mantolarıyla soğuğa aldırmadan bahçeye gelirler. Bu bahçeye insanlar manzara için gelmektedir. Çamlıca ve Boğaz’ın manzarasına bu bahçeden doyum olmaz. Her iki bahçede dolaşanlara bir de ad takılmıştır: “Jardin” Bahçe demektir.
Şamram Hanım da “Jardenler Kantosu” ile buraları ölümsüzleştirmeye çalışır:
           
            Jardenlerde gezerim
            Muzikayı dinlerim
            Eteymi şık tutarak
            Ben promenad ederim

            Matmazeller mösyöler
            Kol kola gezinirler
            Aşku sevdadan bahsedip
            Ezilip büzülürler   sf:74

Salah Bey Sözlüğü:

salaş: eğreti, derme çatma, özensiz, estetikten yoksun anlamında…
balık istifi: çok sıkışık, alt alta üst üste anlamında…
kulaklarına tıkmak: zorla dinletmek…
çil yavrusu: çil kekliğe verilen diğer bir isimdir. dişi keklikler yavrusuna bakmazmış. kuluçkadan çıkan yavrular sağa sola dağılıp kendi başlarına büyürlermiş…
pejmürde: eski püskü, yırtık, dağınık, özensiz anlamında…
kekre: acımtırak, ekşimsi, buruk tadı olan anlamında…
yıldızı kararmak: gözden düşmek anlamında…
yıldızı buruşmak: gözden düşmek anlamında…

Taylan Köken

22 Şubat 2014 Cumartesi

safiye ayla...

Safiye (Ayla) 1942 yazında Tepebaşı Bahçesi’nde Ekrem Reşit’in yazdığı, Cemal Reşit’in ve Sadettin Kaynak’ın bestelediği Alabanda rövüsünde de çok gönüller bükmüştür. Safiye bu rövüde “Kraliçe Mimoza” rolünde çıkmış ve “Hay Deniz, Kara Deniz”le tüm İstanbul’un Tepebaşı Bahçesi’ne koşmasına olanak sağlamıştır. Oyunda Muammer Karaca da vardır. O da “Dursun Reis” rolünde “Ben Durdum, Babam Geldi”yi döktürmüştür. Rövüye ağırlığını koyan öteki oyuncular arasında da Tevhit Bilge, Zeki Alpan, Sıtkı Akçatepe sayılabilir. Selahattin Pınar da “Bey” rolüyle sahnede büyük boşluk doldurmuştur. Sf:70
Hamiş:
Güldürücüler arasında en beğenilen Salih Tozan’dır. Onda şeytan tüyü vardır. Sahneye adımını atar atmaz alkış alır. Sf:70
Taylan Köken

21 Şubat 2014 Cuma

selahattin pınar...

Demir parmaklıklı kapıdan girince sağda, dipte bir sahne vardır. Erken saatlerde burada bir fasıl topluluğu bulunur ve size alaturkanın en pejmürde şarkılarını dinletirdi. Saz takımında çokluk besteci Selahattin Pınar da yer alır. O kekre sesiyle: Beni alın koynunuza hatıralar

türünden kendi bestelerini okur. Şarkıcılar arasında Radife Neydik, İnci İzmirli çok alkış alır. Bunlardan sonra da sahneye Zehra Bilir gelir. O halk türküleri söyleyecektir. En pahallı kumaştan dikilmiş köylü giysileri içinde türküsünü çığırırken sağ elindeki mendili de havada döndürür.
Zehra Bilir’den sonra sıra Hamiyet Yüceses’indir. Hamiyet’in en çok alkış alan şarkısı da: Bakmıyor çeşmi-siyah feryade / Yetiş ey gamze yetiş imdade sf:69
Taylan Köken

20 Şubat 2014 Perşembe

lüküs hayat...

Cumhuriyet çağında burası eski niteliğini yitirmeye başlar. Şehir Tiyatrosu’nun sağında ve solunda olmak üzere iki içkili gazinoya dönüşür artık burası, Perapalas Oteli’inden yana olan bölümde yine yabancı orkestralar dinlenir. Burada 1936’larda Cemal Reşit-Ekrem Reşit kardeşlerin Lüküs Hayat, Üç Saat, Deli Dolu operetleri de oynanmıştır. Şehir Tiyatrosu sanatçılarının oynadığı bu oyunlardan Lüküs Hayat’ta Semiha Berksoy da rol almış ve Nazım Hikmet’in kıskançlığını çokça uyandırmıştır. Sf:67-68
Hamiş:
Lüküs Hayat’ın “Şişli’de bir apartıman” şarkısının Nazım Hikmet tarafından yazıldığı söylenmektedir. Salah Bey Nazım Hikmet’in sık sık Semiha Berksoy’u seyretmeye geldiğini söylemektedir. Hatta bir gün seyircilerden biri Berksoy’a laf atınca iskemlesini kapar kapmaz adamın üzerine yürümüştür. Nazım, Semiha Berksoy’dan kavga edecek kadar hoşlanmaktadır. Ve ona şöyle demiştir: “Ben seninle evlenirsem, sahneye çıkmak filan yok. Seni kapıdan dışarı bile bırakmam.” Sf:68
Taylan Köken

19 Şubat 2014 Çarşamba

neyzen tevfik...

Neyzen Tevfik bir kitabında Tepebaşı Bahçesinde nasıl Ayı Oynattığını anlatmaktadır. Beceriksiz Çingene bir ayı oynatıcısının elinden ayıyı kaptığı gibi bahçeye getirir. Neyzen ayıyla bahçeye girince bir şaşkınlık olur, müzik susar, bahçedekiler Neyzen’i tanıyınca alkış kopar. Sonra Neyzen o yılların tuluatına uygun olarak ayıyı oynatır. Çocukluğumda mahallemize de gelen ayıların oyunları bellidir. Ayı “Koca karılar hamamda nasıl oynar, nasıl bayılır” numaraları yaparlardı… Neyzen oyun bitince masaları dolaşır ve defin içine konan paraları toplar ve genç Çingeneye verir ve şunu ekler: “Haydi, haydi! Dedim. Al o paraları da git! Sade, ayı oynatmasını öğren! Ayı dediğin böyle oynatılır…” sf:67
parantez-9:

Tepebaşı Bahçesindeki tek nüktedan Neyzen değildir. Abdülhalim Memduh bahçeye sık sık gelirmiş. Bir gün Ali Kemal ve başkaları masada varken şu ikiliği okumuştur.
            Bu halkın mülkünü seyret harâb-âbâd lâzımsa
            Bu mülkün halkını söylet sana feryad lâzımsa sf:65

Taylan Köken

18 Şubat 2014 Salı

süleyman nazif…

Tepebaşı Bahçesi’ne gelip kurulanlar arasında Abdülhak Hamit, Süleyman Nazif, Recaizade Mahmut Ekrem de vardır. Süleyman Nazif, 2 Ağustos 1913’te “İstanbul Eğleniyor” adlı yazısında da bu bahçeden söz edecektir. O gün bahçede altmış kadar İtalyan çalgı çalmaktadır. Topu da kırmızılar giyinmiştir. Nedir, Süleyman Nazif Trablusgarb-Bingazi serüveninin unutulmasına, herkesin kendisini İtalyan çalgıcılarının ellerinde bağıran aletlerden çıkan seslere kaptırıp zevk ve neşe içinde eğlenmesine iyisinden içerlemiştir. “Afrika ve Avrupa’daki son kalıntılarımızdan yükselmekte olan çığlıkların tümünü bu İtalyan mızıkasının susturmuş, boğmuş” olduğunu düşünerek yazısını şöyle bağlayacaktır:

“Ah, o zaman bir kez daha gördüm ve inandım ki bu kirli Bizans yıkıntısı içinde her şey yapmacık ve herkes yalancıdır.” Sf:65
parantez-8:

Süleyman Nazif (Doğum:1870 Ölüm:1927) Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemiyle Türkiye Cumhuriyeti başlangıcında hem devlette görev almış hem de yazın dünyasında varlığını sürdürmüştür. Şair, yazar ve aydındır.
Fakir yaşadı, fakir öldü. Vefat ettiğinde cenazesini kaldıracak mal varlığı bile yoktu. Cenazesi sürekli olarak bedava yazı verdiği Türk Tayyare Cemiyeti tarafından kaldırıldı. Cenazesi Ayasofya Camisinde kılınan namazdan sonra Eyüp’te toprağa verilmiştir. İstanbul Belediyesi kabri yapmıştır. Sonra mezarının yanına kadim dostu Mehmet Akif gömülmüştür. (Kaynak: www.tr.wikipedia.org )

Taylan Köken

17 Şubat 2014 Pazartesi

concordia yazlık tiyatrosu…

(Tepebaşı Bahçesi sahnesinde) Beş kuruşa Lecocq, Offenbach, Planquette, Varney gibi bir sürü Fransız bestecisinin yapıtlarını kulaklarına tıkmış olurlar. İtalyan operetlerine düşkün olanlar da Büyük Cadde’deki Concordia Yazlık Tiyatrosu’na atarlar kapağı. Castellan’nin yönetimindeki Opera topluluğu orada Verdi, Bellini, Donizetti ve Rossini’nin operalarını düz nefes etmiştir. Sf:64
parantez-7:

Değerli bilim adamı Metin And’ın “Eski İstanbul’da Yunan Sahnesi” isimli makalesinde Concordia’nın 1886 yılında yöneticilerinin A. Ksenato ve A. Livada olduğunu belirtmektedir. Yunan asıllı yöneticiler bu sahnede yine Yunan asıllı bestecilerin eserlerinin sahnelenmesini sağlamıştır. Spirodou Samaras’ın operası Flora Mirabilis F.Fontana’nın seslendirdiği bir eserdir. Yine Concordia ve Kadıköy’de temsiller veren bir Yunan Topluluğu Melesville’nin ‘Elle est Folle’, Octave Feuillet’nin ‘Dalida’ ve Dimitrios Koromilas’ın ‘O Thanatos tou Perikleous’ yani ‘Perikles’in Ölümü’ adlı tek bölümlük komedyasını oynamıştır.
 Taylan Köken

16 Şubat 2014 Pazar

sinemadan tiyatroya...

Bahçe’nin İngiliz Elçiliğine uzanan diliminde açılan yazlık tiyatro da –burası daha sonra Asri Sinema, ondan sonra da Komedi Tiyatrosu olacaktır- sık sık (Halit Ziya) damlar. Bu kez yanında kızı da vardır. Baba-kız orada hemen her zaman Kadri Raşit Paşa ile eşine de rastlar. Her iki aile çok az olan Türk seyirci sayısını arttırmakta büyük çabalar gösterir. Sf:64

Sahne sade düz, özensiz yapılmıştır. Sahne önünde üç dört sıra koltuk dizilidir. Bu sıranın arkasında ‘mevki’ denilen sandalyeden özensiz sıralar vardır. Koltuk 20 kuruş, ‘mevki’de sandalye 10 kuruş olmasına rağmen, Salah Bey buraların boş kaldığını, en arkada oturma yeri olmayan hasır üstünün 5 kuruşa alt alta, üst üste dolduğunu söylemektedir.
parantez-6:

Kadri Raşit Anday (Doğumu 1875- Ölümü 1949) Kadri Raşit Paşa olarak anılmaktadır. Babası askeri eczacı Mehmet Raşit Paşa’dır. Türkiye’nin ilk çocuk hastalıkları uzmanı olarak anılmaktadır. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapmış, ilk akademik Türk Çocuk Hekimidir.

Taylan Köken 

15 Şubat 2014 Cumartesi

mirat-ı şuun...

Tepebaşı Bahçesinde yemekler de yenilir. Hem alakart, hem tabldot yemek verilmektedir. Gerçek yemeklerin haricinde hayali yemeklerde verilmektedir. Halit Ziya, Mai ve Siyah romanına bahçede Mirat-ı Şuun (Olayların Aynası anlamında) Gazetesinin 10.yıl yemeği ile başlar. Roman kahramanı Ahmet Cemil yemekten uzaklaşır ve denize bakarak romanın Mai (Mavi) bölümünü anlatmaya başlar…
Hüseyin Cahit Yalçın da –Nadide’yi saymazsak- ilk romanın konusunu usuna düşüren Sevastopulos ailesinin kızlarını –romanda aile Diyapulo adıyla anılır- burada tanışmıştır. Ama o, romanın adını Hayal İçinde koymayı yeğler. Çünkü, kendisinin de dediği gibi kitaplarının adı (Hayat-ı Muhayyel, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri) hep hayaller, hakikatlerle doludur. Sf:63


Hamiş: Sevastopulos, Lebon denemesinde andığımız ünlü silah tüccarı Basil Zaharoff’un dayısıdır. Galata’da kumaş tüccarlığı yapmaktadır. Ve yeğenin genelev işletmesine çok kızmaktadır. 

Taylan Köken 

14 Şubat 2014 Cuma

yanko bey...

Beyoğlu’nun yosmaları kalburüstüdür ve Tepebaşı Bahçesinin yine kalburüstü beyleri, paşaları, mösyöleri ile hasbıhal içindedirler. Salah Bey sıralar matmazelleri: Nemseli Anna, Deli Eleni, Kara Katina, Arnavutköylü Poliniya, Çakır Uskuhi, Benli Anjel…

Ya matmazeller olurda çapkınlar olmaz mı? Hızlı erkeklerden biri de Sarayı Hümayun mimarı Yanko Bey’dir. Dahası, o buşu teknik hale getirmiştir. İçtiği şeyin parasını önceden öder, fırlamaya alesta bir durumda geleni, geçeni kollar. Sf:61
parantez-5:

II. Abdülhamit Döneminde saray ile ilişkisi olup, yarı özgür konumda çalışan gayrimüslim bir mimardır Yanko Bey. Babası Vasilaki İoannidis ile birlikte fiyatları yüksek olmasına rağmen Darülaceze Binasının inşa işi bu aileye II. Abdülhamit’in onayıyla verilmiştir. Devletin resmi başbakanın dışında padişahın hükümranlığıyla oluşmuş “ara kadro”lardan olan bir meslek grubu da mimarlık faaliyetleridir ve tamamen padişahın kontrolünde çalışırlardı…

Meraklısı İçin Not: Sayın Oya Şenyurt’un “II. Abdülhamit Döneminde İki Ünlü Saray Mimarının Siyasi İlişkileri” araştırmasına PDF dosyası olarak internet ortamında ulaşabilirsiniz… www.sosyalarastirmalar.com


Salah Bey Sözlüğü:

çağşaklı marşlar: çağşak; eklem yeri oynak, gevşek… ayrıca; eski, çakıllı yer, moloz…
züğürt takımı: fakir, ayak takımı…
ayak tepmek: tekme atmak…
mızıka kameriyesi: bahçe kameriyesinde çalan küçük orkestra…
ezelenmiş deniz: ezelenmek, yürekten dilemek, istemek…
kıvrak gülücükler: davetkar, çağıran gülümseme…
rampa etmek: yanaşmak, yavaşça yakınlaşıp ilgi göstermek…
flavtanın kahkahaları: flavta orta çağda çalınan, odundan yapılan üflemeli bir çalgıdır. Günümüzdeki blok flüt bu çalgıdan esinlenerek yapılmıştır.

Taylan Köken 

13 Şubat 2014 Perşembe

Comédie Française…

Belediye’nin Tepebaşı Bahçesi kiracısı ile yaptığı sözleşmede bir de kiracının Beyoğlu tiyatrolarına Avrupa’dan topluluklar getirmesi de yer alır. Servetifünun kuşağı operaları, operetleri, Comédie Française’i hep bu adamın yüzü suyuna seyretmiştir. Sf:61
parantez-4:

Semih Mümtaz, Tepebaşı Bahçesi kiracısının uyanık ve iş bilir bir işadamı olduğunu, sözleşmesine uyduğunu söylemektedir. Dünyanın en eski Devlet Tiyatrosu olan Comédie Française veya Théatre Français Tepebaşı Bahçesi işletmecisi tarafından o zamanın İstanbul’una getirilmiştir.
Semih Mümtaz Tepebaşı Bahçesi işletmesinin nasıl çalıştığını aktarmaktadır:
Garsonlar temiz giyinir, eller pırıl pırıl ve tırnaklar kökten kesilmiştir. Masalarda hızlı konuşulmaz, dirsekler masaya dayanmaz, sağa sola uzun bakılmaz, görgü kurallarına harfiyen uyulurmuş.
Rakı, gelen mezelerle içilir, mezeler, pastırmalı, sucuklu, sarımsaklı olmaz ve tercihen havyar ile içilirmiş…

Taylan Köken

12 Şubat 2014 Çarşamba

semih mümtaz s. ...

Bahçenin ortasında bir de yol vardır. Burada Semih Mümtaz S. demesine göre melek yüzlü kadınlar dolaşır. Sf:60


Yani Ahmet Semih Mümtaz Osmanlı bürokrasisinde rol almış ve II. Abdülhamid Döneminde özellikle saraya yakın olmasıyla saray ve yaşamını ayrıntılı anlatan yazılarıyla bilinmektedir. Eğin kökenli Mümtazefendiler ailesindendir.
 parantez-3:
Burası özel bir bahçedir. Kırk para ödenerek girilir. Kahve, gazoz, çay, Bomonti birasının dublesi kırk paradır. Avrupa birası içmek isterseniz o vakit beş kuruş ödemeniz gerekir. Sf:60
İsviçreli Bomonti kardeşler tarafından 1890 yılında Feriköy sırtlarında kurulan fabrika bulunduğu semte ismini vermiştir. 1938 yılında Tekel’e geçen fabrika, günümüzde Efes Pilsen bünyesinde markasını devam ettirmektedir.

Taylan Köken

11 Şubat 2014 Salı

petit champ...

Tepebaşına Frenkler Petit Champ adını vermişlerdir. 1854-1855 yılında Osmanlı ile birlikte Kırım Savaşında yan yana çarpışan Fransız askerleri İstanbul’a geldiğinde Petit Champ’da konaklayacak, üstadın tarifi ile ‘çağşaklı marşlar’ çalacaklardır.
Tepebaşı o yıllarda Beyoğlu’nun seyir teraslarından biridir. Haliç, Kasımpaşa bu noktadan harika görünmektedir. Bu seyir terası 1870 yılında Tepebaşı Bahçesi olarak düzenlenecektir. 1892 yılına gelindiğinde bu bahçenin kenarına Şehir Tiyatrosunun Dram Bölümü sahnesi yapılacaktır.

parantez-2:
Bahçenin dört bir yanı parmaklıklarla çevrilmiştir. Cumhuriyet Caddesine bakan yüzünde tek bir kapı vardır. iki yanında birer gişe. Bahçenin arka tarafları derin derin çukurlar, tümsekler, otlar, dikenler, molozlar, süprüntülerle doludur. Sf:60
Taylan Köken

10 Şubat 2014 Pazartesi

tepebaşı bahçesi...

Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabının üçüncü denemesi Tepebaşı Bahçesi’dir.
Deneme üstadımız bu kişisel tarihi kitabında devrin üç büyük edebi üstadını anarak başlar yazısına:

Yakup Kadri, Refik Halid, Abdülhak Şinasi kışın Lebon’da iseler, yazın da Tepebaşı Bahçesi’nin “bayağı ve aşağılık havası” ile ciğerlerini eğlendirmeye çalışırlar.
Tepebaşı Bahçesi’nin yerinde, geçen yüzyılda büyük bir mezarlık vardır. Kasımpaşa’ya inen bayır, selviler ve mezar taşlarıyla kaplıdır. Taşların arası otlarla dolu olduğu için burada günün her saatinde koyun, keçi, ineklerin otladığı görülür. Mahalle karıları da çamaşırlarını serer, kurutur.   Sf:59
parantez-1:
Şimdi www.tiyatromuzesi.org adresinden “Yüz Yıllık Efsane ‘Tepebaşı Dram Tiyatrosu’ yazısından bir bölümü buraya aktaralım:

YÜZ YILLIK EFSANE “TEPEBAŞI DRAM TİYATROSU”


Tepebaşı Dram Tiyatrosu, tiyatro tarihimizde efsane haline gelmiş, yeri hiçbir zaman doldurulamamış, yapıldığı günden itibaren yerli ve yabancı pek çok sanat gösterisinin uzun yıllar İstanbul'daki en gözde mekânı olmuştur. Sarah Bernhart'tan Comédie- Française'e, Darülbedayi'den Şehir Tiyatrosu'na, Şehir Operası'ndan Devlet Tiyatrosu'na, özel gecelere kadar pek çok tiyatro, müzik, konser ve gösteriye kapılarını açmıştır. İstanbul'un gelmiş geçmiş tüm belediye başkanları tarafından hep tarihi bir miras olarak tanımlanmış ama çoğu tarafından bir rant tepesi olarak görülmüştür. Yandıktan (ya da yakıldıktan) sonra yerine aynı şekliyle yapılması için yetkili makamlarca hep söz verilmiş hatta yarışmalar bile açılmış ancak hiçbir zaman bu sözler tutulmadığı gibi yerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi kendisi için "heyulâ" gibi bir bina yaptırmış, daha sonra bu binayı borcu karşılığında TRT'ye satmış ve ne yazık ki Tepebaşı Dram Tiyatrosu da hatıralarda kalmıştır.

Taylan Köken

14 Mart 2013 Perşembe

lebon müşterileri...

Lebon denemesinde Salâh Birsel pastaneye gelen müşterileri dört gruba ayırır. Sabah keyfi içine gelenler, öğle yemeğine gelenler, Beyoğlu’na alışverişe çıkan bayanlar ve dördüncü olarak da edebiyatçılar ve ressamları sıralar. Sonra bu dördüncü grubu sıralar. Biz de buraya aktaralım ki bu değerli insanların ruhlarını şad etmiş oluruz.

Sabri Berkel: Ressam (1907-1993)
Sait Faik (Abasıyanık): Yazar (1906-1954)
Hakkı Anlı: Ressam (1906-1991)
Cemal Tollu: Ressam (1899-1968)
Nurullah Berk: Ressam (1906-1982)
Lépold Lévy: Fransız ressam (1882-1966)
Hamit Görele: Ressam (1903-1980)
Salâh Birsel: Yazar (1919-1999)
Oktay Akbal: Gazeteci-Yazar (1923 - )
Burhan Toprak: Sanat Tarihçisi (1906-1967)
Ahmet Hamdi Tanpınar: Yazar (1901-1962)
Kenan Temizan: Grafik Tasarımcısı (1895-1953)
Sevim Burak: Yazar (1931-1983)
Behçet Necatigil: Şair-Yazar (1916-1979)
Celal Sılay: Şair-Yazar (1914-1974)
Azra İnal: Ressam
Fahamet Gökel: Avukat ( ? -1988)
Salahattin Hakkı Esatoğlu:
Nermi Uygur: Felsefeci-Yazar (1925-2005)
Halit Eskişar: Avukat
İskender Fikret Akdora: Şair (1914 - )
Ercüment Kamlık: Ressam ( -1971)
Salih Urallı: Ressam (1908-1984)
Sabahattin Kudret (Aksal): Şair-Yazar (1920-1993)
Orhan Hançerlioğlu: Araştırmacı-Yazar (1916-1991) :
Şükriye Dikmen: Ressam (1907-2000)
Cevat Dereli: Ressam (1900-1989)
Bayan Nedret: Terzi
(Ali) Hadi Bara: Heykeltıraş (1906-1971)
(Mustafa) Nusret Suman: Heykeltıraş (1905-1978)
Zeki Faik İzer: Ressam (1905-1988)
İsmail Hakkı Oygar: Seramik Sanatçısı (1907-1975)
Edip Hakkı Köseoğlu: Ressam (1904-1990)

Taylan Köken

13 Mart 2013 Çarşamba

mithat cemal kuntay...

Şu var ki Mithat Cemal Lebon’a geldiği vakit Faik Ali’nin (Ozansoy) tersine cam önünde oturmamaya pek dikkat eder. Cam kenarlarından sızacak esintiyle hasta olacağında korkar. Pastane kapısının aralık kalmasından da çok tedirgin olur, ikide bir garsonu çağırarak kapının kapatılmasını söyler. Mithat Cemal vapurla Kadıköy’e geçerken de aynı titizliği gösterir. Arkadaşları da bu yüzden ona “Kurander” adını takmışlardır. Yusuf Ziya onun bir otobüs öyküsünü de anlatır:
-Mithat Cemal bir gün otomobil bulamamış. Maçka’dan otobüse binmiş. Arkasında camı açmışlar. Hemen biletçiye buyurmuş: “Camı kapayınız.” Buna dik bir erkek sesi karşılık verir: “Hava alacağız.” Mithat Cemal ise şu cevabı yapıştırır: “Burası Çamlıca değil.” Sf:53

Hamiş: Kurander hava akımı, esinti, cereyan demektir.    

Taylan Köken

12 Mart 2013 Salı

nezihe muhiddin tepedelengil...

Romancı Nezihe Muhittin Lebon’a gelmez, ama Lebon’un karşı sırasında –Lebon artık Kumbaracı Yokuşunun köşesine geçmiştir- bir apartmanın birinci katında oturur. Atatürk zamanında 1928’den 1938 yılına değin İstanbul’da valilik yapan Muhittin Üstündağ’ın kızkardeşi olan Nezihe Muhittin yaz aylarında –Alman orduları Balkanlara sarktığı sıralarda- İstiklal Caddesi’ne bakan kapı – penceresini ardına kadar açar ve caddeden gelip geçenlere söylev çeker. Ama caddedekilerden kimse ne söylediğini anlamaz. Yalnız bir kez Salâh Birsel onun “yellozlar” dediğini işitmiş, ama kulağını kabarttığı halde bu sözün arkasını duyamamıştır. Sf:54


Hamiş: Muhittin Üstündağ 1884 yılında Sakız Adasında doğmuş, 30 Nisan 1953 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. İstanbul’da hem valilik, hem Belediye Başkanlığı yapmıştır.


Taylan Köken

11 Mart 2013 Pazartesi

kenan yontuç...


Lebon’a sık sık gelenlerden biri de Mithat Cemal’le Maestro Kenaniko diye anılan heykelci Kenan Yontuç’tur. Kenan Yontuç –dört sevgilisini de Lebon’da aynı günde dört ayrı masada ağırlar ve de kimseye bir şey çaktırmaz- o sıralarda Edirne’de bir Atatürk heykeli yapmış, Methal Cemal de ona bir ikilik yazmıştır;

Heykel deme hicranımızın çığlığıdır ki
Taşında, tuncunda bir milletin kalbi vurur, göğsü kımıldar sf:53

Taylan Köken

10 Mart 2013 Pazar

yakup kadri karaosmanlıoğlu...

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Lebon’da göründüğü vakit ise yanında Refik Halit’le adı Abdülhak Hamit ve Şinasi’nin adlarından oluşan Abdülhak Şinasi olur.
Bir gün Yakup Kadri ve arkadaşları orada otururlarken içlerinden biri:
-Cemal Paşa frankofil’dir,(Fransız sever)  Enver Paşa germanofil’dir. (Alman sever)
Der. Süleyman Nazif’in Dahiliye Nazırı Halil beyi hiç sevmediğini bile bir başkası:
-Ya Halil bey nedir?
Süleyman Nazif:
-O mu? O, sadece fildir. Sf:52

Taylan Köken

9 Mart 2013 Cumartesi

ismail müştak...

Abdülhak Hamit (Tarhan) Lebon’a en çok Süleyman Nazif ile birlikte gelirmiş. Meyhanelerde papaz uçururken bile yanında o vardır. Bir gün yine beraber içmeye gideceklerdir. Nazif Tokatlayan’ı önermiş, Hamit de İsmail Müştak Mayakon’a sözü var diye Lebon’a bir uğrayalım demiş. Nazif, İsmail Müştak’ın sözünden durmayan biri olduğunu belirtip, boşuna pinekleyeceklerini söyler.
Hamit üsteler, Süleyman Nazif de uymak zorunda kalır. Lebon’dan içeri girince İsmail Müştak’ın Hamit’i beklediğini görürler. Hamit: “Gördün mü?” gibilerinden Süleyman Nazif’e bakar, Süleyman Nazif ellerini havaya kaldırıp İsmail Müştak’a:
-Yahu ne acayip adamsın sen? Bir sözünde durmamak ünün vardı. Şimdi onu da yitirdin. Beni de Beyefendiye karşı yalancı çıkardın. Sf:50
   
Salah Bey Sözlüğü:
Papaz uçurmak: içkili eğlenceyi sonuna kadar yapmak anlamındadır…

Hamiş: Bir de hikayesi vardır ki, ol hikaye şöyle: Osmanlı İmparatorluğu’nda  Aynaroz  denilen  yerde manastırlar topluluğu vardı. I. Murat devrinde Osmanlı topraklarına katılan Aynaroz bölgesinde tüm nüfus erkekmiş. Bu bölgede yalnızca inzivaya çekilmiş papazlar yaşarmış. Dini merasimler yapılırken, özel günlerde mahzenden yıllanmış şaraplar çıkarılırmış. Şarabı içince kendinden geçen ve artık kemale erdiğine inanan papazlar uçacağına inanarak kendilerini yüksek kayalıklardan denize bırakırlarmış. İşte kafayı bulmaya bu yüzden o devirlerden beri “papaz uçurmak” denirmiş…

Taylan Köken