28 Şubat 2013 Perşembe

pelit pastanesi...


Almansever pastane Pelit’de çalışanların hepsi Almanca bilmektedir. Lebon, Markiz gibi o da kuruluşundan itibaren Tepebaşı’nda kısa sürede ün salacaktır. Burayı da edebiyatçılar, tiyatrocular, sanatçılar sık sık ziyaret edecekler, buluşma yeri olarak kullanacaklardır.
Ama buraya en çok musikiciler, opera korocuları gelir. Ayaküstü bir şeyler atıştırır ve kulis dedikoduları yaparlar. Buraya bir de Alman dadılar doluşur. Çok çağşaklı kızlar olan Alman dadılar izin günlerini nedense Pelit’te geçirirler. Sf:41    

parantez-4:
Viyanalı Madam Tilla’nın sahibi olduğu Tilla Pastanesinde Sivas’dan gelip kısa bir otel deneyiminden sonra 15-16 yıl kadar çalışan bir usta vardır. Kazım Ayan’dır bu şahıs. Madam Tilla Tepebaşı’nda yeni bir yer açmak isteyince Kazım Ayan, Manol Usta, Hari ve Hristo bu mekana ortak olurlar ve Kazım Ayan’ın öneriyle 1957 yılında ismi Pelit olarak konulur. Biri Sivas’lı, biri Arnavut, biri Rum ve diğeri Ermeni olan bu ortaklar o zamanın Beyoğlu yaşamını aktaran, ticari hayatını aktaran önemli bir belgedir.
Pelit Pastanesinin diğer ortakları ayrıldıktan sonra, Kazım Ayan şubeleşmeye başlar ve bugünlere kadar gelir. www.pelit.com.tr sayfasında diğer ayrıntıları bulabilirsiniz.

Taylan Köken

27 Şubat 2013 Çarşamba

markiz pastanesi...


Beyoğlu denilince akla gelen diğer bir kültür mekanı Markiz Pastanesidir. Haldun Taner’de Markiz’in müdavimlerindendir. Ona göre Markiz’de “her  masa kendi başına bir adadır” Kadıköy’lü Haldun Taner vapurdan iner inmez Tünel’e biner, oradan Markiz’deki masasına ulaşır, burada “kendi kendisiyle kalabilmek, kitap, gazete okuyup notlar çıkarabilmek için” gitmektedir. Sol elinde bir belge çantası, sağ elinden şemsiyesini (yağmur yağsa da açmazmış) yanında taşırmış. Çantasında, notlar, resimler, kitap kapakları veya küçük eşyalar bulundururmuş. Haldun Taner Markiz’de Abdülhak Şinasi ile bol bol sohbet eder. Ara sıra da Prof. Ragıp Sarıca’nın yanına uğrar dünya siyasasının gidişatını tetkik ederlermiş. Sf:39

parantez-2:
Prof. Ragıp Sarıca 14 Kasım 1958 yılında “Gazetecilerin tevkif edildiği yerde demokrasi yoktur” demiştir. Ne kadar doğru söylemiş…
parantez-3:
1940’lı yıllarda Lebon Pastanesi taşınır, yerine Markiz Pastanesi açılır. Avadis Çakır tarafından açılan pastane kısa sürede bir kültür mekânı olur. Kısa zamanda edebiyatçılar, ressamlar, yazarlar ve aydınların buluşma yeri olacaktır. Bu elit mekana giriş artık şapkasız ve kravatsız olmayınca, pasaj içinde şapkacı ve terzi dükkanları açılacaktır. 
Markiz’in duvarlarını süsleyen fayans panolar Arnoux imzalı art nouveau tarzında yapılmış eserlerdir. Pera Palas Otel’inin mimarı Alexandre Vallaury tarafından tasarlanan panolar 4 mevsimi temsil etmektedir. Fransa’dan getirilirken Yaz ve Kış panoları hasar görünce, pastaneye sadece İlkbahar ve Sonbahar panoları monte edilmiştir. Yaz ve Kış panoları yerine de Mahzar Resmor imzalı vitraylar konulmuştur.   
Markiz 2003 yılında restore edilmiştir ve günümüzde Robert’s Coffee adıyla faaliyetini sürdürüyor.
Taylan Köken

26 Şubat 2013 Salı

lebon...


II- Lebon

Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabının ikinci denemesi Lebon’dur.
Eski Beyoğlu’nun yine önemli mekânlarından birisidir. Markiz Pastanesinin yerinde Lebon varmış. Fransız elçiliğinin mutfağından ayrılan Eduard Lebon tarafından kurulmuş ve kısa zamanda pastaları ile meşhur olmuş. Gerisini www.lebonpastanesi.com adresinden öğrenebilirsiniz.  

Kurtuluş Savaşından önce Doğruyol diye anilan İstiklâl Caddesinin Asmalımescit ve Kumbaracı Sokakları ile birleştiği yere uzun zaman “Dörtyol” denmiştir.
Lebon Pastanesi Dörtyol’da İstiklâl Caddesi ile Kumbaracı Yokuşunun birleştiği köşede 459 numaradadır. Sf:39

parantez-1:
Şimdi Lebon’un internet sayfasındaki Tarihçe bölümünden bir bölümü buraya alalım:

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE LEBON

Markiz Pastanesinin ilk yerinde Lebon Pastanesi varmış. 19Y.y. ortalarında Fransız Büyükelçiliği'nin mutfağından ayrılan Eduard Lebon tarafından açılmış. Pastaları o kadar meşhurmuş ki Orient Expres treni ile İstanbul'a gelen misafirler öncelikle Lebon'a uğrayıp pasta yerlermiş. Hatta yurt dışına Lebon’dan pasta götürenler bile olurmuş. Lebon Pastanesi daha sonra yolun karşısına geçer ve 1940'larda kapanır. Lebon'un müdavimleri arasında Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Namık Kemal gibi sanatçılarda bulunurmuş. Lebon'a zamanında şapkasız beyefendi ve hanımefendiler giremezmiş.

Taylan Köken

25 Şubat 2013 Pazartesi

asya üretim tarzı ve osmanlı toplumu...


SENCER DİVİTÇİOĞLU
ASYA ÜRETİM TARZI VE OSMANLI TOPLUMU / ARAŞTIRMA / SERMET YAY. / 1981 / 171 sayfa

Sencer Divitçioğlu kitabını şöyle tanımlamakta: Bu tarih araştırması değildir. Hatta, iktisat tarihi araştırması bile denilemez. Bu bir iktisat araştırmasıdır: İktisatçı açısından tarihsel bir iktisadi sistemin yeniden kurulması hakkında yapılan mütevazi bir denemedir.
Nedir Asya Üretim Tarzı? Marx’ın tanımladığı Engels’in de kendi düşünceleri ile konuyu açtığı ve derinleştirdiği Asya Üretim Tarzı: Doğu’daki bütün olayların temelini toprakta özel mülkiyetin yokluğunda aranmasıdır. İster doğal koşullardan, ister iklimsel sebeplerden olsun, ister kültürel yaklaşımdan olsun, Doğu’da toprak yani mülkiyet Devlet’in elindedir ve üretim koşulları devletin eli ve müdahaleleriyle gelişmektedir, yapılmaktadır. Basit olarak anlatımıyla durum böyledir.

Kitaptan Osmanlı’nın kuruluş dönemiyle ilgili birkaç kısa notla devam edelim:

Birey üretimi sadece kullanma-değeri yaratmak için yapar. Üretilen nesnelerin mübadelesi ve dolayısıyla meta üretimi söz konusu değildir. Bu bakımdan birey toplumun diğer bireylerinden ayrılmamıştır. Birey ancak toplumla birlikte oluşur. Özel ve bağımsız birey ortaya çıkamaz. Sf:29
*
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında, genellikle vakıf yoluyla mülk sahibi olmaya başlayan şeyh ve dervişlerin I. Beyazıt devrinden itibaren şehirlerde ulema zümresi olarak anılmaya başladıklarını görüyoruz. Sf:59
*
Osmanlı toplumunun kuruluş yıllarında devlet, toprağın miri oluşundan ötürü, değişik toplumsal kökenlerden gelen, alp, gazi, ahi, derviş, Türk, Rum, köylü ve şehirli olan kimseleri bir çatı altında toplayıp, birleştirmeyi başarmıştır. Oluşan bu sınıf, rakabesi devlete ait olan topraklar üzerindeki haklardan yararlanan hakim bir sınıf niteliği almaya başlamıştır. Bu açıdan bakılınca Osmanlı İmparatorluğundaki toprak mülkiyetine dayanan soylu bir sınıfın ortaya çıkması ta ilk günden beri mümkün olmamıştır.
Osmanlılık, aslında soylu ve budunsal bir kökeni olmayan tamamen iktisadi durum ve zorunluluğun yarattığı bir birliktir. Toprağın mülkiyeti devlete ait olunca, bunu temsil eden sınıfın irsen değil, işlevsel olarak oluşması gerekir. Bundan dolayıdır ki, eski vak’a-nüvisler Osmanlılardan bahsederken, onları daima “devlet hizmetinde bulunan ve devlet bütçesinden geçinen hakim ve müdir sınıf” olarak nitelendirmişlerdir. Sf:62-63           

Taylan Köken

24 Şubat 2013 Pazar

osmanlı beyliği...


ELIZABETH A. ZACHARIADOU
OSMANLI BEYLİĞİ / ARAŞTIRMA / T.V.Y.Y. / 1997 / 277 sayfa

Osmanlı Beyliği (1300-1389) kitabı Elizabeth A. Zachariadou editörlüğünde Osmanlı’nın kuruluş dönemi için seçilmiş değerli makalelerin toplamı olan bir kitaptır. Her bir yazı ayrı öneme sahip. Genelde yabancı araştırmacıların yazılarından oluşan derleme bir kitap.
Tarih Vakfı Yurt Yayınlarının bu seçkileri çok nitelikli kitaplardan oluşmakta. Tarihimize meraklı kişilere bu kitapları gönül rahatlığıyla önerebilirim. Sıkılmadan okuyacağınıza eminim.
Kitabın içindeki makalelere gelirsek:
-Michel Balivert (Daha önce Şeyh Bedreddin kitabını tanıtmıştım) –Açık Kültür ve 14. Yüzyıl Osmanlı Kentlerinde Dinler Arası İlişkiler
 -Iréne Beldiceanu –Steinherr –Bitinya’da Gayrimüslim Nüfus (14. Yüzyılın İkinci Yarısı-15. Yüzyılın İlk Yarısı)
-Vasilis Dimitriadis –Devşimenin Kökenleri Üzerine Düşünceler
-Feridun Emecan –Osmanlı’nın Batı Anadolu Türkmen Beylikleri Fetih Siyaseti: Saruhan Beyliği Örneği
-Aldo Gallotta –“Oğuz Efsanesi” ve Osmanlı Devleti’nin Kökenleri: Bir İnceleme
-György Hazai –Türk Dili’nib Gelişiminde 14. Yüzyılın Yeri
-Colin Imber –Osman Gazi Efsanesi
-Halil İnalcık –Osman Gazi’nin İznik Kuşatması ve Bafeus Muharebesi
-Jacques Lefort -14. Yüzyılda Bitinya
-Anthony Luttrell -1389 Öncesi Osmanlı Genişlemesine Latin Tepkileri
-Iréne Mélikoff –İlk Osmanlıların Toplumsal Kökeni
-Ahmet Yaşar Ocak –Osmanlı Beyliği Topraklarındaki Sufi Çevreler ve Abdalan-ı Rum Sorunu (1300-1389)
-Nikolas Oikonomidis –Avrupa’da Türkler (1305-1313) ve Küçük Asya’da Sırplar (1313)
-Stephen W.Reinert –Niş’ten Kosova’ya: I. Murad’ın Son Yıllarına İlişkin Düşünceler
-Spiros Vryonis –Mevlevi Derviş Eflaki’nin Eserlerine Yansıyan 13. ve 14. Yüzyıl Anadolu’ndaki Müslüman Ailesi
-Elizbeth Zachariadou –Karesi ve Osmanlı Beylikleri: İki Rakip Devlet
-Konstantin Zhukov –Osmanlı, Karesi ve Saruhan Sikkeleri ve Türk Batı Anadolu’sunda Ortak Para Sorunu (1340-1390)


Taylan Köken

22 Şubat 2013 Cuma

batnas tepeleri'nde zaman...


SAFFET TANMAN
BATNAS TEPELERİ’NDE ZAMAN / ANI / YKY / 2008 / 231 sayfa

Enis Batur Saffet Tanman ve ailesini Adalarda tanır. (Sanırım) Sonra bu muhteşem insanı anılarını yazması için ikna eder. İki kitap halinde yayınlanan bu anılar gerçekten muhteşem. Bilgili, eğitimli ve asil bir kadının ağzından ‘nasıl bir hayat kurulur?’ sorusuna verilen en güzel cevabı bu kitaplarda bulacaksınız.
Bu ikinci kitapta Saffet Hanım, eşi ile birlikte mübadele sonrası kocasına verilen topraklara gelirler. Söke’de tarım yapılamaz denilen toprakları yıllarca uğraşarak tuzdan arındırırlar ve burada pamuk yetiştirirler. Bugün Söke’de pamuk yetişiyorsa ve pamuk önemli yer tutuyorsa bunu Saffet Tanman’a eşi Fahri Tanman’a ve onların azmine borçlular.

Kitaptan kısa notlar ile devam edelim.

Seni Söke’nin çadırına götüreceğim, Yörüklerin en zenginlerindendir. Ağzı laf yapar, edep adap bilir, garısı da temiz garıdır. Pişirdiği yenir, doğurduğu sevilir. Sf:49
*
Her türlü medeni ihtiyaçtan yoksun bu tepedeki hayatımdan memnunum. Bir şeyler yapabilmek, yoktan var etmek ve insanlara daha medeni bir yaşama ortamı yaratabilmek arzusu beni kamçılıyor, buralara bağlıyor. Sf:81
*
En büyük zevkimiz bol bol kitap okuyabilmekti. Sf:87
*
Kısık gaz lambası ışığında uyuyan oğlumun yüzü ne kadar huzurluydu. İçimden “Keşke ben de onun gibi uyuyabilsem” dedim. Sf:92
*
“Bak hanım” dedi, “Kibarsın, okumuşsun ama kusura bakma senin biraz irafanın eksik. Sana bir nasihatim olsun. Sana birisi bir hediye mi getirdi, sende o hediyeden kilolarca da olsa hiç yokmuş gibi sevinerek alacaksın ki, hediye getirmiş olan da sevinsin… Sonra sana bir diyeceğim var. Bizim Fahri Bey, sabahın köründe atına binip geç vakit, karanlıkta dönüyor. Zaten yol yok, ışık yok. Bari yanına birisini alsın. Muhakkak söyle tarafımdan, unutma emi” dedi.
“Söylerim” dedim. “Ama bilirsin, bir şeyden korkmaz.”
“Korkmaz ama su uyur düşman uyumaz derler. Belli mi olur? Hem kırlangıca sormuşlar: ‘Neden dolana dolana uçuyorsun?’ diye. ‘Şerre çarpmamak için kah altından kah üstünden geçiyorum’ demiş…Eh bana müsaade!” deyip kalktı Kadir Çavuş, kara altına atlayıp Topak Tepe’ye doğru yollandı.
Ben dersimi almıştım. Sf:95
*
Balat ve Batnas köylüleri bayram namazlarını kendi camilerinde değil de Miletos harabeleri içindeki İlyas Bey Camii’nde kılarlar. Bu çok eski bir ananedir. Cami, Beylik döneminden Osmanlı’ya geçiş dönemine rastlayan çok kıymetli bir mimari eserdir. Sf:170
İlyas Bey cami ve külliyesi daha sonraları Dr.Baha Tanman tarafından restore edilecektir. Hatta restorasyon Euro Nostra Ödülünü kazanacaktır.
      
Taylan Köken

21 Şubat 2013 Perşembe

ılgaz dağları'ndan batnas tepeleri'ne...


SAFFET TANMAN
ILGAZ DAĞLARI’NDAN BATNAS TEPELERİ’NE / ANI / YKY / 2008 / 194 sayfa

Enis Batur Saffet Tanman ve ailesini Adalarda tanır. (Sanırım) Sonra bu muhteşem insanı anılarını yazması için ikna eder. İki kitap halinde yayınlanan bu anılar gerçekten muhteşem. Bilgili, eğitimli ve asil bir kadının ağzından ‘nasıl bir hayat kurulur?’ sorusuna verilen en güzel cevabı bu kitaplarda bulacaksınız.
Bu ilk kitapta Saffet Hanım, Ilgaz Dağlarından Söke’ye uzanan bir yaşamı ilk yıllarından itibaren tüm çıplaklığı, tüm samimi ve sade diliyle bize aktarır.

Kitaptan kısa notlar ile devam edelim.

Hazret-i Mevlana’nın soyundan birçok kimseyle tanıştım. İçlerinde güzel olmayana rastlamadım. Hepsi beyaz tenli, sarışın veya sarıya yakın açık kumral, yeşil veya mavi gözlüydü. Sf:25
*
Annem bize ‘Eve bir misafir gelince merdiven başından karşılayın. O misafir gelen bir kedi yavrusu olsa onu bile öyle karşılayın,’ derdi. Sf:31
*
Baktım sıçan yavruları. Yeni doğmuş tüysüz, pembe bir derisi var, iki boncuk gibi kara gözü.
“Ne yapacaksınız bunu?” deyince,
“Romatizmaya çok iyi gelir. İçine zeytinyağı koruz, bunlar eriyince süreriz ağrıyan yere,” dedi Hatice Hanım. Sf:48
*
Bir ara yalnız kaldık, hiç unutmam annem iki genç kız olan ablalarıma:
“Hatırlar mısınız?” dedi; “Kastamoni’de bu akrabalar mahkemeye gelip, gece bizde kalınca size ‘Misafirlere en iyi, en işli yatak takımlarını çıkarın’ dediğimde, ‘Aman anne ayağı poturlu köylü bunlar’ dediniz. Ben de size ‘misafirin zengini fakiri olmaz demiştim. Bakın şimdi onlar bize en kıymetli çeyizlerini sermişler.” Sf:55
*
“Dil çok mühim bir unsurdur, dil bir millettir, bir milletin medeniyet ölçüsü, kültür derecesinin sembolüdür. Dille oynanılmaz. O bir uzviyettir, yaşar, filiz verir, kök salar, kökleri bilinçaltının derinliklerine dalar, rengini, şeklini, kokusunu, kendi hayatiyetiyle sürdürür. Ne kadar zenginse o kadar ifade kuvveti ve çeşidi vardır. siz kolunu, bacağını keserseniz, onu körleştirir, öldürürsünüz.” Prof. Spitzer sf:103
*
Taşını, toprağını, havasını özlüyorum ve insanlarını. Orada henüz insanlık, sevgi, muhabbet nedir unutulmamış; işte o sıcaklık, o tebessüm ılık ılık insanın içine akar hayatın bir manası olduğunu düşündürür. Burada bir makine gibiyim, insan olduğumu unutuyorum sanki. Sf:172
      
Taylan Köken 

20 Şubat 2013 Çarşamba

canistan...


YUSUF ATILGAN
CANİSTAN / ROMAN / YKY / 2004 / 78 sayfa

Canistan tamamlanmamış bir roman olmasına rağmen içinde yine de bir bütünlüğü sağlamaktadır. Kitap “Duruşma”, “Yargıç”, “Tanık”, “Sanık” bölümlerinden oluşmak üzere dört bölüm tasarlanmış, fakat “Sanık” bölümü yazılamadan yazar aramızdan ayrılmıştır.
Canistan, Manisa köylerinde Milli Mücadele yıllarında yaşanan trajik olayların ve insanın kendi iç çırpınışları üzerine yazılmış olan üç ayrı öykünün bir bütün halinde değerlendirilmesi gereken Yusuf Atılgan romanıdır.  
Selim’in babası at çalarken vurulmuştur. Selim Tokuç Ali’nin çiftliğine yanaşma olarak verilir. Çocukluğu bu çiftlikte çalışarak geçen Selim, 15 yaşına geldiğinde ağanın çocuğu olan can yoldaşı Tokuç Osman ile birlikte aynı kızı sevince çiftlikten ayrılmak zorunda kalmıştır.
Kaçıp başka bir çiftlikte aylıkçı olarak yerleşip kısa sürede çalışkanlığı ve iş bilirliğiyle kendini sevdirir. Fakat çiftlik sahibinin kızından hoşlanmaya başlar. Bunu anlayan çiftlik sahibinin oğlu kendisini tehdit edince onu bir yumrukta yere serip tekrar yola çıkar ve bu sefer dul bir kadının yanında iş bulur. Burada da çiftlik işlerindeki mahareti ve çalışkanlığı ile birlikte kısa zamanda çiftliğin erkeği olur. Dul kadınla nikâh yapar ve ilk deneyimini yaşar. Sevdiği kadından çocuğu olacakken, önce çocuğu ölü doğar, ardından eşi vefat eder. Büyük hayal kırıklığı yaşayan Selim askere gider.
Burada tanıştığı arkadaşı Kadir ile birlikte askerden kaçıp tekrar çiftliğe yerleşirler. İşgal yıllarında beraber düşmanla da savaş devam etmektedir.
Bu kısa romanın özetini burada keselim, kalanı okurlara bırakalım.   

Taylan Köken 

19 Şubat 2013 Salı

yalnızlığın özel tarihi...


AHMET ALTAN
YALNIZLIĞIN ÖZEL TARİHİ / ROMAN / CAN / 1998 / 230 sayfa

Ahmet Altan romanı için genel olarak başarılıdır denilebilir. Bu benim şahsi düşüncem. Ahmet Altan, tarihi olayları temel alarak, oturttuğu ilişkiler ekseninde hem kendi özel tarihini, hem de döneme not düşmektedir ve irdelemektedir.

İttihat ve Terakki kökenli Hüsrev Bey, yüreğine sevgi yerine cinayet koyar. Birini öldürmek, onu sevmekten daha kolaydır. Hüsrev Bey nihayetinde geçte olsa aşkı bulmuştur. Nermin Hanım da aşkı arar. Bulunca da kaçar gider. Müberranım ise aşk içinde aşksızlığı yaşar. Kısaca roman mutsuz insanların arayışları üzerine kurulmuştur. 

Kitaptan kısa notlarla devam edelim:

Kendimi terk edip gitmekten korkuyorum, ben beni bırakıp gidivereceğim sanki, bence çıldırmak bu işte, kendimi bırakıp gidivermek, kalan da giden de yabancı olacak bana. Sf:12

*
Acı çekmek sakinleştiriyor insanı. Sf:73
*
Mutsuz insanlar hep bir şeyler beklerler. Sf:95
*
“Bir insanı tanımak istiyorsan, onun kimi seçtiğine bak,” demişti. “İnsanların kimliğini onların seçtikleri insanların kimliği ele verir.” Sf:97
*
“Bilmeyeceksin işte, hayatı bilmeyeceksin… Hiç kimse de bilmez, yalnızca aptallar bildiklerini sanırlar…” sf:105
*
Adam, gülümsedi.
-Neyi arıyorsun yavrum?
Bu beklenmedik soru şaşırttı Nermin’i.
-Bilmiyorum.
Sedirlerde oturan genç çocuklar, sessizce, hep aynı gizemli gülümsemeyle dinliyorlardı.
-İnsanlar bazen aslında sahip oldukları şeyleri ararlar, aramadan önce bir bak çevrene yavrum, belki de aradığın hemen yanındadır, belki de aradığın yanında duruyordur. Sf:142
*
-Kadınlar yalnızca kendilerine yapılanlara değil yapılmayanlara da sinirlenirler kızım…
*
Yaşlanmak insanı şaşırtıyor belki de… Bütün hayatınca rakamları yazıyorsun yazıyorsun, sonra yaşlanıyorsun, bir çizgi çekip yazdıklarını topluyorsun, bir de bakıyorsun, sonuç yanlış, bütün hayatınca yanlış rakamlar yazmışsın. Düzeltemiyorsun da… sf:202
*
Hiç kimseyi sevmedi, birisini sevmeye ihtiyacı vardı bence, çünkü insan bir yere gölgesi düşsün ister. Sf:224

Taylan Köken

18 Şubat 2013 Pazartesi

isyan günlerinde aşk...


AHMET ALTAN
İSYAN GÜNLERİNDE AŞK / ROMAN / CAN / 2001 / 468 sayfa

Ahmet Altan romanı için genel olarak başarılıdır denilebilir. Bu benim şahsi düşüncem tabi. Ahmet Altan, tarihi olayları konu olarak seçip, oturttuğu bir ilişki ekseninde hem kendi özel tarihini, hem de tarihe not düşmektedir ve irdelemektedir.

İsyan Günlerinde Aşk 31 Mart Olaylarını incelemektedir. Yine roman kahramanlarının sırlarını, ihanetlerini, karanlık taraflarını bize aktarırken, insanın bilinmeyen yönlerine değişik pencereler açmaktadır.

Kitap, Kılıç Yarası Gibi romanının devamıdır. Aslında günümüzde yaşayan Osman’ı herkes deli sanmaktadır. Çünkü o bu devirde yaşamayan şahsiyetlerin özel hikâyelerini büyükbabası ve büyükannesi özelinde okuyucuya aktarmaktadır. Aşkı, insanı okura aktarmasını iyi beceren bir yazar Ahmet Altan. Tarihsel konulara değinse bile yazdığı kitaplar tarihsel roman olarak değerlendirilemez.


Taylan Köken