2 Nisan 2012 Pazartesi

her sakaldan bir kıl...

murat çulcu
her sakaldan bir kıl/araştırma/e/2001/516 sayfa

“Türkiye’de MAFİA’laşmanın Kökenleri-1” alt başlığı ile basılan kitap Mafia kavramının tarih içinde nerelerden başladığına dair bize ayrıntılı olarak aydınlatıyor.
Türklerde aile kavramı ile başlayan “Ayrıcalıklı Olma” hali zaman içinde kılanlara, aşiretlere, tarikatlara ve tüm üst kimliklere yayılarak günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde de bir şeye bağlı olanlar, ihtiyaç duydukları zaman farklılıkları elde etmiyorlar mı? Hem de yeri geldiğinde ortalığı ayağa kaldırarak, yakıp yıkmak pahasına. Yaygarayı çıkaran haklı oluyor bu ülkede…

Kitaptan devam edelim;
Geçmişi İskitlere kadar uzanan “kankardeşliği” iki kişi arasında tesis edilebildiği gibi, grup halinde de tesis edilebilir. Cahit Öztelli’ye göre İskitlerde kankardeşi olacak birden fazla kişi kendilerini yaralayarak kanlarını şarap dolu bir küpe -testiye- akıtıyorlardı. Daha sonra silahlarını küpe batırıyorlar, ardından da kanla karışık şarabı hep birlikte içiyorlardı. Sf:95

Anadolu Selçuklu Devleti’nde Beylikler birer büyük ailedirler. Bunlar önce yerel imtiyazı güçle elde ederler ve sık sık da merkezi otorite ile çatışarak imtiyaz ve toprak sahibi olurlar…Yazar kitabında bunları ayrıntılı olarak incelemektedir.
Osmanlı’da ise imtiyaz sahibi tarikatlar baş rolü oynamaktadır. Yeniçerilerin bağlı bulunduğu Bektaşi mezhebinin ayrıcalıkları, çıkarmış olduğu isyanlar ayrıntılı ele alınmaktadır.
Babai Ayaklanmaları, Ahi Teşkilatları ve Celali İsyanları devlette mafyalaşmanın kökleridir.
Osmanlı vergi sistemini işlerliğini sağlamak için, yerel otoritelere resmi ve resmi olmayan yollarla imtiyaz sahibi yaparak sistemini işletiyordu. İsyanlar bu sisteme ayar yapılmasından başka bir şey değildi…  

Taylan Köken      

1 Nisan 2012 Pazar

yaralı kalmak...

ibrahim yıldırım
yaralı kalmak/roman/sel/2001/239 sayfa

Kuşevinin Efendisi yazısına diğer kitaplarını da alacağım diye not düşmüşüm. Her taslak başarılı olacak diye bir şey yok! Böyle bir tespitle başlamak; sanırım bu romanın özeti olmalı. Bir şey anlatmalı roman. Bence böyle olmalı! Bir şey anlatmadan, anlatıyormuş gibi yapmak, bir de bu duruma okuru katmak (ki Yıldırım sık sık okura sorular sorarak, sataşmalar yaparak, okuru romana katmaya çalışıyor!) sadece başarısız bir roman taslağına okuru suç ortağı yapmak olur... Neyse ki hayattaki tek şaşırmam bu roman değil...

“Başlıyorum.
Oda. Dördül kutu.
Kapattım kendimi.” Sf:11

Yaralı kalmak: Aksaray’da söylenir. İçkiye doymamış olmak anlamındadır. Şöyle anlatayım: hani ansızın umulmadık bir şey oluverir ve siz, son kadehi içmeden masadan kalkmak zorunda kalırsınız. İşte böyle bir şeydir yaralı kalmak. Bir tür umarsızlıktır; endişe içinde ruhun çıt diye yarılıvermesidir. Önceleri jiletle çizilmiş gibidir ruhunuz, ince ince kanar; sonra oluk oluk akmaya başlar. Zaman da akar. Kan ağırlaşıp, pıhtılaşır. Yaralısınızdır.” Sf:12

“Yapıt, tasarımın ölü maskıdır.”
“Eser, temrinin, yazar tarafından orospulaştırılmış halidir.” Sf:155

“Aşk da değişmez mi bu durumda?” sf:214

Taylan Köken

30 Mart 2012 Cuma

kuşevi'nin efendisi...

ibrahim yıldırım
kuşevi'nin efendisi/roman/sel/2000/341 sayfa

Düşsel kişi Asaf Cemil üzerine kurgulanmış bir roman. Onun “Düş Tutanaklarım” adlı notları üzerine kurgulanan, yazar Yusuf Bünyamin, Asaf Cemil ve İbrahim Yıldırım üçgeninde, örtüşmeler, griftler, açmazlar, din ve din sosyolojisi, intihar...
Başarılı bir roman. Diğer kitaplarını da alacağım...

Yoksa gördüğümüz ve göründüğümüz her şey bir düşün içindeki düşte midir?
Edgar A. Poe sf:31
*
Düşleyen birinin yanında muhakkak bir yorumlayan da bulunur. Sf:35
*
Mum ateşi, güneşe yükselir.
Mum alevi, yarı aydınlık verir.
Yarı aydınlık ise, saklar ve açıklar... sf:50
*
Biliyorum az sonra yine her şey yitip gidecekti ve ben derin bir boşluğa düşecektim... sf:77
*
bu kitabım elimde, fikir kitabım zihnimde duruyor.. yeni kitaplarımı okuyor, eskileri öğretiyorum... geçmişi, bugünü ve geleceği düşünüyorum, tanıyorum, öğretiyorum... sf:213
*
Kuşlar kendilerine padişah seçmek isteyince, milyonlarca kuş kanat vurup Otuzkuş adındaki büyük kuşa gidip, ona saygı sunmak isterler. Ama yolda kuşların yarısı telef olur. Diğerleri ise, yedi imtihan yolunu aşarken ölür... Otuzkuş’a milyonlarca kuştan yalnız otuzu ulaşır. Bu bitkin ve yorgun kuşlar anlar ki Otuzkuş kendileridir... Gönlünün aynasına bakmaya devam et... sf:245
*
Meşe: Farsça “bişe” kelimesinden...
Çok sık dokulu, ağır, sert ve damarlı ağaç...
Zeus’un kutsal ağacı... Romalılılar’ın Jüpiter’e adadığı ağaç... Kahinler, rüzgarın meşe yapraklarına dokunmasıyla çıkan sese kulak vererek kehanette bulunurlarmış... sf:277
*
Niçin yaşamla ilgili, edinilmiş bilgiler, edinilmiş duygular devrimci savaşımda kullanılmıyordu; niçin çok sesli düşünülmüyordu; niçin edebiyat küçümseniyordu, niçin habire Bulgar, Rus, hatta Kübalı ikinci sınıf, kaba saba yazarlar önemseniyordu... sf:281
*
Arabesk: Hüznengiz işgal... sf:285
*
Caz: Yaralı hayvan sesi. Sf:287
*
Devrim: Kırılgan bilinç. Yaralı hayvan. Başkalarının hayatı. Bayrak. Disiplin. Dün sokaktaydık. Şimdi koğuştayız. Fark yok. Çünkü, bayrak ve disiplin aynı.
Yasak sözcük: kader! O halde, kederimiz buymuş! Sf:287
*
Ezan: Tanrının saati. Sf:288
*
Düşün mü yoksa akıl kaleminin sırasını izlemeliydi; bu konuda kararsızdı... sf:329
*
Suret tektir.
Aynada çoğal ki
Suretlerin de çoğalsın..

Unutma,
Güneş zahir olunca
Gölgen silinir...
O zaman, zuhur içinde kaybolursun.

Unutma ki
Yaparsan bozarsın,
Yakalarsan kaçırırsın...

Bozma ve kaçırma.
Kendini öğren ve güçlen.

Ve unutma
Kendini saklayan parlar. Sf:331-332
*
Yazı ya da intihar... Hiç fark etmez! Sf:339

Taylan Köken

28 Mart 2012 Çarşamba

dünya tanrıları...

halil cibran
dünya tanrıları/şiir/anahtar/2001/56 sayfa.

“Dünya tanrısı çıldırmış, bir erkek ve bir kadın dışında bütün yaşamı yok etmişti. Toprak bir kafatası gibiydi, çukurları kuru, nehir yatakları gri, yüzeyi maden griliğinde. Kadınla erkek gözyaşlarıyla suladı toprağı ve tekrar verimli kıldı, böylece yaşam geri döndü dünyaya.”

Kitabın arka kapağından aldım bu alıntıyı. Devam eden satırlarda; Halil Cibran’ın ‘tek tanrı’ düşüncesini yıkan ve üç tanrının aralarında yaptığı konuşmalara dayalı şiirsel metinlerden oluşan kurguya dikkatimizi çekiyor.

Kitaptan yaptığım alıntılara bakalım:

“Bir kız raks ediyor ay ışığında,
 Saçlarında şebnemlerden binlerce yıldız,
 Binlerce kanat ayaklarında.” Sayfa:15

“Sadece uçurumlar dinler tanrıların tanrılara seslenişini,
 Çünkü ölçüsüzdür kutsallıklar arasındaki uçurumlar,
 Ve boşluk rüzgârsızdır.” Sayfa:20

“İnsan içindir insan.” Sayfa:25

“Ah ruhum, ruhum,
 Arzu yüklü gemiyi karaya oturttun,
 Yelkenini dolduracak rüzgâr nereden gelecek,
 Dümenini salacak dalga ne kadar yüksek?
 Demirin alındı, kanatların açılacaktı,
 Ama durgun üstündeki gökler,
 Ve alay ediyor sessiz deniz hareketsizliğinle.” Sayfa:32-33

“Bu sonsuz hatırlama ve unutma gelgiti;
 Bu devamlı talih ekmek, ama umut biçmek sadece;” sayfa:38

“En yakındır en uzaktaki.
 Ve güzelliğin olduğu yerdedir her şey.” Sayfa:47

“İnsan genç yüreğimizin çocuğudur.
 Yavaş bir doğuştaki tanrıdır insan;
 Ve uyumamız uzanır onun sevinciyle kederi arasında,
 Düşümüz çıkar oradan.” Sayfa:53

Taylan Köken

27 Mart 2012 Salı

geceyazısı 2004/4...

geceyazısı/sel/2004-4/238 sayfa

Sel Yayıncılığın edebiyat dergisi. İyi yazarlar, şairler ve güzel yazılar. Notlara geçelim:

Bir türlü gidemiyorum. Tembellik midir nedir? Dahası var; Suna’nın “Bir doktora gitmek lazım” sözüne, “Dur bakalım, iyileşeyim de öyle” yanıtını verdiğim oluyor. Doğru değil mi?  Sf:9 M.C.Anday’dan Abidin Dino’ya 20.11.1983 tarihli mektuptan.

Şostakoviç, yıllar önce İstanbul’a geldiğinde, bizim alaturkacılar (herhalde adamı şaşırtacaklarını sanmış olmalarından) bir konser düzenlediler ve sonunda ona ne diyeceğini sordular. Şostakoviç, kibarca , “Ben her türlü müziği severim, ama sizinki geliştirilmemiş” dedi. Sf:14 M.C.Anday’dan Abidin Dino’ya 29.12.1983 tarihli mektuptan.

Yoksulluk budur işte.
Yürekte hiçlik barındırmak.
Barındırmak, hiçlik ya da. Sf24 Wallace Stevens

Hangi evime olursa olsun
Çoktandır kumrular uğramamıştı. Sf:38 Wallace Stevens

Bilginler bilgiyle toparlasın dünyayı
Ya da şairler büyüyle. Sf:39 Wallace Stevens

Bellek asla merhametli olmamış. Ne silmek, ne kazımak yok edebilmiş. Sf:43 Selim İleri

Sır gibi içsel sessizlik. Sf:44 Seli İleri

Eskiden her romanın sonunda ya “SON” yazardı, ya “BİTTİ”. Güzeldi ve roman birdenbire sona ererdi. Sonra vazgeçildi. Okurun aptal yerine konulduğu düşünülerek vazgeçildi. Oysa hala özlerim. Sf:52 Selim İleri

“Bir günü gördünüz mü, hepsini görmüş olursunuz.” –Eski Ahit- sf:66 İlhan Berk

“Ben, yalnızca yanılsama olan şeyin resim olduğuna inanıyorum.” Giacometti sf:68 İlhan Berk

“Bir şiir hiçbir zaman bitmez – hep bir rastlantıdır bitiren.” Paul Valery sf:69 İlhan Berk

“Bir insan neyse onu görür.” William Blake sf:72 İlhan Berk

Olmuş olduğun bu yerde, kaybolmaktır: Varolmak. Sf:82 İlhan Berk

 “Yine bir Gülnihal aldı gönlümü.” Dede Efendi sf:112 Refik Algan


“Düşü bırak yalıçapkını, hayat gitti elden
Boz, boş topraklarımızla da kimse çocukluğunu
Yaşamak istemiyor çünkü her yer yangın yeri
Kumrular gibi olmak zor, zarlar hep gele
İzine çıkmış iki sap fesleğen
Gibi şaşırıyorum ömrümün önünde” sf: 114 Gültekin Emre

“Ağaç sabit, insan gezegendir.” Sf:117 Ahmet Güntan

MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Kudret                  Şehvet

Şöhret                   Servet             sf:165 Oğuz Demiralp

“Herkes çıkmış sahneye, birini, bir şeyine, bir şey için oynuyor. Arasıra biri kalkıp kendini oynasa inandırıcı bulunmuyor.” Sf:167 Oğuz Demiralp

“Soruyorum şimdi: sevgi beyne mi yazılır yoksa kalbe mi?” sf:168 Oğuz Demiralp

“Mimarlık, anlamlı hacimdir.” Sf:182 Levent Şentürk

“Anatomi kaderdir.” Freud sf:190

“Yorulmuş at, Batı’yı bilir sadece.” Sf:192 İlhan Durusel

“Vardığın yer bir çıkmaz sokak. Işık yok. Aradığın kapıyı hiçbir zaman bulamayacaksın / hiçbir zaman / hiçbir / hiçbir zaman. Kollar, bacaklar ve gövde: BU SENİN KAFESİN.” Sf:199 Ali Teoman

“Sarmal, biçimlerin en amansızı.” Sf:223 Enis Batur

“Cemi cümle bir sabah
 vaz geleceğiz Aşk’tan,
 üryan veya don gömlek
 dirileceğiz silbaştan.” Sf:238 Hüseyin Ferhad

Taylan Köken

26 Mart 2012 Pazartesi

adaları seven adam...

d.h.lawrence
adaları seven adam/öykü/k kitaplığı/2002/63 sayfa

Benim için önemli bir saplantı olan bir adada yaşama fikri için farklı bir bakış açısı oluşturabilecek, bir D.H.L. klasiği. D.H.L. adada yaşama saplantısını ve düştüğü hayal kırıklıklarını, üç ada değiştirerek yaşadığı farklılıkları aktarıyor. Bir adada yaşamak önemli, ama daha önemlisi nasıl bir ada!

Notlar:
Güz yağmurla sona erdi ve kış geldi; gökyü­zü karardı, ortalık yaşardı, yağmurlar boşandı, ama pek don yapmadı. Ada, adan, karanlığa gömülerek senden uzaklaştı. Islak, gün görmez çukurlarda, umarsızca kıvrılıp yatmış sırılsık­lam bir köpek ya da uyur uyanık bir yılan gibi kendi üstüne çöreklenmiş öfkeli ruhu duyumsadın. Sonra geceleyin, rüzgâr, denizdeymişçesine esip gürleyerek çekip gittiğinde, adanın, bir ev­ren olduğunu duyumsadın, karanlık kadar son­suz ve yaşlı; bir ada değildi artık, tüm yitik ge­celerin tüm ruhlarının yaşayadurdukları sonsuz karanlık bir dünyaydı ve sonsuz uzaklık yakın­laşmıştı.
Tuhaftır ki, uzaydaki küçük adandan, asla ölmeyen tüm ruhların gönderildikleri engin, ya­bansı yerlerde dönenip durdukları zamanın ka­ranlık, yüce krallıklarına ilerledin. Bu küçük dünyevi ada, bitim noktasındaymışçasına, ufalıp hiçliğe dönüştü; çünkü sen, nasıl olduğunu bilmeden, geçmişin alabildiğine yaşadığı, gele­ceğin de ayrı kalmadığı zamanın göz alabildiğine karanlık gizemine atladın.

Adalı olmanın tehlikesi budur. Kentte, toz­luklarını giyip iliklerine kadar duyduğun ölüm korkusuyla trafikten canını kurtarmaya çaba­larken, sonsuz zamanın yılgılarından çok uzaktasındır. Oysa küçük adan zamanın içine girdi­ği an, uzaydaki evren çevrende hızla dönmeye başlar.
Denizin ortasındaki küçük bir adada kendi­ni yalıtmaya gör, zaman büyük çevrimler halin­de yükselmeye ve genişlemeye başlar, üstüne bastığın toprak kayıp gider ve elle tutulmaz, çıplak, karanlık ruhun kendini zamandışı bir dünyada bulur, ölülerin savaş arabalarının yüzyılların eski sokaklarında koşturdukları, ruhla­rın yitip gitmiş yıllara benzettiğimiz daracık yollara yığıldıkları zamandışı bir dünyada. Ar­tık ölülerin ruhları yeniden canlanmış, çevren­de dönenip durmaktadırlar. Öteki sonsuzluktasındır artık.  Syf:14-15

İçlerinden herhangi birinin onu gerçekten sevdiği kuşkuluydu. Ama onun da onlardan herhangi birini gerçekten sevdiği su götürürdü. Onların mutlu olmalarını ve küçük dünyanın kusursuz olmasını istiyordu. Ama dünyanın kusursuz olmasını isteyen birinin, gerçekten sevdiği ve sevmediği şeylerin olmamasına dik­kat etmesi gerekir. En fazla, genel bir iyi niyet gösterebilir. Syf:22

Kendisi gibi herkesin de böyle bir adanın özlemiyle yaşadığını sanmıştı... Syf:33

Ne kadar çok sesi vardı denizin! Syf:36

Ada bir gölgeydi. Syf:37

Tüm isteklerden arınmış bu yabansı dingin­lik, adalının gözünde bir tür tansıktı. Canı hiç­bir şey istemiyordu. En sonunda, ruhu, bede­ninde duruyordu artık; garip bir bitki örtüsü­nün yayılıp ara sıra bir oraya bir buraya salındığı, suskun bir balığın bir görünüp bir kaybol­duğu su altında yarı aydınlık bir mağara gibiy­di ruhu. Durgun, yumuşak, yakınmasız, ama kök salmış yosunlar kadar canlı.

Adalı, "Bu mutluluk mu?" diye sordu kendi kendine. Sonra kendi kendini yanıtladı: "Bir düşte gibiyim. Hiçbir şey duyumsamıyorum ya da ne duyumsadığımı bilmiyorum. Gene de, mutluymuşum gibi geliyor bana." Syf:39 

Kitap yazmayı bırakmıştı. İlgisini yitirmişti. Adasının alçak tepesinde oturup denize bakı­yordu; görünürde başka hiçbir şey yoktu, yalnızca soluk, sessiz deniz. Ve puslu okyanus gi­bi, zihninin puslu bir dinginliğe büründüğünü duyumsayışı. Kimileyin, bir serap gibi, bir kara parçasının gölgesinin kuzeye doğru uzandığını görüyordu.  Gölgenin ötesi koca  bir adaydı. Ama neredeyse cisimsiz bir ada. Syf:50

Taylan Köken

25 Mart 2012 Pazar

alnımdaki bıçak yarası...

burhan arpad
alnımdaki bıçak yarası/roman/set/1968/112 sayfa

Zehra 30 yaşında “Genel Kadın Vesikası”na sahip İstanbul’un Haliç bölgesinde çalışan bir kadındır. Kazım anası babası erken yaşta öldüğünden dolayı, onu yetiştiren Nuri amcanın sahibi olduğu, Geyikli Çay Bahçesinde çay ocağında çalışan sıradan bir İstanbul delikanlısıdır.
Roman Orhan Veli Kanık’ın ünlü “Tahattur” şiiri ile başlar. Bu şiir romanı mı yazdırmıştır, yoksa hayat, bu şiir ve romanda mı şekil bulmuştur? Şiiri hatırlayalım:

Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden
Tabakam senin yadigârın
 “İki elin kanda olsa gel” diyor
Telgrafın
Nasıl unuturum seni ben
Vesikalı yarim?

Kazım arkadaşları ile günün yorgunluğunu almak için iki kadeh içki içerken, Zehra’nın karıştığı bir kavgada durduk yere alnına almış olduğu bıçak yarası ile muhitinde namlanır. Yıllar sonra bir pavyonda Zehra ile Kazım’ın yolu kesişir, Zehra Kazım’ı hemen tanır ve bu yağız delikanlı ile aşkları başlar.

Taylan Köken

24 Mart 2012 Cumartesi

şairler şehri...

buket uzuner
şairler şehri/öykü/remzi/1997/141 sayfa

Buket Uzuner özellikle de kadınların sevdiği bir yazar. Şairler Şehri özellikle de adından dolayı seçtiğim bir kitap. Belki yanlış bir seçimle başladım... Dört öyküden oluşan bir kitap. Şiir seçkileri ile bütünleştirilerek yazılmış olan bir kitap.

Kokularını kazıdı belleğine. sf:32

Düşlenen güzellikler çok daha kalıcı ve gizemlidir aslında. Sf:33

Tutku, asıl nedeninden kopup, tek başına var olabilen, tehlikeye gebe bir duygudur. Sf:114

Sorunları tek bir kaynağa bağlamak, düşgücü olmayanlara özgüdür. sf:127

Sevdiğinin adaletsizliği insanı köleleştirir. Sf:136

Taylan Köken

23 Mart 2012 Cuma

beşir fuad'ın mektupları...

BEŞİR FUAD

BEŞİR FUAD’IN MEKTUPLARI / MEKTUP / ARBA / 80 sayfa 

C. Parkan Özturan tarafından günümüz Türkçesine çevrilerek yayına hazırlanmıştır. İlk mektup 30 Aralık 1885 tarihli. Fazlı Necip adında Selanik’te yaşayan bir gazeteci ve yazar ile yapılan mektuplaşmalar, Beşir Fuad’ın 8 Şubat 1887 intiharı ile son buluyor. 13 ay süren mektuplaşmalar, özellikle bilimin önemi üzerine, değişik bilimlerde meydana gelen ilerlemeler ve Beşir Fuad’ın yapıtları üzerine, yazışmalar gerçekleşir.

 

Kitap Selahattin Hilav’ın “Beşir Fuat ve Unutulmak” yazısı ile başlamaktadır. Ardından kitabı yayına hazırlayan Özturan’ın yazısı gelmektedir. Ardından ilk baskısı 1905 yılında yapılan mektuplar yayınlanmaktadır.

 

Türk aydınının görmekte zorluk çektiği bir usta. Türk edebiyatının ilk denemecisidir Beşir Fuad. Bundan başka, adının arkasına “ilk materyalist”, “ilk biyografici”, “ilk eleştirmen”, gibi sıfatları da hiç çekinmeden eklemek gerekir. Sf:17

*

Hugo’nun topuğuna varacak bir şark şairi düşünemiyorum. Sf:23

*

Sonuç aynı zamanda nedendir. Hegel sf:12

*

Felsefeye ait önereceğim eserleri okuduktan sonra, eserin şairine olan kısımlarını düşüncenizden uzaklaştırma ile yalnız ciddi olan kısımları saklarsınız. Sf:29

*

Herkes fikrinde hür ve serbest olmalıdır. Sf:30

*

Ben eserlerde yalnız açıklık, akıcılık, sadelik isterim. Sf:41

*

- Beşir Fuad, yanlış kardeşim benim. Enis Batur Sf: arka kapak


Taylan Köken

22 Mart 2012 Perşembe

bir aşk denemesi...

               ATİLLA BİRKİYE
BİR AŞK DENEMESİ/DENEME/AFA/1991/63 sayfa

Atilla Birkiye’nin yazın hayatının en önemli imgesi ‘Aşk’tır. Neredeyse aşktan söz etmediği bir yapıtı yoktur. Onun ilk kitaplarından biri de “Bir Aşk Denemesi” kitabıdır. 
Bu kısa kitap 18 parçadan oluşmasına rağmen, bütününde aşkın bir çeşitlemesi ve bu çeşitlemenin sonunda aşkın başka hallerine sorular uç veren bir denemedir. Kısa ama etkili…    

taylan köken