araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2026 Cumartesi

akıl sağlığı üzerine...

 

ADAM PHİLLİPS

AKIL SAĞLIĞI ÜZERİNE / ARAŞTIRMA / AYRINTI / 2020 / 176 sayfa

 

İngiliz psikanalist Adam Phillips’in kitapları Türkiye’de uzun yıllardır yayınlanıyor. Akıl Sağlığı Üzerine çalışmasını kısa sürede okudum ve birçok tespitinin altını çizdim. Delilik/akıl üzerine karşılaştırmalı yorumları, eski/yeni kuramların eleştirisi, yaklaşımlardaki etkiler üzerine doyurucu bir çalışma.

 

Kitabın arka kapağında yer alan tanıtım yazısı, içindekilerin bir özeti adeta:

 

Delilik üzerine devasa bir literatür olmasına rağmen akıllılık üzerine çok az düşünülmüş, çok az yazılmıştır. Deliliğe dair çoğu zaman kesin yargılarımız ve tuhaf hislerimiz vardır ancak akıllılık söz konusu olduğunda zihnimiz bir hayli karışıktır. Akıllılığın neye tekabül ettiği hiçbir zaman tam manasıyla ortaya konamamış, son üç yüz yılda onu "deliliğin zıttı" olarak tanımlamanın ötesine geçilememiştir. Çağın önde gelen psikanalistlerinden biri olan Adam Phillips, yalnızca psikiyatrinin değil aynı zamanda edebiyatın, tarihin, antropolojinin ve felsefenin koridorlarında dolaşarak bu iki kavram arasındaki tarihsel dengesizliğe meydan okuyor ve bizi akıllılık üzerine düşünmeye davet ediyor. Yaşamın farklı evrelerini ve ilişki biçimlerini içeren geniş bir yelpazede akıllı öznenin modern dünyadaki imkânlarına dair gerçekçi ama umut dolu bir analiz sunuyor.

 

Kitapta birçok paragrafın altını çizdim, buraya aktarmamın imkânı yok –telif falan- ama günlüğüme o işaretlerin izdüşümlerini bolca not aldım.

  

… insanlar talihsizlik eseri birbirlerini anlasalardı, hiçbir zaman ortak bir noktaya varamazlardı. s.11.

Charles Baudelaire, Özel Günceler.

 

Eşanlamlısı çok az bulunan “akıllılık” hiçbir zaman tam da modası geçmemiş demode bir tabir olmuştur. İlk kez 17. yüzyılda doktorlar tarafından “zihnen ve bedenen sağlıklı” anlamında kullanılmış, göreceğimiz üzere deliliğin karşıtı ya da panzehiri olarak daha aşina gelen modern anlamını ancak 19. yüzyılda kazanmıştır. s.15

 

Deli olmak deli gibi davranmak anlamına gelirken, akıllı olmak akıllıca davranmak anlamına gelmez. –Polonius s.26

 

Delilik, en iyi ihtimalle, hakiki akıllılığa, hakiki doğamızın özgünlüğüne doğru yapılan bir seyahattir, delilik yoluyla kendimiz hakkında en iyi şeylerle temas halinde bulunuruz. S.31

 

Akıllık, gerçekten de ruhun hastalığıdır.-Laing s.32

 

Bildiğim kadarıyla akıllılar hakkında erişilebilecek bir istatistik yok. Akıllılar haberlere konu olmuyor. s.38

 

Akıllığın tarihi yazılmamıştır, belki de gerçek anlamda yazılması imkânsızdır. s.42 

Taylan Köken – 2026

2 Kasım 2025 Pazar

türkleşmek islamlaşmak muâsırlaşmak...

 

ZİYA GÖKALP

TÜRKLEŞMEK İSLAMLAŞMAK MUASIRLAŞMAK / ARAŞTIRMA / BORDO-SİYAH / 2004 / 109 sayfa

 

Ziya Gökalp’ın toplumbilim üzerine yazmış olduğu üç araştırma kitabından sonra kaleme aldığı inceleme kitabıdır. 1918 yılında yayınlanan kitaptaki düşünceleri, 1923 yılında yayınladığı –meşhur eseri- Türkçülüğün Esasları kitabından farklılık arzetmektedir.

 

20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti dağılıp, son günlerini yaşarken, toplumun ileri(ci) kısımları, Batılı değer yargılarını kabullenmiş ve benimsemiş görünmektedir. Özümseme meselesi bu satırları konusu değildir. İslamcılar/ümmetçiler ise Ulusçu düşünceleri kökten reddetmektedirler. Türkler/Türkçüler ise yeniden var olmanın tek koşulu olarak Ulusal Devlet olmanın tek koşul olduğunu savunmaktadır.

 

Ziya Gökalp, -halen birbiriyle kanlı bıçaklı olan- bu görüşlerin çağdaşlaşma için bir araya geleceğini savunan çalışmasını kaleme almıştır. 1923 yılına geldiği zaman yazar Türkçülüğün Esasları kitabında tek çıkar yolun, “Türk” kavramı üzerinde dil, eğitim ve siyasi birliğin sağlanarak Ulus Devletin ancak bu şekilde var olacağını savunmuştur.

 

Gökalp, önce Üç Düşünce Akımı bölümünde kitabın başlığında yer alan; Türkçülük, İslam ve Çağdaşlaşma kavramını basit bir dille açıklıyor. [Bu arada kitabın tamamı, çok sade, kısa cümlelerle, konuşur gibi kaleme alınmıştır.]

Dil başlığında, Ulusçuluk, Ümmetçilik ve Çağdaşçılık akımları artık dil bütünlüğünün önemini kavramıştır demektedir.

Gelenek ve Kural bölümünde ise Osmanlı’nın kurumlarında bir bütünlük olmadığı ifade etmektedir.

Gelişmeden doğan kurumlarımızın tarihsel bağlantılarını sağlayarak canlı gelenekler durumuna getireceğimize, bunları bir yana atarak her ülkeden “tarih”siz, “gelenek”siz kurallar biçiminde kurumlar almışız.

İngilizler kuralsız bir ulustur; ama tarihsel bağlantılar, gelişme bakımından bilinen gelenekler, en çok İngilizlerde görülür. İngilizleri geliştiren, gelenikçiliktir.

Biz Türkler kuralcı, ama geleneksiz bir ulusuz. s.41.

 

Kültür Topluluğu, Uygarlık Topluluğu bölümünde, konu toplumbilimsel açıdan incelenirken, Fransız bilim insanlarından örnekler vererek tartışılmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki tüm bu fikirler yazıldığı dönemin tartışmaları ve bilimsel çalışmalarıyla değerlendirilmelidir.

 

Biz Türkler, çağdaş uygarlığın akıl ve bilimiyle donanmış olduğumuz halde bir “Türk-İslam” kültürü yaratmaya çalışmalıyız. s.55.

  

Ziya Gökalp, 100 yıl önce bunları yazarken, günümüzün erklerinin Abdülhamid’in eteğinde dolaşmaları ne kadar ironiktir.

 

Gökalp, Türklüğün Başına Gelenler bölümünde, Osmanlı’nın kurucusu olan Türklerin, devlet büyüdükçe nasıl itildiğini, hor görüldüğünü, yok farz edildiğini belirtirken, dilimize yerleşen Türklükle ilgili hakaret cümlelerinden bazılarını sıralar. Osmanlı içinde filizlenen birçok ulusalcı akımların dayandığı en büyük düşünce ve akımların ortak noktası; Türk düşmanlığıdır. Kim kendi milliyetçiliğini övüyorsa, önceliğine Türkleri almakta ve onları hor görerek işe başlamaktadır. İstanbul, Saray sanki Türk değildir…

 

Türk asıllı olan birçok genç Arnavutlukla, Araplıkla ya da Kürtlükle övünüyorlardı. Türklükle övünen tek bir kişi yoktu. “Türk” sözcüğünü ayıplı sıfatlar gibi kimse üzerine almıyordu. “Türk” Doğu Anadolu’da “Kızılbaş”; İstanbul’da “kaba ve köylü” anlamlarına geliyordu… s.60  

 

Ziya Gökalp, bir ülkenin kurucusu olan milletin, o ülkenin diğer tüm unsurları tarafından dışlanarak, hakarete uğramasının, dünyada hiçbir ülkede örneğinin bulunmadığını belirtirken, çözümü; Çağdaş bir İslam Türklüğü(s.66) olarak belirtmesi ilginçtir…

 

Eğitim bölümünde İslami eğitimin çağdaş olabileceğini tüm iyimserliği ile düşünmekte ve savunmaktadır…

 

Ülkü bölümünde ise yazar, ulusal bir kimlik olarak konuya bakmaktadır. Bir ulusun ülküsü zor günde ortaya çıkar, gerektiğinde o toplumun kurtarıcısı olur.

 

Bir ulus tehlikede kaldığı zaman, onu bireyler kurtaramaz; ulus, kendi kendisinin kurtarıcısı olur. s.77         

 

Türk Ulusu ve Türan bölümünde Gökalp;

 

Türan, Türklerin tümünü içine alan ve Türk olmayanları dışta bırakan ülküsel yurttur. Türan, Türklerin oturduğu, Türkçe’nin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır. s.90

Kitap, Ulus ve Yurt, Ulus Ülküsü, Ulusallık ve İslamlık bölümleriyle devam eder.

Yazarın Ulusallık ve Ümmetçiliği aynı potada eritmeye çalışması ise; 100 yıldır konuyu tartışan, tartışa tartışa suyunu çıkaran ve bir adım ileri gitmediği gibi, ne ümmet ne de ulus ol(a)mayan, her kurumu, her siyasi ile emperyalizmin emrinde olan bir devlet olabileceğini öngörememiştir. Bu düşüncelerin halen savunulması ise bizim başımıza özellikle musallat edilen sözde düşünce akımlarıdır.

 

Oysa Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ithaf edilen basit bir söz uygulanabilseydi, bu canım ülkem halen muasırlaşmak için çaba göstermezdi: Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin…

 

Taylan Köken

19 Ekim 2025 Pazar

mahkemelerde...

 

SABAHATTİN ALİ

MAHKEMELERDE / ARAŞTIRMA / YKY / 2019 / 154 sayfa

 

Sabahattin Ali’nin ömrünün önemli bir kısmı mahkemelerde ve nihayetinde mahpus damlarında geçmiştir. Hakkında açılan resmi, gayri resmi soruşturmanın sayısı belli değildir. Artık hayatından bezdiği bir dönemde ise gizemini hala koruyan bir cinayetin kurbanı olmuş, cesedi ancak eşyalarından tanınabilmiştir.

 

Mahkemelerde kitabının içinde yer alan belgeleri, Nüket Esen ve Nezihe Seyhan yayına hazırlamıştır. YKY tarafından ilki 2004 tarihinde basılan kitabın bendeki nüshası 12. baskıdır.

 

Sabahattin Ali’nin karşısında durmuş olduğu mekanizmanın tavrı ve yazarın direncini gösteren, karakolda aynı mahkemede de aynı olan düşüncelerini cesurca ifade eden, hayran duyulacak onurlu bir direnişin satırlarıdır bu belgeler. Yapıtı oluşturan belgelerin elbette çok daha fazlası vardır, olmalıdır. Sabahattin Ali’nin mücadelesini göstermesi açısından bu kadarı dahi yeterlidir.

 

Kitaptaki bazı belgelere göre yazar, hapishanede iken koşulların iyileştirilmesi için de arzuhaller, tespitler kaleme alıyor. Bir kaçına kitabın içinde rastlayacaksınız. Yine belgelerin arasında yer alan bilirkişi raporlarına göre, ülkemizin uğraşmış olduğu gericiliği, yasaklanmaya çalışılan kitapları inceleyen raportörlerin yazılarından açıkça öğreniyoruz. İbretlik belgelerin, günümüzdeki mahkemelerde tekrarlanan ve yarına birçoğu kalmayacak olan belgelerden ne farkı var?

 

Sabahattin Ali, kendisini “Vatan hainliği” ile suçlayan Nihal Atsız’a hakaretten dolayı hapis cezası verdirmiştir. Atsız, -daha da sinirlenmiş olmalı- iftiralarından geri durmadığı gibi her gün dozajını artıran bir üslupla saldırılarına devam etmiştir. Merhumun Atsız’a vermiş olduğu ibretlik cevaplar da bazı mahkeme belgelerinin içinde yer almaktadır.            

Kitaptan birkaç bölümü aktaralım:

 

Ben muallim mektebinden mezunum. Muallimlik damarlarımın içindedir. S.7

*

Bende mefruz cürümler aramak, himayesine sığındığımız vekaletin [M.E.B.]bana üvey evlat muamelesi yapmasıdır. S.9

*

Benim babam asker, babamın babası asker, anamın babası yine askerdi. Bu adamların hepsi bu memleket için kanlarını dökmüşlerdir ve benim şimdi damarlarımda dolaşan kan, bu adamların kanıdır. Benim, bu memlekette, bu memleketi kurtaranlara ihanet etmeme imkan yoktur. S.22

*

İntikam, beşeri hislerin en saklısıdır. S.22

*

Ben haksız olduğum zaman başımı eğmesini ve susmasını bilen, fakat haklı olduğum zaman alnı yukarda bağıran ve hakkını teslim etmeyenlere her ne bahasına olursa olsun onu teslim ettirmek isteyen bir adamım. S.34

*

Bir zamanlar ayrı fikirli olanlara yobazlar gavur diye hücum edemezlerdi. Bugün bu moda değişti, biraz ayrı fikirde olanlar “kominist” diye damgalanıyor. s.46

*

Bu romanın heyet-i umumiyesini bırakıp birkaç sayfasından muharririn içtimai ve siyasi kanaatlerini istidlale çalışmak gayri ilmi bir harekettir. S.73

*

 ….sakın Ali yerine Âli yazdırmasın, bu Âli adı kadar sinirlendiğim kelime azdır. s.87

 

Taylan Köken

1 Eylül 2025 Pazartesi

abdülhamit devrinde sansür...

 

CEVDET KUDRET

ABDÜLHAMİT DEVRİNDE SANSÜR / ARAŞTIRMA / MİLLİYET / 1977 / 128 sayfa

 

Cevdet Kudret, Türk Yazını üzerine değerli bir külliyat oluşturacak kadar eser üretmiş, çalışkan bir yazarımızdır. Bu kadar edebiyat üzerine düşünüp, yazınca elbet konu bir gün sansüre gelecekti. Üstat bu konuyu da ıskalamamış ve özellikle kitabın sonuna eklediği Basın Nizamnameleri bu çalışmasını hayli kıymetli hale getirmektedir.

 

Cevdet Kudret, sansür konusuna şu cümleyle giriş yapar: “Türkiye’de basın üzerinde baskı ve sansür denince akla hemen Abdülhamit devri gelir” s.5

Sultanı sevenler ise 33 yıllık istibdat döneminde hemen hemen her il merkezinde basın şubesinin kurulduğunu, kitap, gazete ve dergi yayınlarında azalma değil çok fazla artış olduğunu dile getirirler. Dönemin edebiyat üreten, yani siyasi, ekonomik bir yazı değil, roman ve öykü yazanlar bile bu dönemde yazdıklarının yarıdan fazlası sansürden geçmediği için artık yazmaz olmuştur. Sansür kurulları işsiz kalınca görevlerine son vermesinler diye bu sefer de saraya jurnal üretmekteydiler. Bugünün Abdülhamit severleri ise jurnalciliğini; devletin bekası için bir zorunluluk olarak naif bir hoşgörü ile yaklaşmaktadır…

Sultan, 1876-1909 yılları arasındaki 33 yıllık istibdat yönetimi ile tarihe geçmiştir. Oysa bu dönemden önce, Osmanlı Yönetimi sansür konusunda çok yol kat etmiştir. Abdülhamit almış olduğu sansür mirasının üzerine koyarak ilerlemiş, akla gelmeyecek yeni yöntemler ve baskılarla dozajı o kadar arttırmıştır ki tüm başarısızlığına rağmen tahtta kalmayı başarmış bir padişahtır.

 Abdülhamit tahta çıkışının dördüncü ayında yayınlanan “Kanun-i Esasi” maddelerini bahane göstererek meclisi fesih etmiş ve tüm yetkileri üzerine almıştır. Vekiller Heyeti’nin 2 Ocak 1877 günü çıkarmış olduğu kanunnamenin 6. maddesine göre:

“Askeri hükümet, gerekli görülen kişilerin gece ve gündüz evlerini aramağa; şüpheli ve sabıkalı güruhundan olup hükümetçe tutuklananları, sıkıyönetim altına alınan yerde konutları olmayan kişileri başka bir yere uzaklaştırmağa; … zihinleri karıştıracak yayın yapan gazeteleri hemen kapamağa ve her türlü cemiyetleri (toplantılar, kurullar, dernekler) yasaklamağa yetkilidir.” s.17

Baskı mekanizmasının ilk kurbanlarından biri, olacakları önceden sezen Teodor Kasap Efendi olmuştur. Gazetelerin birçoğunun övdüğü Kanun-i Esasi maddelerini eleştirmiş, İstikbal adındaki gazetesinde; “halka hak verilmez, hak alınır” düşüncesini yazdığı yazının ardından, Hayal adındaki ünlü mizah dergisindeki karikatürünün yayınlanmasından sonra üç yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir. s.17-18

Dönemin baskısına, yalnız dergi ve gazeteler maruz kalmaz. Ülkemizde basılan kitapların tetkiki yanında yabancı basından gelen kitapların ülkeye girişi de sıkı tedbirlere bağlanmıştı: Abdülhamit Döneminin meşhur Matbaalar Nizamnamesi uzun süre(1888 yılına kadar) yürürlükte kalmış, kitapların denetleme işi ise “Meclis-i Maarif”ten alınıp, yine Maarif Nezareti’ne bağlı “Encümen-i Teftiş ve Muayene” kuruluna devredilerek daha sistemli bir hale getirilmiştir. Bu kurulun görevleri arasında:

“Türkiye’ye girecek yabancı basının içeriğinin sakıncalı olup olmadığının gümrük ve postahanelerdeki özel(!) memurlar tarafından kestirilemeyen kitap ve sâirenin incelenmesi” yer almaktadır. s.20

 

Abdülhamit döneminde sadece iç basın değil dış basın da sıkı sansür tedbirlerine tabiidir. Kendi hakkında yazılan övgülerin haricinde ülkenin problemlerini ortaya koyan hiçbir basılı eser piyasaya sürülemezken, yabancı basının ürettiği eserler elini kolunu sallayarak ülkemize giremezdi elbette. Basını kontrol eden müdür konumunda bulunan Hüseyin Cahit Yalçın’ın postane müdürlüklerine “gizlidir” kaydıyla göndermiş olduğu bir “emirname” genel konumuz hakkında bazı ibretlik maddeleri içermektedir.   

 

1. Postalar açıldığı zaman şüpheli görünen mektup ve paketlere el konulup hemen saraya gönderilecektir.

2. Beyoğlu ve Galata postahanelerine, mektuplarını almak üzere sık sık gelen kişilerin şekillerini saptamak yararlıdır.

4. Post-restant olarak gelen mektuplar ve başka eşya birinci derecede şüphe çekici göründüğünden, bunları alacak olanlar Türkiye uyruklu ise ve gerekirse kendilerine teslim edilmemeli.

6. Üzerlerinde özellikle durulmak üzere adları evvelce bildirilen yüksek memurlar adına gelen mektuplar ayrıcalıksız Mâbeyin’e gönderilmelidir.

7. Yabancı memleketlerden gelen yolcuların İstanbul ahalisinden ve zararlı fikir sahiplerinden bazı kişiler adına mektup, paket, kitap v.b. getirmelerine meydan verilmemek üzere iskelelerde sıkı tedbirler alınmalıdır. s.32.

 

Sadece yukarıdaki maddeler dönemin şartlarını göstermesi açısından ibret vericidir. Cevdet Kudret, kitabın ilerleyen bölümlerinde yasaklanan kelimeler ve yasaklaya yasaklaya yazarların yazacak kelime bulamamaktan artık yazmaktan vazgeçtiklerini, dönemin üretemeyen yazarlarının anıları üzerinden aktarmaktır.  

 

 Taylan Köken

6 Şubat 2024 Salı

tarih - yazıcılık üzerine...

 

İLBER ORTAYLI    

TARİH - YAZICILIK ÜZERİNE/ARAŞTIRMA/CEDİT/2009/232 sayfa

Prof. Dr. İlber Ortaylı tarih ve özellikle Osmanlı Tarihi üzerine birçok kitap yazdığı gibi tarih nasıl yazılır sorusuna cevap olarak yazmış olduğu çalışmalar da mevcuttur. Metodoloji üzerine Giriş/Kaynak niteliğinde bir kitap.

İlber hoca, Tarih nedir? Sorusuyla başlıyor kitabına ve devamla; Yunan ve Roma geleneğinde tarih yazıcılığı, Helenistik devirde tarihçilik, tarih ve sosyoloji, Türkiye’de klasik çağın algılanması, Osmanlı tarih yazıcılığının evrilmesi üzerine, Tarih üzerine mülâkat, İstanbul’un fethi ve üçüncü Roma nazariyesi, menkıbe, Türk tarihçiliğinde biyografi inşası ve biyografik malzeme sorunsalı, Cumhuriyet devri tarih yazıcılığının umumi görünümü, Genç okuyuculara -Tarih üzerine-, Türkoloji ve var olmayan bir dal: Oksidentalistik, Cevdet Paşa ve Avrupa tarihi, Osmanlı Kançılaryasında Reform: Tanzimat Devri Osmanlı Diplomatikasının bazı yönleri, Balkanlar ve Batıdan Osmanlı tarihiyle ilgili arşivler ile Rusya tarihi ve arşivleri bölümleriyle devam ediyor…

Gelelim tarih denilince en çok tartışılan konuya; Resmi Tarih’e İlber Ortaylı şu şekilde yaklaşmaktadır:

"Resmi tarih" denen yorum ve tabular dar bir bürokratik kadronun yorum ve terimi değildir. Aksine sokaktaki insanın, yönetilenin tavır ve görüşünün de yansımasıdır. Bir tür mütearife haline gelen, hatta, akide haline getirilen görüşler varsa (ki bunlar yakın tarihe değil eski dönemlere de ait olabilir; ama her zaman ve her yerde yakın tarihte daha çoktur.) bürokrasinin ceberrut yönetiminden çok, vatandaşın bağnazlığına, inatçılığına veya kutsallık anlayışına da bağlıdır. Bu nedenle yakın tarihçi kendisi de bu atmosferin dışına çıkamaz; şayet mutedil bir üslupla tezini savunmazsa gayri ilmi ve hatta ahlak ve şecaat düşkünü bir kalem olarak damgalanır; çok kimse tarafından beğenilen bir yazarın çok da muarızı olabilir,

ama vesikanın gerçeğine bağlı kalana da o nisbette çok itibar edilir. İyi yakın tarihçi eksiksiz tasvir yapandır; bu tasviri şerhle yorumlamaktan çok, seçtiği olayları yan yana getirerek mizansenini (sahneye koyuculuğunu) gürültüsüzce tamamlayan yazar da tutunur. s.143-144.

 Taylan Köken

19 Ocak 2024 Cuma

siyah...

 


ALAIN BADIOU

SİYAH/ARAŞTIRMA/MONOKL/2020/95 sayfa.

 

Fransa solunun düşünce insanlarından biri olan Alain Badiou’nun felsefesi geçmiş düşünce akımlarıyla bağ kurmaya çalışan bir anlayıştadır. Fransa’da politik eylemlerde de önde olan, 1968 yılında gerçekleşen olayların içinde yer alan ve siyasi mücadelesine halen devam eden bir siyaset insanıdır aynı zamanda.

Siyah kitabı MonoKL Yayınları Düşünce serisinde yayınlamış bir çalışma. Türkçeye Nihan Çetinkaya tarafından çevrilmiş. Kitabın ana başlıkları: Çocukluk ve Gençlik, Siyahın Diyalektiği, Kılıklar ve Fizik, Biyoloji, Antropoloji bölümlerinden oluşmaktadır.

Kitabın alt başlığı olan, olmayan rengin ışıltıları; siyahı anlamamızı sağlayan en iyi formül aslında… Tıpkı ikiz kardeşi beyaz gibi renk skalasının neresine koyacağını bilmediğimiz en baskın renktir siyah… Siyah rakam olsa sıfırdır, diğer tüm renklerle çarpılınca sonuç elbette siyah olur…

Siyah; gecedir, kara-anlıktır, kriminaldir, gizlidir, mağaralara saklanır, görünmez, tüm renklerle kavga eder, tüm renklerle ilişki içindedir, görünürdür tam ortadadır, her yerdedir;

Siz n-asıl bakmasını bilin yeter…

 

Taylan Köken


14 Ocak 2024 Pazar

atatürk'ün sofrası...

 

OĞUZ AKAY

ATATÜRK’ÜN SOFRASI/ARAŞTIRMA/TRUVA/2016/240 sayfa.


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı, siyaseti, savaşları ve mücadelesi birçok araştırmaya konu olmuştur. Toplumda en çok merak uyandıran özel yaşamı ise popüler tarih anlayışına uygun olarak bazı çalışmalarla yeniden ele alınmaktadır. Günümüzün ve geçmişteki sağ siyasi kültürün en çok mesele yaptığı konulardan biri; Gazi’nin -içki- masaları olmuştur… Atatürk devrimlerini, yönetimini sindiremeyen ve kabullenmeyen bu grubun tipik davranışı olan özel yaşama saldırmasının sebebi; o lideri fikri olarak yenemediklerindendir. Yenemiyorsan zayıflat, toplumdaki imajını zedelemeye çalış; evet, bu kifayetsiz siyasetin temel düsturu budur…

Atatürk’ün Sofrası kitabı aslında tam da amacına uygun bir tanımlamayla çıkmıştır. Merhumun sofrasında sürekli olarak içki içilmezdi... Yemek masalarının kurulmasının asıl amacı yapılacak olan devrimlerin ve siyasi hamlelerin toplumca nasıl karşılanacağını, kendi düşüncesinin dışında farklı fikirler varsa onları dinlemek ve tartmak için kurulan sofralardı. Atatürk’ün sofrasında toplantılar kimi zaman sabaha kadar sürer, zaman zaman içki de içilir ancak kimse bu masada kendini kaybetmezdi. Hele konu ciddi bir mesele ise masada sadece kahve içildiğini, alkolün masada asla yer almadığını Dr. Tevfik Rüştü Aras’ın anılarından öğreniyoruz.

Atatürk’ün Sofrası adıyla Truva Yayınları tarafından yayınlanmış ikinci bir çalışma daha var. Diğer çalışma İsmet Bozdağ’a ait bir çalışmadır. Elimizdeki kitapta anlatılan anılar ve yorumların çoğu Atatürk’ün yakınında olan çalışma arkadaşlarının yazmış olduğu hatıralardan derlenmiştir. Sanırım İsmet Bozdağ’ın çalışması da benzer bir yöntemle yazılmış olmalı.

Kitaptan aktarımlarla Atatürk'ün sofrasında nelerle karşılaşabileceğimize bir bakalım:

Atatürk’ün masasında elbet müzik de dinlenmektedir. Sevdiği türküler, Türk sanat müziği besteleri vardır. Kız kardeşi Makbule Atadan’a göre Atatürk şu besteyi çok severmiş:

Cana rakibi handan edersin,

Ben bir nevayı giryan edersin,

Biyanelerle unsiyet etme,

Bana cihanı zindan edersin ... s.15

Atatürk İzmir’i severdi… Sanırım İzmir’de memleketi Selanik’in havasını hissederdi. Bir gün Nif’de(Kemal Paşa) kaldığı bir gece, etrafındaki kişiler Ata’nın neşeli olduğunu görünce tepsi içinde içki ve birkaç meze getirirler, ancak Ata bu ikramı geri çevirir. Yanında bulunan Ruşen Eşref Günaydın’a, bir gece Beşiktaş Akeretler’deki evinde benzer bir tepsiyle içki gelince neler söylediğini hatırlatır:

Benim adım çok içki içer diye çıkmıştır. Bunu siz de duymuş olacaksınızdır. Filhakika   (gerçekte) ben, öteden beri içerim; içkiyi severim. Fakat istediğim zaman bunu keserim. Vazifem esnasında bir damlasını ağzıma komam. Vatan işlerime içki karıştırmam. İçki, sadece benim keyfim içindir. İçki yüzünden vazifemi bir an geri bıraktığımı hatırlamıyorum. Daha gençken, manevralara çıkılmadan önce, muhabbete dalarak sabaha yakın zamanlara kadar içsek bile, ben bazen hiç uyumadan saatinde doğrudan doğruya vazifem başına gider ve görecek işimi bir dakika geri bırakmazdım. İçki ve vazife iki ayrı şeydir. Birbirine tesiri dokunacak yerde vazifeyi elbette keyfe tercih etmeli, vazifeye tesiri dokunursa, içkiyi behemehal (mutlaka) kesmeli. s.47

Günümüzün içmediğini (iddia eden) söyleyen siyasilerine baktığımız zaman, Atatürk’ün ne kadar disiplinli bir lider olduğunu bu satırlardan ve de kitabın tamamında aktarılan birçok anıdan anlayabiliyoruz. Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk’ün sofrasında her şeyin konuşulduğunu söylerken (s.74-75), Arnold Toynbee ve Ali Kılıç, sofrada hakimiyetin tamamen Ata’da olduğunu belirtmekteler ve o sofraya kolay kolay kimse oturamamaktadır(s.75-78,79) demektedirler. Kitabın ilginç bir bölümü ise Ali Kılıç’ın hatıralarından evlilik dönemindeki akşam sofraları anılarıdır (s.80-82).

Atatürk’ün sofra kültürü oldukça basittir aslında:

Bir lokma ekmek, bunu birkaç yakın arkadaş ile oturup beraberce yemek ve içmek bana kafidir, demektedir Ata’mız… Ali Kılıç s.87.

Kitabın bir başka bölümünde ise Atatürk’ün sevmiş olduğu türküler ve şarkıları Ali Kılıç hatıralarından aktarmaktadır. Rumeli türküleri onda farklı duygulara sebep olurdu, özellikle Vardar Ovası türküsünü çok severdi. (s.90-94).

Gene eğlenmek için, pek nadir olarak, arkadaşları ile tavla oynadığı da vakidir. İçki olarak rakıyı tercih ederdi; başka içkileri, mesela bira, şarap, viski ve şampanyayı nadiren içerdi. Baş mezeleri leblebi, beyaz peynir ve kavundu. İçkiden sonra behemehal (mutlaka) yemek yerdi. Hasan Rıza Soyak s.135.

Uzun gecelerde bazen sofradan kalkıp yemek için mutfağa geçer, gece için hazırlanan onca yemeği bir kenara bırakıp çok sevdiği kuru fasulye-pilava yönelirdi… Enver Kezer s.180. Acıkınca bazen iki yumurta kırıp, sadece ekmekle karın doyurma işini kolayca hallettiğini de kitaptan öğreniyoruz. 

Kitabın bir bölümünde Atatürk’ün ziyaret ettiği bir ilde akşam yemeği için sofra kurulur. Sofraya isteği üzerine içki de gelir. Müzik çalınır, sohbetler yapılırken yöre halkı da Atatürk’ü merak edip kapıya yığılmaya başlar. Ev sahipleri halktan rahatsız olmaması için kapıyı kapatmaya çalışınca Atatürk müdahale eder ve kapıyı kapatmamalarını söyler. Atatürk hiçbir zaman halktan bir şeyini sakınmamış, gizlememiş, ne yapıyorsa onların gözü önünde yapmıştır. Aksi olduğu zaman hasımları hakkında olmadık iddialarda bulunmuş, kulaktan kulağa asla yapmadığı, yapamayacağı şeyler, yapmış gibi dedikodu olarak yayılmıştır. Bu yüzden Atatürk davranışlarında bir kısıtlamaya gitmeden içinden geldiği gibi davranmaya ve hiçbir şeyini gizlememeye gayret etmiştir. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz ilde de kapıda biriken halk bir süre masaya bakıp; He paşa içki içiyor, diyerek umursamadan omuz silkip oradan ayrılmışlar ve kısa bir süre sonra meraklarını giderenler çekilince Atamız masadakilerle baş başa kalmıştır…

Aslında Atatürk'ün Sofrası; basit yemeklerin yendiği, içkinin sohbet için içildiği bir dost meclisidir...  Sadelik tıpkı hayatında olduğu gibi sofrasına ve yediği yemeklere dahi yansımaktadır. Kısaca Gazi Mustafa Kemal Atatürk göründüğü gibi yaşamıştır...

Taylan Köken



25 Aralık 2020 Cuma

küçükkuyu...

 

KARMA      

KÜÇÜKKUYU/ ARAŞTIRMA / Ç.O.M.Ü. / 2008 / 136 sayfa

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öncülüğünde, değişik disiplinlerde ilçe ilçe yapılan çalışmaların derlenip toparlandığı, önce sempozyumlar yapılarak sonra da kitabı yayınlanarak, bilim çevrelerine sunulan bu çalışmaları çok önemsiyorum.

Küçükkuyu ilçesi çalışmaları 30 Ağustos 2008 tarihinde gerçekleşen sempozyumda sunuldu ve aynı yıl elimizdeki çalışma yayınlandı. Bu çalışmada Küçükkuyu ilçesinin tarihi, arkeolojik değerleri, sosyolojisi, mübadele araştırmaları, zirai yapısı ve turizmi ile ilgili çalışmalar yer almaktadır. Çanakkale ilinin güneyinde kalan ve Balıkesir ili ile sınırı oluşturan bu ilçenin konumu, antik dönemden bugünlere devam eden tarihi açısından ilgi çekici çalışmaların yer aldığı bir kitap.   

Taylan Köken

22 Aralık 2020 Salı

bozcaada...

 

KARMA      

BOZCAADA / ARAŞTIRMA / Ç.O.M.Ü. / 2008 / 215 sayfa

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öncülüğünde, değişik disiplinlerde ilçe ilçe yapılan çalışmaların derlenip toparlandığı, önce sempozyumlar yapılarak sonra da kitabı yayınlanarak, bilim çevrelerine sunulan bu çalışmaları çok önemsiyorum.

Bozcaada ilçesi çalışmaları 25-26 Ağustos 2008 tarihlerinde gerçekleşen sempozyumda sunuldu ve aynı yıl elimizdeki çalışma yayınlandı. Bu çalışmada Küçükkuyu ilçesinin tarihi, arkeolojik değerleri, sosyolojisi, üzüm araştırmaları, zirai yapısı, halk hekimliği, coğrafi ve jeolojik yapısı, biyolojik değerlendirmesi ve turizmi ile ilgili çalışmalar yer almaktadır. Çanakkale ilinin batısında kalan, ilin Gökçeada’dan sonra ikinci büyük adası olan ilçenin konumu, antik dönemden bugünlere devam eden tarihi açısından ilgi çekici çalışmaların yer aldığı bir kitap.   

Taylan Köken

21 Aralık 2020 Pazartesi

ayvacık...


             KARMA      

AYVACIK / ARAŞTIRMA / Ç.O.M.Ü. / 2008 / 341 sayfa

 Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öncülüğünde, değişik disiplinlerde ilçe ilçe yapılan çalışmaların derlenip toparlandığı, önce sempozyumlar yapılarak sonra da kitabı yayınlanarak, bilim çevrelerine sunulan bu çalışmaları çok önemsiyorum.

Ayvacık ilçesi çalışmaları, 25-31 Ağustos 2008 tarihlerinde gerçekleşen sempozyumda sunuldu ve aynı yıl elimizdeki çalışma yayınlandı. Bu çalışmada Ayvacık ilçesinin tarihi, arkeolojik değerleri, kazıları, eğitim araştırmaları, zirai yapısı, turizmi, el sanatları ve biyolojisi ile ilgili çalışmalar yer almaktadır. Çanakkale ilinin güneyinde kalan bu ilçenin konumu, antik dönemden bugünlere devam tarihi açısından ilgi çekici çalışmaların yer aldığı bir kitap. Serinin diğer çalışmaları gibi bu kitap da bilgi açısından sizi tatmin edecektir.  

Taylan Köken 

20 Aralık 2020 Pazar

râbia hatun...

 


            ENİS BATUR         

RÂBİA HÂTUN / ARAŞTIRMA-ŞİİR / YKY / 2000 / 174 sayfa

Enis Batur’un –geçte olsa- keşfettiği bir başka konu bir başka edebi tartışmadır, Rabia Hatun meselesi. 1948 yılında ortaya çıkan bu tartışmada özellikle İsmail Hami Danışmend ile Nihad Sami Banarlı arasında başlayan edebi tartışmanın, karşılıklı hakaretlerle amacından uzaklaşarak mahkemelere gitmesi de konuyu bir hayli ilginç kılmaktadır. Konuyu uzatmaya niyetim yok; sadece gelişimi hakkındaki bilgileri çok kısa olarak sizlere aktaracağım. Ayrıntıları detaylı incelemek isteyen kişiler bu kitabı satın alarak konuya vakıf olabilirler.

Rabia Hatun, İsmail Hami Danışmend’in erken yaşta ölen eşi Nazan (Danışmend) Hanıma ait şiirlerdir. İsmail Hami Bey, isim vermeden –eşinin isteği üzerine- bu şiirlerden birkaçını dost sohbetlerinde “bakın ne buldum” diyerek arkadaşlarına okur. Birkaç beyitlik bu divan tarzında yazılan şiirler beğenilir ve kulaktan kulağa yayılır. Piyasada Rabia Hatun hakkında hiçbir bilgi, şiir ve tanım yokken gizli bir üne kavuşur. İsmail Hami Bey de sesini çıkarmaz. Hatta Rabia Hatunun piyasada dolaşan bu birkaç şiiri Erzurum Şairleri seçkisine dahi girer. Bu –gizli- şair 15. yüzyıl şairi olarak dahi nitelenir. 1947-1949 yıllarında yayınlanan Aile Dergisi’nde bu şiirler diğer ilave şiirlerle birlikte neşredilince kızılca kıyamet kopar. Nihad Sami Banarlı: “Bu şiirlerin değil 15. yüzyıl bugünün şiiri olduğunu ve kafiye bakımından da eksik olduğunu” iddia eder. 1948 ve 1949 yıllarında bu tartışma bir hayli sertleşir ve uzar. Sonuçta İsmail Hami Danışmend: “Şiirlerin erken yaşta vefat eden eşine ait olduğunu ve bunu daha önce de dost toplantılarında söylediğini” belirterek kapa(t)mak ister. İddialara şiirleri karısının değil İsmail Hami beyin yazdığı savları da bu açıklamadan sonra eklenir. Nihayetinde konu kapanır kapanmasına ancak hala Rabia Hatunun yaşadığına inananlar yok değildir…

Sonuç olarak belli bir dönem edebiyatımızda yer alan bu tartışma-lar- aslında geleneksel şiir tartışmalarından kopuşun son sesleridir. Tartışmayı yapan kişilerin Osmanlı tarihi ve edebiyatı üzerine tartışan konuşan son değerli müellifler, hocalar olması da konunun diğer dikkat çekici tarafıdır.

Kitapta: Dönemin tartışmalarını ve şiirlerin tamamını görebilirsiniz. Bu tartışmalar üzerinden yukarıda bahsetmiş oluğum analizleri sizler de yapabilirsiniz. Kitabın alt başlığı “Tuhaf Bir Kıyâmet” + Kırkbir Şiir şeklindedir. İlk yazıyı hazırlayan Enis Batur’a aittir.

Kitaptan:

Bir kâsedür alav dolu gönlüm, yanâ yanâ

Men tâ senün yanunda dahî hasretem sanâ

Yaşlar dökende söndüremez âteşîmi sû:

Sunsan elünle kaanumu içsem kanâ kanâ! S.134

*

Bûy-i gül bir peyâmdır andan,

Dem-i bülbül selâmdır andan;

Yüreğin sîne içre dem çekişi!

Bir nihânî kelâmdır andan! S.156

*

Aslı yok bir hayâldir cânân,

Şekl-ü-reng-î muhâldir cânân!

Bulamazsın cihânı devr etsen:

Bir görünmez cemâldir cânân! S.168


Taylan Köken

18 Aralık 2020 Cuma

yunan ve roma mitolojisi...

            


            COLETTE ESTIN-HELENE LAPORTE

            YUNAN VE ROMA MİTOLOJİSİ/ARAŞTIRMA/TÜBİTAK/2003/254 sayfa

İlk basımı 2002 yılında yapılan kitap 2003 yılına gelindiği zaman 8. basımını gerçekleştirmiştir. Görsel bakımında zengin, illüstrasyon ve diğer çizimlerle zenginleştirilen ve küçük boyutuyla (cep kitabı) her zaman yanınızda taşıyabileceğiniz bir çalışma olmuş.

Musa Eran tarafından çevrilen kitabın orijinali 1987 yılında Paris’te Gallimard yayınları tarafından basılmıştır.

Derli toplu bilgileriyle adeta bir mitoloji özetidir diyebiliriz. Meraklısına farklı pencereler açarak, tarihe ve mitolojiye merak uyandırması beklenebilir.    

Taylan Köken

15 Aralık 2020 Salı

anadolu'da persler...

            

            SEVGİ SARIKAYA          

ANADOLU’DA PERSLER/TARİH/ARKEOLOJİ VE SANAT/2018/579 sayfa

Sevgi Sarıkaya’nın kitabı Anadolu tarihinde çok az işlenen ve genellikle matbu bilgilerle geçilen bir dönem olarak anılmaktadır. Açıkçası bu konuda –benim gördüğüm- rastlamış olduğum en kapsamlı çalışma diyebiliriz. Sevgi hanımın kitabının tam adı Anadolu’da Persler Daskyleion Satraplığı’dır. Yazar sadece Pers dönemini aktarmaz. Bölgemize (Adramytteion Körfezi) hükmeden Daskyleion (Bandırma-Ergili Köyü) Antik Kenti merkezli bir Pers Satraplık merkezidir.

Kitabın nüvesi Sevgi Sarıkaya’nın 2015 yılında Akdeniz Üniversitesinde vermiş olduğu doktora çalışmasıdır. Dört yıllık bir çalışmayla, Pers Sistemi Perspektifinde Bir Satraplık Merkezi Daskyleion doktorasını verir. 2017 yılında Oxford Üniversitesi kütüphanesinde altı ay kadar süren çalışmalar sonrası kronoloji tamamlanmış ve kitap yayına hazır hale gelmiştir.

Klasik Dönem Anadolu’sunda Doğu ve Batı arasındaki iktidar ilişkilerini çok yönlü mercek altına almaya çalışan kitap, Pers/Akhaimenid Tarihi ve Pers eyalet sistemi üzerine detaylı bir çalışma olması amaçlanmıştır.

Bu geniş tutulmuş detaylı çalışmanın, araştırmacılar için kılavuz niteliği taşıyacağı ve kaynak kitap listelerinde yer alması gerektiğini düşünüyorum.     

Taylan Köken

27 Ağustos 2020 Perşembe

geç ortaçağ döneminde pamfilya, pisidya ve likya'nın tarihi ve coğrafyası...

BARBARA FLEMMING

GEÇ ORTAÇAĞ DÖNEMİ’NDE PAMFİLYA, PİSİDYA VE LİKYA’NIN TARİHİ VE COĞRAFYASI / ARAŞTIRMA / T.T.K. / 2018 / 246 sayfa 

Alman Barbara Fleming’in çalışmasının ön söz için verilen tarih 1963 yılı olması sebebiyle kitabın ilk yayının 1963’de yayınlandığını söylemek yanlış olmaz. Çevirmen Hüseyin Turan Bağçeci ve Prof. Dr. Abdurrahman Uzunaslan ile Prof. Dr. Mehmet Ali Çakmak kitabı inceleyerek yayına hazırlamışlardır.

Kitap altı ana başlıkla hazırlanmıştır: Anadolu Selçukluları Yönetiminde Güneybatı Anadolu, Moğollar Döneminde Güneybatı Anadolu, Beylikler Dönemi: Hamidoğulları, Teke İli, Restorasyon ve Nihai Fetih, İnceleme: Osmanlı Kaynaklarına Dair Notlar.

Yazar kitabın girişinde kitabın alanını şöyle belirlemektedir: Bu çalışma, Türkler tarafından fethedilmesinden itibaren kesin olarak Osmanlı İmparatorluğuna katılıncaya kadar Pamfilya, Pisidya ve Likya’nın antik coğrafyasının tarihini gösteren bir deneme niteliğindedir. Bu bölge için Antalya’nın kuzey kesimini yani Torosları ve arkasını da alan geniş bir sahadır. Yer yer çok zor bir coğrafyadır.

Kitapta birçok antik dönem ismi verilmektedir. Bazen bir yer için birkaç değişik isim de kullanıldığını görmekteyiz. Bol miktarda çalışma malzemesi veren bu etimolojik materyalin haricinde kitaptan bazı dikkat çekici notları aktarmak istiyorum:   

Diğer bütün kaynaklar gibi İbni Said de Türkleri haydut olarak ve hatta açıklamasında onları özellikli de Hristiyan çocuklarını çalarak köle tüccarlarına satan haydutlar olarak nitelendirilir. Sf.3

*

Sinop’un fethinden (Aralık 1214) itibaren “karanın ve her iki denizin efendisi” olarak anılan Selçuklu Sultanı… Sf.7

*

Birbirlerini gönülsüz olarak karşılıklı tanımalarına rağmen Selçuklu ve Karamanlılar arasındaki ilişkiler neredeyse devamlı düşmanca idi, bundan dolayı Selçuklu Sultanları zaten oldukça bağımsız olan çevrelerindeki beylerin bir dizisini de büyük ölçüde Selçuklu hanedanına sadık tutmuşlardır. Sf.44

*

Genel olarak, zor ulaşılabilir bölgeler, ormanlar ve dağlar Türkmenlerin yerleşim alanları olarak nitelendirilebilir. Sf.59

*

Mevlana Celaleddin Rumi (ölm. 1273), onun tarafından nakledilen hikmetli sözlerinde göçebe Türkleri genelde tamamen yıkıcı unsurlar olarak damgalayarak, tüm çağdaşları içinde en katı değerlendirmeyi yapmıştır. Bu anlamda on yıl sonra oğlu Sultan Veled, asi Türkmenlerin acımasız bir şekilde imha edilmesini istemiştir. Sf.61

*

Bir Türkmen(Tahtacılar) grubu ve bunların ve ayrıca bir başka Türkmen grubunun misafirlerine kızlarını, kadınlarını veya kız kardeşlerini bahşettiklerine dair bilgileri gibi özel bilgilere pek rastlanmamaktadır. Sf.62

*

Karamanlı birlikleri gücü hakkında El Makrizi’den bir fikir edinilebilir. 1277 yılı Mayıs ayında 20.000 atlı ve 30.000 zırhlı piyadeden bahsedilir. Sf.63

*

Germiyan Beyliğinde olduğu gibi, ya bu dervişlerin öğretilerini ve dini ilahilerini dikkatlice dinlemeyi ihmal etmişler ya da Mevlevilerin, göçebeliği küçümseme ve göçebelikten ikrah etmelerinde bir nefret unsuru olması gereken kendi Türk kökenli şeyhlerinin veya babalarının etkisi altında kalmışlardır. Sf.113

*

Kendisini sonradan zamanın mehdisi ilan eden ve son derece gayretli bir Müslüman olan Timurtaş, ilk başlarda Moğolların geleneksel düşmanları olan Karamanlılarla işbirliği de yaparak… (1314) sf.114

*

Antalya ve Kıbrıslı tüccarların ekseriyetle aradığı canlı bir ticaret trafiği oluştu. Bundan başka, Venedikliler, Cenevizliler ve Floransalılar burada Fransız bezi ticareti yaptılar ve karşılığında bal mumu, meşe palamudu, kitre ve şap satın aldılar. Şap 15 günlük bir yolculukla Kütahya’dan gelmekteydi. Sf.127

*

Antalya emirinin, Süleyman mührü denilen bir altı köşeli yıldızı(heksagram) amblem olarak kendi bayrağında kullanmıştır. Sf.139

*

Beş köşeli yıldız (pentagram) ve altı köşeli yıldız (heksagram), Doğu Akdeniz ülkelerinde eskiden beri, bilhassa Kıptiler ve Yahudiler aracılığıyla erken dönemde İslam’a giriş imkanı bulmuştur. Küçük Asya’daki Müslüman Türklerde de altı köşeli yıldız ve Süleyman’ın mührü oldukça yaygındır. Sf.140

Taylan Köken

24 Ağustos 2020 Pazartesi

antik yunan'da sanat ve mitoloji...


THOMAS H. CARPENTER           
ANTİK YUNAN’DA SANAT VE MİTOLOJİ/AŞATIRMA/HOMER/2016/264 sayfa

 
Türkiye’de arkeoloji üzerine düzenli yayın yapan üç tane yayınevi var. Bunlardan en az üreteni Homer Kitabevi. Beki birçok yayınevinin araştırma türünde yayınlamış olduğu arkeoloji kitapları bu yayınevini geçebilir. Ancak Homer genellikle seçkin kişilerin yapıtlarına yönlenmektedir. Bu konuda seçici oldukları kesin.
Carpenter’ın kitabı birkaç bölüm halinde Yunan vazolarının, kullanım kaplarının üzerindeki ve diğer seramik unsurlar üzerindeki mitolojik figürlerin, çizimlerin sanatsal değerlendirmesini, daha çok da tasnifini yapmış.
Hepimizin bildiği Batı’nın Yunan mitolojisi olarak tanımadığı destanların büyük bir çoğunluğu aslında Anadolu efsanesidir. Bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda kült olmuş, ancak adeta pazarlaması Grek sevdalısı Batı tarafından yapılmıştır. Ait olma duygusu, yüksek medeniyetlerin doğduğu yerlere olmalıdır. Hiçbir toplumun birilerine aidiyet duygusuyla bağlanmasına gerek yoktur aslında. Hemen hemen kuzey yarı küredeki her toplum, her medeniyet bir zamanlar altın dönemini yaşamış, sönükleşmesi geldiği zaman gerilemiştir. Geçmişin izini sürenler bilmelidir ki Anadolu yüksek uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Bir dönem de Hellen, Grek veya Yunan deyin ne derseniz deyin, onlar da Anadolu’yu işgal etmiş, bura halkı ile birlik olmuş ve bu ortak kültür üst bir medeniyet ortaya çıkarmıştır.
Bu kitabın konusu mitolojik destanların birer sanat olarak ürünlere yansımasının izini sürmektedir. Yunanlıların tanrı(?) ve kahramanlarına nasıl baktıklarını araştırmakta ve eski Yunan sanatçılarının mitosları nasıl ele aldığını inceleyen en kapsamlı çalışmalardan biridir.
Kitapta 370 illüstrasyon bulunmaktadır. Kitabı Türkçeye Bensen B.M. Ünlüoğlu kazanmıştır. Kitabın ana başlıklarıysa şu şekilde:
Hephaistos’un Dönüşü Troilos ve Akhilleus – Tanrı Betimleri – Olymposlular’ın Egemenliği –Perseus, Bellerophontes – Herakles – Theseus – Argonautlar; Klydon Domuz Avı – Troia Savaşı – Savaşın Sonuçları

Taylan Köken

9 Ağustos 2020 Pazar

doğal, tarihi ve kültürel değerlerin korunması...


RAŞİT RACİ BADEMLİ
DOĞAL, TARİHİ VE KÜTÜREL DEĞERLERİN KORUNMASI / ARAŞTIRMA / ODTÜ MİMARLIK FAK. / 2006 / 89 sayfa
 
Prof. Dr. Raci Bademli’nin 1995 yılında DPT eşgüdümünde başlatılan Ulusal Çevre Eylem Planı için geliştirmiş olduğu çalışmanın kitabıdır. Ulusal Çevre Eylem Planı çerçevesinde 19 çalışma grubu oluşturulmuş ve bunlar arasında Doğal, Tarihi ve Kültürel Değerlerin Korunması Çalışma Grubu çalışmalarına değişik zamanlarda 28 kuruluştan 55 uzman katılmıştır.
Kitap, bu çalışmalar ışığında derlenen bilgi ve verilerin bir araya gelmesi, danışman olarak süreci yöneten Raci hocanın kendi özgün düşünceleriyle kaleme alınmıştır. Bu kitap toplamda 500 adet basılmıştır. Bir zamanlar DPT sitesinde pdf dosyası yayınlanan kitaba bugün maalesef ulaşmak imkânsız. Bilgi çağında ilerlemek böyle olsa gerek.
Raci Bademli yıllarca birçok koruma kurulu üyelikleri, imar müdürlüklerinde elde etmiş olduğu tecrübeleri bu kitapta değerlendirmiş diyebiliriz.  
Kitapta Ayvalık’ta bulunmakta ve birkaç yerde göndermeler yapılmaktadır.

Taylan Köken

2 Ağustos 2020 Pazar

zeytin kitabı...


MAHMUT ve ZERRİN İREN BOYNUDELİK   
ZEYTİN KİTABI/ARAŞTIRMA/OĞLAK/2008/176 sayfa
 
Zerrin İren Boynudelik, felsefe, arkeoloji ve sanat tarihi bölümlerinde okudu. Yayıncılık yaptı, kütüphanede çalıştı, YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesinde öğretim üyesi oldu. Adatepe Zeytin Müzesi’nin kurucusu oldu, Adatepe’de Taşmektep Seminerleri verdi.
Mahmut Boynudelik, siyasal bilgiler uluslararası ilişkilerden mezun oldu. Öğrenciyken başladığı turist rehberliğini devam ettirmekte, bir merakla başladığı zeytin ve zeytinyağı üreticiliğine devam ediyor. Adatepe Zeytin Müzesine zenginleştirme çabaları devam ediyor.
1982 yılından beri beraber yaşayan bu çift yılın belli dönemini Adatepe’de geçirirlerken, “Sanat Tarihinde Zeytin İmgesi” üzerine kitap çalışmalarına devam ediyorlar.
Tüm bu kısımları kitabın başından aktarıyorum sizlere. Çünkü kitap hakkında söyleyebileceğim tek bir şey var. Muhteşem bir kitap. Vermiş olduğu bilgilerle, görsel malzemedeki uyum ve kullanım şekliyle harika bir çalışma. Kitap sanki cep kitabı gibi bakıyor size ama içi gerçekten sizi tatmin edecek bilgilerle dolu. Gerçekten tebrik ederim. Kitabın alt başlığı “Zeytinden Zeytinyağına”, tasarımcı, Sahir Erdinç’i de başarılı çalışması için tebrik etmeliyiz.   
İlk sayfalarında belirttikleri gibi belki zeytin üzerine toplamaya devam ediyorlardır. Belki bu sefer daha kapsamlı, daha zenginleştirilmiş ve baskı kalitesi bir tık arttırılarak, kuşe ve şömezli iri kıyım bir çalışmayla karşımızda olurlar. Diye yazmışım ve 2011 yılında yayınladıkları, Zeytinin Renkleri kitabını gördüm.
Mahmut Boynudelik’in Adatepe Öyküleri ve Ekolojik Anayasa isimli iki kitabı daha bulunmakta. Zerrin İren Boynudelik hocamızın da sanat tarihi üzerine seri kitapları mevcut.
 
Taylan Köken

7 Haziran 2020 Pazar

şiir ve ideoloji...

ENİS BATUR          
ŞİİR VE İDEOLOJİ / DENEME / DERİNLİK / 1979 / 144 sayfa

Elimde bulunan en eski basım tarihli Enis Batur kitabı. Olmayan kitaplar listesine göre (ki bende şimdilik 154 E.B. kitabı mevcut) ilk şiir kitaplarıyla başlıyor Enis Batur. 1973 yılında ilk kitabı çıkıyor. Şiir ve İdeoloji kitabını, Çağdaş Batı Yazını Üzerine Düşünceler alt başlığıyla yayınlanan ilk deneme kitabı olarak görebiliriz. Daha çok inceleme, yazın üzerine ilk “kafa yorma” yazıları olarak değerlendirilebilir. Enis Batur’un deneme dizilerinin temel ekseninde yazın vardır…
Kitap Şiir ve İdeoloji, Zenci Gül Destesi ve Vesikalık Fotoğraflar bölümlerinden oluşuyor.

Kitaptan çok kısa alıntılar yapacağım.
“Ey okur, her şeyin bir ölçü koyduğu yerde yanmaktan iyi sınır olur mu? Yanacak yerlerde kimler oturdu?” Hulki Aktunç sf.9
*
Yakarıların pek çoğu dinsel kavramlarla donatılmış, batıda Kilise çıkışlı, doğuda Tekke türevli kişiler büyücülüğü üstlenmişlerdir. Sf.13
*
Karanlığı daha karanlıkla, bilinmeyeni hiç bilinmeyenle aramak. Sf.19
*
- Ne zamandır delisin?
- Bildiğimden beri. Sf:21
*
Söz ademde gizli değil,
İlla adem sözde gizlidir. Mercimek Ahmet sf:55

Taylan Köken

20 Nisan 2020 Pazartesi

100 soruda mitologya...

BEHÇET NECATİGİL       
YÜZ SORUDA MİTOLOGYA/ARAŞTIRMA/K KİTAPLIĞI/2002/183 sayfa

Şair Behçet Necatigil TRT’li yıllarda televizyona çıkar bu topluma şiiri sevdirmeye çalışırdı. Dura, aksaya tane tane kâh şiirler okur kâh şiirin konusunu uygun sohbetler açardı. Şair bu kitabındaysa klasik bir seri olan “100 soruda” serisiyle, yüz soruya verilen cevaplarla, mitolojiyi anlatıyor.
Başlangıçta sorulan soruma vermiş olduğu cevapla Türk Mitolojisine girmeyeceğini ifade ediyor. Bu tespitle şair Grek-Roma Mitolojisini aktarmıştır kitabında. Şairin kaynakçasını incelediğimizde Mitoloji konusunda birçok çalışmayı tarayarak bu kitabı oluşturduğu görülmektedir.
Son not olarak 2000 yılların başında kurulan Koç kitaplığı klasik ve önemli yayınları kaliteli bir anlayışla okurlara sunmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra yayın hayatını sonlandırmıştır. Daha sonra Yapı Kredi Bankasını ve dolayısıyla her şeyiyle oturmuş olan Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ı bünyesine katınca Koç Kitaplığı kapanmıştır.
Bonus: Sunuş kısmını başka bir şair Hilmi Yavuz yazmış…

Taylan Köken

7 Şubat 2016 Pazar

müdâfaa-i milliye cemiyeti...

NAZIM H. POLAT
MÜDÂFAA-İ MİLLİYE CEMİYETİ / ARAŞTIRMA / KÜLTÜR B.Y. / 1991 / 311 sayfa

II. Meşrutiyet devrinde, toplumu derinden etkileyen birçok hadise yaşanmış, siyasetimiz, geleceğimiz o günlerde şekillenmiştir. Osmanlı İmparatorluğunu son döneminde kurulan derneklerin önemlilerinden biri de Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’dir.

Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti 1 Şubat 1913 (1) tarihinde kurulmuştur. Devlet değil, İstanbul’da bulunan bir avuç gönüllü vatanseverin kurmuş olduğu ve bazı kişilerin cömertçe bağışlarıyla hızla organize ve etkin olmuş bir cemiyettir. O dönemin en önemli fırkası (partisi) İttihad ve Terakki Fırkası’dır. Seveni de, sevmeyeni de olan bir oluşumdur. Cemiyetin kuruluşunun müjdelendiği toplantı, her kesimde memnunluk yaratacaktır.

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşlarında yaşamış olduğu hezimeti unutmak, unutturmak ve silkinip kendini yeniden bulmak istemektedir. Geniş katılımlı Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti askerler, gazeteciler, siyasiler tarafından her kesimi kendi çatısına çeken bir oluşumdur. Hasan Tahsin o zamanlar Selanik’te Silahçı Tahsin lakabıyla gazetecilik yapmaktadır. Gazetesi Yeni Silah ve sonrası olan Türk Gazetelerinde Cemiyete en çok desteği veren, halkı heyecanlandıran yayınlar olacaktır. (2)
Kurucular arasında birçok ünlü şahısın ve Türk, Rum, Yahudi ve Ermenilerin varlığı dikkati çekmektedir.

Tüccarlar: İlyas Bey, Karakaş Macid Efendi, İperanosyan Efendi, Vitali Kamhi Efendi
Gazeteciler: Fresko Efendi, Ahmed Ferit (Tek), Ahmed Cevdet (Oran), Diran Kelekyan, Nureddin Bey.
Yazar ve Fikir Adamları: Yusuf Akçura, Cenâb Şahabettin, Hüseyin Cahid (Yalçın), Ömer Naci Bey, Enis Avni (Aka Gündüz), Mehmed Emin (Yurdakul), Hüseyin Suad (Yalçın), Süleyman Nazif, Ahmet Rasim Bey, Recaizâde Mahmud Ekrem, Mehmed Akif (Ersoy).
Siyasetçi ve Memurlar: Hamdi Bey, Abdi Bey, Abdurrahman Bey, Cavid Bey, Naili Bey, Cemil Paşa, İsmail Paşa, Ahmed Bey, Tahsin Paşa, Reşid Akif Paşa, Talat Bey (Paşa), Aristidi Paşa, Prens Mehmed Sabahattin Bey, Yakop Hamanon Efendi, Vartkes Efendi
Serbest ve Din Adamları: Dr. Nazmi Bey, Ecz. Nüzhet Bey, Pozant Keçiyan Efendi, Şeyh Abdülkadir Efendi, Dr. Esad (Işık) Paşa, Karaso Efendi, Mustafa Bey, Şeyh Abdülaziz Çaviş Efendi, Şeyh Seyyid Efendi, Hallacyan Efendi, Necmettin Molla (Kocataş).          


Cemiyetin kuruluşu Batı ülkelerinde de geniş yankı bulur. Fransız Büyükelçisi M. Bompard durumu ülkesine şöyle bildirir: “Osmanlıların partileşme dışında, vatan duygusunda birleştiler.” Yine İngiliz Sefiri Lowther, Cemiyeti ülkesine şöyle bildirecektir: “Vatan tehlikede çığlığına uyarak canlanmaları için millete ve bütün partilere heyecan verici çağrılar yapmıştır.”

Cemiyetin kuruluşu yurtdışında kaygı uyandırırken, Osmanlı kurumları tarafından hızla desteklenecektir. Şeyhülislamlık makamı 2 Şubat 1913’te bütün vilayet ve livalara bir telgraf göndererek Müdafaa-i Milliye Cemiyetine her kesiminin yardım etmesinin bir Müslümanlık görevi olduğu bildirilecektir. Yine kuruluşundan 10 gün sonra, padişah Sultan Reşad, sadrazam Mahmud Şevket Paşa, maliye nazırı Rıfat ile Posta, Telgraf ve Telefon nazırı Oskan’ın ortak imzasıyla geçici bir kanun maddesi ilan olunur. Bu maddeye göre cemiyetin merkeziyle şubeleriyle arasında yapmış olduğu yazışmalar, para transferleri ve evraklardan ücret alınmayacaktır.

13 Ağustos 1914 tarihinde Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, Hilal-i Ahmer ve Donanma Cemiyeti, Şurâ-yı Devlet kararıyla “Umumun Menfaatine Uygun” kuruluş olarak tescil edilmiştir. Cemiyet sadece Anadolu ve Rumeli halkı tarafından ilgi görmez. Osmanlı’nın cemiyete sahip çıkmasıyla Romanya’dan Afganistan-Hindistan’a, Basra’ya kadar tüm İslam âlemi tarafından maddi, manevi destek görecektir. Birçok devlet büyüğü de cemiyete maddi destekte bulunurken Sultan Reşad 25.000 Lira bağışta bulunacaktır…

Hindistan gazetelerinde çıkan bir habere göre Paris’te ikamet eden bir Türk prensi mücevherlerini açık arttırmaya çıkaracak ve satıştan elde edilen 48.200 İngiliz Lirasını cemiyete bağışlayacaktır. Bunun gibi birçok yüksek değerdeki bağışlar günlük gazetelerde yayınlandıkça cemiyete olan bağışlar artarak devam edecektir.

Ayvalık’tan gazetelere geçen bir bağış olmamasına rağmen komşusu Edremit’ten yapılan bir bağış o günün Sabah Gazetesine haber olmuştur. “Edremit Sergisi müessesi sahibi Yağcızade İsmail Hakkı Bey, İtibar-ı Milli Bankasına 10.000 lira vererek 1.000 hisse satın almış ve bunların yıllık gelirlerini Müdâfaa-i Milliye ve Donanma cemiyetlerine bağışlamayı taahhüt etmiştir. Yağcızade ayrıca, Sadrazam Tal’at Paşa şerefine bu iki cemiyete 550’er lira bağışta bulunmuştur.”

Cemiyet, Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ve Harbiye Nezaretine bağlı çalışan Sıhhıye-i Askeriye oluşumlarını kullanarak, yeni Sıhhiye Heyetleri oluşturacak ve ihtiyaç olan bölgelerde sahra hastaneleri oluşturacaktır.

Cemiyetin kurulmasıyla birlikte ianeler toplanırken, cemiyet için çalışacak gönüllülerde cemiyete üye kaydedilecektir. Aydın Vilayeti Milli Fedai Alayı kısa zamanda beş taburluk fedai toplamayı başarmıştır.

Cemiyetin en önemli çalışmaları İrşad Heyetleri tarafından yapılacaktır. İrşad Heyetleri halkı bilinçlendirmek için çalışmalarda bulunacak, basındaki yazılarla, konferanslarla halk ikna edilecektir. Cemiyet bu konuda ayrıca birçok kitap basacak ve dağıtacaktır.

Cemiyetin İdare Heyeti ise değişik çalışmalara imza atacaktır. Şehzadebaşı’nda cemiyete ait bir imalathanede 40.000 kutu kavurma yapılarak, Hadımköy, Gelibolu ve Kal’a-i Sultaniye’deki donanma askerlerine ulaştırılacaktır. Rumeli’den gelen muhacirlere ve asker ailelerine barınma, beslenme gibi hususlarda yardımcı olmuşlardır.

II. Balkan Savaşında orduya yardım için üç otomobil, on motosiklet orduya teslim edilecektir. Bulgar mezaliminin boyutlarını göstermek için yabancı basın mensuplarını bölgeye getirip, götürmek. Çekilen fotoğrafların bir albümde toparlanıp batı ülkelerine ulaştırılması sağlandı. Eski başkent olan Serhat şehri Edirne’nin kurtuluşu dolayısıyla buraya gitmek isteyen vatandaşları organize ederek şehre götürme işi yapılmıştır. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye reisi Enver Paşa’nın da özel teşekkürünü bildirdiği orduya uçak alımı yapılmıştır. Cemiyetin başka bir icraatı da, hükümetin piyasaya sürdüğü hazine tahvillerine karşı halkın ilgisini artırmak olmuştur. Cephede savaşan askerlerin fakir ailelerine yardım, ekilemeyen tarlaların ekilmesini sağlamak gibi nice ilginç uygulamaya imza atmışlardır.

Müdafaa-ı Milliye Cemiyetinin diğer bir kolu da, Hanımlar Heyetidir. Balkan Savaşının en kanlı günlerinde Petersburg Dâr-ül Fünûnunda okuyan dört Türk kızı İstanbul’a hareket eder. Eğitimlerini bırakarak savaşta yaralanan askerlere yardım amacıyla uzun ve zor bir yolculuk sonrası Kadırga Hastanesine gelip beş ay yaraları sararlar. Sonra bu kadınlarımızın çekirdeği oluşturduğu Hanımlar Heyeti oluşturulur.

Hanımlar Heyeti iane toplamak için hanımlardan oluşan ayrı bir grup organize ederler. Hanımlar arasındaki hamiyet-i vataniye duygusunu uyandırmak için nutuklar icra edilmesi sağlanır. Askerlerin yaralarının sarılması için hanımların harp alanlarına gönüllü yazılması ve sevk edilmesi sağlanmıştır. Türk Yurdu, Halide Edip’in (Adıvar) öncülüğünde hanımları basın yoluyla teşvik etmeye çalışacak ve yaklaşık 4-5 bin hanımın katılacağı iki toplantı düzenleyecektir. 8 ve 15 Şubat 1913 tarihinde düzenlenen açıkhava toplantıları hanım konuşmacıların ve özellikle Halide Edip’in heyecan dolu konuşmasıyla milli duyguları okşamaktadır. Halide Edip Türk kadınana Türklüğünü anımsatıp, onların hiçbir koşulda mücadeleden vazgeçemeyeceğini belirtmiştir.

Mümâresât-ı Bedeniye ve Askeriye Heyetleri de değişik icralarda bulunacaklardır. Bu heyetlerin yapmış oldukları faaliyetler basına yansımadığından sanki hiç çalışmamışlar gibi bir fikir oluşmuştur. Gönüllü Heyetinin toplamış olduğu kimseleri askerliğe hazırlamak, bedeni, fiziki ve askeri idmanlar yaptırmak bu heyetlerin görevleriydi. Yine bu heyetler Fenerbahçe, Galatasaray, Anadolu, Altınordu, Süleymaniye ve İdman Yurdu kulüpler arasında maçlar tertipleyecektir.

Müdafaa-i Milliye Cemiyeti kültürel faaliyetler de düzenleyecektir. Bir tiyatro kurarak o devrin zor günlerinde dahi oyunlar sahneye koyacaklardır. 1915-1916 yılında sergiledikleri oyunlar şöyledir: Schiller’in Ya ölüm ya zafer ve Silah omuzda, Necmeddin Sahir Sılan’ın Kafkas yolu, Abdülhak Hamid Tarhan’ın Nesteren, Tarık bin Ziyad yahut Endülüs fethi, Halid Fahri Ozansoy’un İtiraf. Sinema filmi çekilmesi dahi gündeme gelmiş ve günün siyasi durumuna uygun birkaç film çekilmiştir.

I. Dünya Savaşında cemiyetin yapmış olduğu çalışmalar basının da yardımıyla halka iletilmiş ve tüm milletin takdirini kazanmıştır. Basında sık sık cemiyeti öven haberlerin çıkmasıyla birlikte vatanın dört bir yanında ayrı isimlerde teşkilatlanmalar olacaktır. Şarkta, Trakya’da, Trabzon’da İzmir’de, Akdeniz’de kurulacak olan cemiyetlerin tamamı Müdafaa-i Milliye Cemiyetini örnek alan yapılardır. Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın önderlik ettiği Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bu cemiyetten feyz alarak kurulmuştur. Hatta İstanbullu Rumlar dahi aynı ismi kullanarak Rum-Yunan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ni kuracaktır.

Balkan ve Dünya harbinden yenilgiyle ayrılan Osmanlı’nın idaresi İttihad ve Terakki Fırkası yöneticilerinin elindeydi. Bu fırkanın teşvikleriyle kurulan tüm cemiyetler savaşın kaybedilmesiyle birlikte kısa zamanda faaliyetlerine son verecektir. Fırkayla bağlantılı olan, Teceddüd Fırkası, Hürriyetperverân Avam Fırkası, Türk Ocağı, Donanma Cemiyeti ve Müdafaa-i Milliye Cemiyeti bu sefer basının da aleyhte baskısıyla kapanacaktır. Damad Ferit Paşa kabinesi 1 Nisan 1919 yılında aldığı kararla bu cemiyetlerin kapatıldığını ilan edecektir.

KİTAPTA ADI GEÇEN DİĞER CEMİYETLER:
Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş döneminde, birçok kuruluş ve fikir dernekleşecektir. Siyasi görüşlere göre isimlerin ve faaliyetlerin farklı olduğunu görmekteyiz. Aşağıda kitapta adı geçen diğer derneklerin isimleri şöyledir.   
1-      Donanma-yı Osmani Cemiyeti
2-      Muavenet-i Milliye (Muavenet: Yardım etme)
3-      Müzâheret-i Milliye (Müzahere: Arka, yardım)
4-      Donanma Cemiyeti
5-      Teâli-i Nisvan Cemiyeti (Teali: Yükselme Nisvan: Kadınlar)
6-      Hilal-ı Ahmer Kadınlar Cemiyeti
7-      Türk Hanımlar Biçki Yurdu
8-      Sada-yı Millet (Milli Alaylar)
9-      Rumeli Muhacirin-i İslamiye Cemiyeti
10-  Islah-ı Nesl-i Feres Cemiyeti (At Cinsini İyileştirme Derneği)
11-  El-Münted-ül-Edebi Cemiyeti
12-  Dâr-ül Muallimin
13-  Cemiyet-i Hayriye-i İslamiye
14-  Sultani Mektebi Mezunin Cemiyeti
15-  Fransızca Dil Dersleri Cemiyeti
16-  Mezunin-i Mülkiye Cemiyeti
17-  Mısır Hilal-i Ahmer Cemiyeti
18-  Neşr-i Vesâik Cemiyeti (Vesaik: Vesika, belgeler)
19-  Esnaf Cemiyetleri
20-  Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti

AYVALIK’TA MÜDAFAA-İ MİLLİYE CEMİYETİ:
Ayvalık Müdafaa-i Milliye Cemiyeti faaliyetlerini, bazı şahısların kötüye kullanması ve cemiyete zorla iane (yardım, para yardımı, bağış) toplanması şikâyetleri, Osmanlı yazışmalarına kadar yansımıştır. Cemiyetin bunu bir politika haline getirdiğini düşünmüyoruz… Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin başarılı çalışmalarından rahatsızlık duyan Rus ve Yunan (3) Konsoloslarının bu şikâyetlerinin Osmanlı Hükümeti tarafından Cemiyetin faaliyetlerine son verilmesi amacıyla yapıldığını düşünmekteyiz…

Kitapta cemiyetle ilgili birçok yazışma arasında cemiyetin faaliyetlerini eleştiren Rus ve Yunan Konsoloslarının şikâyetlerini değerlendiren Osmanlı Hükümeti bu tür olayların tahkikatının yapılacağını ve bazılarının yapıldığı ve asılsız olduğunu söyleyerek cemiyetin özellikle “Ecnebi” vatandaşlarımızdan daha dikkatli para istemesi veya hiç istememesinin daha uygun olacağını belirten bir tebliğ kaleme almıştır…    

24 Ekim 1914 tarihinde Osmanlı Sadaret makamına Yunan Konsolosluğu’nun yapmış olduğu şikâyetle, Ayvalık’ta Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin kurulmuş olduğunu ve Rum nüfusun büyük çoğunluğuna rağmen vatana hizmet ettiklerini görmekteyiz.

Yunan Sefaretinden alınan takrirle (kınama) Ayvalık Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti faaliyetlerini Yunanlılara(!) teşmil (yayma) ile birçok Yunanlının tevkif (tutuklama) edilerek tard (kovma, sürme, çıkarma) ile teb’id (uzaklaştırma, sürme) uyguladığını iddia etmektedir… (4)

Öncelikle belirtmek isteriz ki; 1914 yılında Yunanistan Ayvalık’ta yaşayan Osmanlı Rum vatandaşımızı Yunanlı olarak tanımlamakta ve görmektedir… Nüfus oranını düşündüğünüzde 200 Türk’e karşılık 20.000 Rum’un yaşadığı bir dönemde Ayvalık’ta bu tür bir hadisenin olabilme ihtimali yoktur… Belki Cemiyet üyeleri Rumlardan bağış istemiş olabilir ama bu bağışı vermeyenleri tutuklayıp, sürme ile korkutmalarının olabileceğine ihtimal vermiyoruz. Yunanistan’ın cemiyetin faaliyetlerinden hoşlanmamaları doğaldır. Çünkü, kendi politikalarının tamamen karşısında olan çalışmalardır. Ama durumu bu kadar abartarak iletmeleri hayli düşündürücüdür…

Hariciye Nezareti bu belgeye cevaben oluşturmuş olduğu yazıda kısaca şu genel cevabı vermiştir:         
“Müdâfaa-i Milliye Cemiyetinin elemanları ve ecnebi tabiiyetinde bulunanlar arasında eşya toplamak konusunda sorunlar yaşanmıştır. Cemiyet elemanlarına kanunen verilen yetki ile ecnebilere “silah altındaki kardeşlerimizi düşünmek hepimizin borcudur” gibi bir söylemle yaklaşmak, haklı şikâyetlere sebep olacağından, her zaman bu tür baskılardan uzak durulmalıdır. Bu tür şikâyetler Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’nin başkanlığına yazıyla bildirilmiştir. Cemiyet başkanlığından cevaben bir yazı elimize halen ulaşmamıştır.”

Yunanistan sefaretinin iddiasını aynı yazıda tekrarlayan Hariciye Nezareti bu iddiaya da şu şekilde cevap yazmıştır:
Ayvalık’ta mevkuf (tutulmuş, bulunmuş, vakfedilmiş) Yunanlıların(!) himmât-ı (çabalama) tahliye-i sebilleri (tahliye, terk yolları) ve teba’a-i Yunaniyenin (Yunanistan uyruğu) fimâba’d (bundan sonra) iz’âc (yerinden koparma, rahatsız etme, can sıkma) olunmamaları esbabının (nedenler, araçlar) istikmâli (bitirmek) iltimas (yapılmasını isteme) olunmaktadır. (5)

Son olarak Hariciye Nezareti bu iddialarda adı geçen Rus ve Yunan vatandaşlarının kimliklerinin araştırılması gerektiğini, bu konuda yerel yetkililerle diyaloğa geçilmesi gerektiği… Cemiyetin 6. maddesine göre toplanan ianelerde hiçbir ferdin zor durumda bırakılmaması, bağışların kişilerin kendi hislerine bırakılması gerektiği belirtilmiştir. Eğer zorla toplanan bir bağış varsa, bunun araştırılmasının ardından hak sahiplerine iade edilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Cemiyetin vatanperver çalışmalarını takdir etmekteyiz. Buna rağmen nizamnamesine uygun olarak, memleketleri ve ordu için yardım toplarken, ecnebilere karşı tutumlarına dikkat etmeleri gerekmektedir. Bundan sonra bu tür şikâyetlerin meydana gelmemesi için, ecnebi tebaasından bağış toplanmamasını bildirmektedir…      

(1) Cemiyetin kuruluş tarihi tartışmalıdır. 1Şubat 2013 tarihi cemiyetin bir toplantısında resmi kuruluş tarihi kabul edilmiştir. Bu tarihin haricinde değişik kaynaklarda 31 Ocak 2013, 13 Şubat 1914, Trablusgarb Harbi Esnasında, Eylül 1328 ve 1 Şubat 1913 tarihleri zikredilmektedir.
(2) Silahçı Tahsin gazetesinden Cemiyeti destekleyen bir yazı şöyledir: “Taraf taraf gönüllüler yazılmaya başladı. Fedailer aranmaya başladı. Haydi ey kahraman yiğit kardaşlar, din kardaşlar! Koşuşunuz!..”
(3) Osmanlı Devleti’nin son döneminde en çok çarpışma ve tartışma yaşadığı iki ülke Rusya ve Yunanistan’dır…  
(4) Belge No:7 Dosya Numarası: 323764
(5) Belge No:8 Dosya Numarası: 323764

Taylan Köken